Sessizliğinin gölgesinde, sağanaktan kaçan yetim bir çocuğun gözyaşlarına sığınışı gibi perişan bir şekilde düşüncelerini yudumluyordu. Tüm evrene arkasını dönmüş ve her zerresi ile de en derin düşüncelerde kulaç atıyordu. Kulaç attığı düşüncelerinde demlenirken  “Unutacaksın” diye sinirli bir şekilde kendine kızdı ve hiçbir şey olmamış gibi “Unuttum” dedi.

   Ani bir şekilde ayağa kalktı, bu karanlıkta gölgesi bile yanında değildi. Tutunmak için bir yer arıyordu ama neye, nereye tutunacaktı bilemiyordu. Kulağında bir ses yankılandı “Ben kimseden yardım istemem” dedi o ses, dudağını hafifçe büzüp tüm kalabalığa meydan okurcasına bakışı ile “kendim yapmaya çalışırım, gözyaşlarımı da kimseye göstermem.” Belki de ağlamak en insani duygularımızdan biriydi ve insan sakladığı şeyler kadar korkaktı. Evet, dedi en kadim dostu kendine. “Evet, öyleyse  gösteremediğimiz gözyaşları her birimizin sakladığı tapınaklardı!” diye düşünürken bir nesneye takıldı, tutunmak için yeni bir umutla elini karanlığa daldırdı şu an yerde yuvarlanıyordu. Vücudunun sahip olduğu imkanlarla-neyse ki tanrı yanındaydı veya Allah, İsa mı yoksa- toprağa, taşlara sarıldı fakat elinde büyük bir yangın hissetti. Ayağa kalktı. Korkulacak derecede  kahkaha atıyordu şimdi. Bir iki insan yanından geçerken, ne kadar da mutlu diye şaşırdılar. Kulağına gelen bu cümleye karşın, bulunduğu yerden şişesini havaya kaldırarak “Mutluyum ben görüyor musunuz beni? Hem de ne kadar mutluyum” diye çıldırmışçasına bağırıyordu. Adamlar onun bu halini görünce, bize musallat olur düşüncesiyle hızlı adımlarla  arkalarına bile bakmadan gittiler. Umursamaz bir şekilde baktı etrafına ve o karanlıkta ilerlemeye çalıştı. Yavaş yavaş yürümesine rağmen sendeledi, elindeki şişeye baktı ve büyük bir hırsla yere fırlattı.

    Sokak lambalarının altında bulduğu gölgesine, bir sağa bir sola savrularak eli havada, “Siz beni nasıl bırakabilirsiniz? Daha yeni gülüyordum nasıl olur da bu mutluluğa ortak olamazsınız? Cevap veremezsiniz tabi, o halde artık sizi görmek istemiyorum, hadi gidin!” diye sokak ortasında gölgesini tekmeliyordu. Yorulduğunu hissetti; başı dönüyordu, bir müddet durdu, bir iki adım attı sonra gölgesinin kendisini takip ettiğini gördü. Akasını dönüp “Daha demin düşerken neredeydiniz az bir ışık görünce takip ediyorsunuz” diye sinirle asfaltı tekmeledi. Sonra durup ” Bir, iki, üç… Oooo ne kadar da kalabalıksınız” dedi ve bedenini bir çuval gibi yere attı.

  Gözlerini açtığında bir an panik oldu. Saat beş miydi altı mı? İşe geç kalacağım diye ayağa kalktı. Beli ve omuzları ağrıyordu, kulağında büyük bir gürültü vardı. Etrafına baktığında dışarıda olduğunu fark etti. Gece yarısıydı, Sahile doğru yürümeye başladı, kalabalıktı. Hala kendinde değildi ama kendini de kaybetmemişti. Bir yere oturdu, sessizce dalgalanan denize, yavrusunun başını usulca okşayan bir babanın şefkati ile bakıyordu. O sessizliğin içinden onun sesini duymak istiyordu, o başka birinde doğacaktı, o artık yoktu. Ben de yokum diye fısıldadı. Oturduğu yerden kalktı yavaş adımlarla denize doğru yürümeye başladı, adımları hızlandı kararlıydı artık…

Reklamlar

By Fadime Polat

2000 Kahramanmaraş/Elbistan doğumlu. Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 3. sınıf öğrencisi. Şair/yazar. Yürüdüğümüz yollar gibiyiz Hayatta, bir gökyüzü arar kimimiz...

Bir Cevap Yazın