Kasım geldi yağmur çamur geldi ama kaybolan umutlarım gelmemek üzere gömüldü. Bugün vazgeçtim. Vazgeçmek bir kaçış deme sakın ! Vazgeçecek kadar ümitsizlik batağına batmış, ruhu Azrail ile dans edecek kadar yorulmuş ve teslim oluşların son çırpınışında vazgeçmiş, her vazgeçişte son nefesini vermiş. En azından böyle tanımla. ” Kaç ömrü kaldı sahi ne kadar vazgeçti belki son nefesidir en azından o anında gideyim de mutlu olsun yavrucak ” deme ne olur. Hiçbir zaman da gelme!

   Dışarda rüzgar esiyordu her esişinde pencere bir kurt gibi uluyordu. Sobaya yaklaştı bir şeyler düşünüyor, düşündükçe titriyor ve sobaya biraz daha yaklaşıyordu. Bir anda oturduğu yerden kalktı elleri belinde ne yapacağını bilmeyecek halde kendi içine sokuldu, kendi kendine “tamam sakin ol, sakin” diyerek daha da içine çekildi. Sedirin üstünde duran kağıdı aldı yaşlı gözlerle bakarak” Bu çok bile ona ” diye kağıdı yırtacak oldu fakat ona yazılmış bir kağıdı nasıl yırtabilirdi? Kimsesiz bir çocuğun başını okşar gibi okşayıp bağrına basarak “Keşke sen de beni böyle sarabilseydin kollarınla, gözyaşı pınarlarımda laleler filizlenseydi” diyerek gözleri yaşardı. Vefasız olan insanlar mıydı? Hayır, vefasız olan zamandı, diye düşündü ve birini ikna edercesine “Hem insan olsaydı Eşe bibim niye baksın ki bana o büyüttü beni emeği çok sonra öğretmenim bana okuma yazmayı öğretti hayır hayır insan vefasız olamaz” diyerek sakinleşmeye çalışıyordu ama içinde ki hain ses ona ” Peki onun yaptıkları neydi? Nasılda bırakıp gitti seni, nasıl bu kadar saf olabiliyorsun seni görmeye bir kere bile gelmedi bir mektup bile yazmadı. Ne oluyor da sen ona mektup yazma mecburiyetinde kalıyorsun. Sen de vefasızsın onun hakkında neler düşündüğünü unuttun mu?

Kendi içinde savaşlar verirken o mutlu muydu acaba, onun gibi düşünüyor muydu? Belki adını bile unutmuştu. Eşe bibisi hep “Oğul anası sevilmeyenin danası da sevilmez boşuna ümitlenme yoluna bak ” derdi. Halbuki gidecek yolu bile yoktu. Çekmeceyi açtı ona yazıp da gönderemediği bütün mektupları aldı ve sobanın kapağını kaldırıp hepsini yaktı. Şimdi okunamayan kelimeler duyulmayan sevgi sözcükleri yanına oturmuş onunla birlikte isyan edercesine ağlıyordu. Sobanın gürültüsü onun hiç duyamadığı sesiydi.  Soba “Ağlama oğul” dercesine gürlüyordu. Ne kadar zaman böyle ağladığını ve nasıl uykuya daldığını hatırlayamayacak kadar başı ağrıyordu, hayır hatta zonkluyordu bu zonklama sesi birden kapı dövülme sesine dönüştü sonra Hüseyin’in sesine . Kapıyı açtığında Hüseyin yerinde duramayacak kadar heyecanlı bir şekilde “Abi abi müjde bak ondan mektup geldi sana” biraz heyecanlı biraz da hışımla mektubu aldı çocuktan. Elleri titriyordu belli etmemek için eşikliğe oturdu kollarını dizinin üstüne koydu, çocuk “Abi bana ne alacaksın” dedi . Güya pek de mektubun geldiğini ve çocuğu dikkate almayarak mektubu açtı…

  Sonbahardı, dibi görünmeyen düşüncelerle boğuşurken ” Hiç mi sevmedin, gelemeyecek kadar?” diye fısıldadı sonra göğe bakarak “Sonsuza kadar elveda” diyerek elleri cebinde ailesi ile birlikte yaşadığı memlekete veda etti.

Bir Cevap Yazın