Bahtsızdır bazı insanlar… Nereye dokunsa hüzün bulaşır… Çocukluğumdan beri ben de bahtsızım. Neye sevgi duymuş, neye gönül vermişsem hüzün bulaşır… Sanırım ruhumu elinde tutan beni böyle seviyor, belki de yalvarmam hoşuna gidiyordur. Oysa benim O’na yalvarmam O’nda neyi fazlalaştırır ya da neyi eksiltir?

Her ne ise, girmek istemiyorum böyle şeylerin derunine…

***

Ne diyordum?

Ahh evet insanın en güzel çağları çocuklukta yaşadıklarıdır diyorum. O yıllar saf, temiz, mantıksızdır belki ama sahicidir… Şimdi büyüdük, kırklara karıştık ama yüreğimizin bir kenarında o çocuk duyguları yaşamadan da edemiyoruz.
Neden böyledir?
Yani insanın yüreğinde neden bir çocuk ruhu kalır ve ölene kadar çıkmaz içinden?
Sevdiklerimiz, değer verdiklerimiz vardır hepimizin, acaba siz de benim gibi o insanların yüreğinde aynı duyguları taşıyıp taşımadıklarını merak eder misiniz?
Ya da böyle düşünceleri çok fazla önemsememek mi gerekir?
Sizlerin de aklının dibi, yüreğinin kökü yanmış olsa siz de yazar söylenirsiniz savruk savruk benim gibi herhalde…
Kimseye değil, kendimedir söylediklerim. Bu yüzden kendimi dinliyorum, sızlayan sizin değil benim burnumun direkleri…
Tanrım! Adına yirmi dört saat denilen günleri de eklemişim, daha nasıl olmalı aşk?
Hem duyar belki diye ismini dalgalara bile vurmuşluğum var. Hatta haykırışım… Ama o rüzgar varya o sürekli esen kötü rüzgar tüm sesimi geri döndürdü kulağıma…
Söylesem ne olacak?
O duymamakta ısrar ediyorsa?
Zor mu iletişim kurabilmek?
Demek ki işin doğrusu onun gibi ardına bakmadan çekip gitmekmiş… İzini bıraktığı yollarda, kaldırımlara düşen anıları toplamak gerekli imiş.. Kolunun değdiği duvarlardan kokusunu kazımak gerekli imiş. Yattığımız, güldüğümüz, dokunduğumuz, bakıştığımız ve sevdiğimiz gerçekliklerin hepsinden isminin kazınması gerekli imiş…

Ölü denizyıldızları kuruttum güneş ışığında, kendimi unuttum her yağmur yağışında, uyuttum hiç büyümeyecek olan hislerimi. Neresinde kalmıştım hayatın bilmiyorum ama dönüp – dolaşıp aynı yerinde sobeleniyorum çaresiz… Çıkmaz sandığım sokaklarda yol levhaları asılı. Ne acıdır anıların toprağını kendi ellerinle kazıp gömmek, oraya. Kendini de içinde unutup, kapatmak onca kum yığınının içine… Oysa üzgünüm diyemeyecek kadar doğru yaşamıştım bu sevdanın kimliğiyle. Sabıka kaydım veya sicilim tertemizdi. Evet, sen edebiyattan iyi anlıyorsun ama sevenden anlamıyorsun…

***

Tabi kolay olanı tercih ediyorsun. Bunun için en kolay yol olan “gitmek” en doğru seçimdi… Ardımdan söylediklerine, kendi sorumsuzluğundan beni sorumlu tutmaya çalışmalarına kulak tıkayarak gitmek kolay iş… Boş sokaklarla selamlaşan, erişilemeyen bir gece feneri misali, aydınlanmaya sevdalı, ama titreyen alevlerden alacaklarımla yeni bir aşk hikayesi doğardı doğmasına da ben kolay olanı değil zor olanı seçtim gayri.
Kaç gece sayıkladım adını bilir misin?
Ya da kaç şehirden sancını ayıkladım hissettin mi?
Ben de artık gitmeliyim senin gibi, zira yaşama yeterince geç kaldım.
Ayağına mı dolanmıştı zaman?
Ondan mıydı bu gel-gitlerin?
Kekeme duygularının zavallı çaresizliğinden sıyrılmadıkça, ne güneş gösterecek sana sıcak yüzünü, ne de gökten kayıp konacak avucuna yıldızlar! Vadesi dolan ömrün ziyan olan kırıntılarını, üzerine bir bir kapanan kapı eşiklerinden topla ve git hadi yüreğini… Git ve daha fazla basma üzerinde durduğun gerçeklerin şah damarlarına…
Kan topladı suskunluğun, sıradan muhabbet konuları yetişmiyor terk edilmenin imdadına… Ve saçlarımın beyazlarına, çoktan gömdüm gözyaşlarımı. Ne kadar ağladıysam uğruna, o kadar eksilttim yüreğimde değerini. Bu çağlayan artık yoluna akmıyor, pas pas yapıp, ezip geçtiğin gururum da resmine bile bakmıyor. Soru yağmuruna tutulmuş bir suçlu gibisin gecelerimin nazarında. Kafanın üzerinde ki lamba, her geçen saniye geçmişimizi biraz daha karartıyor. Sen; masumiyeti kanıtlanamayacak bir suçlu gibi yer işgal ederken yüreğimde, ben ucunu yakıp, tütsülediğim kâğıtlara akıtıyorum zehrimi.

Farkında mısın?
Susturuluyor acılar, unutulmak kader oldukça yazgımızda susturulacak. Ağlatan ağlatıyor da, susturacak bir türlü yetişmiyor imdadımıza ne çare… Kanamalı hastalar gibiyiz… Bir organımız hep eksik olacak aşkın uğruna açtığımız yeni savaşta…
Peki, git…
Adımlarını kalbimin üzerinde baskısını daha fazla hissettirmeden, onca güzel anıyı çetrefilli hayatınla maskelemeden, sükûtun açtığı yaralar kanamadan, gözüme gündüzün bu vaktinde tozu kaçırmadan git…

Reklamlar
3 thoughts on “Geri Dönmemek Üzere Gitmek”

Bir Cevap Yazın