İyi hissettirmişti düşünmek…

Gülümsüyordu. Göz pınarından el sallayan, toprağından firar etmiş bir kirpik dikkatini çekti. Elini muhatabının gözlerine doğru uzattı. O firariyi oradan alıp baş parmağı ile işaret parmağı arasından üfleyip atmak istedi. 

İşte! Gün gibi görüyordu onu fakat dokunabildiği yerde sadece soğuk ve kaygan bir cam vardı. Gözlerini kırpıştırdı. Kirpik batınca göz akı; incecik, kan oturmuş çatallarla kaplandı. Bu rahatsız ediciydi. Ellerini yumruk yapıp işaret parmağının eklemiyle bastırarak ovaladı. Geçmiyordu. Çareyi, önce ellerini sonra da gözlerini yıkamakta aradı. Biraz rahatlamıştı fakat gözlerini açmakta zorlanıyordu. Cam Suratı duvarda asılı olduğu çividen dikkatli bir şekilde çıkardı, onunla birlikte salondaki kanepeye sırtüstü uzandı. Muhattabını göğsüne bastırırken, kapattı gözlerini. 

Zihninde olup biteni geri sarmaya çalıştı. Toprağından, aslından kaçan kirpiği neden uzaklaştırmak istemişti? Onu tutup atmak için neden bizzat bedeninde bulunan gözlerine değil de Cam suratın gözlerine doğru uzatmıştı ellerini? 

“Beni insan özümden firar ettiren gafletimdi belli ki o kirpik. Ben onu kendi nefsimde aramak yerine, mü’min sıfatıma ayna olan mü’min kardeşimde aradım. Bu ayan beyan görünen gaflet hâlinden rahatsız oldum. (Kirpiğin doğduğu toprak yine kendi bedenimdi. Nisyan da varlığıma dahildi belli ki) Onu çıkarıp atmak istedim. Baktım, tam da mü’min kardeşimin göz pınarında duruyordu. Ona söyledim “Gaflettesin!”. Duymadı. Ona söyledim “Bırak şu gafleti de rahatça gör hakikati!” dinlememekte ısrar ediyordu. Ben ise o kendini iyileştiremedikçe kendi kendimi yiyordum. Canım acıyordu onu gaflet içinde gördükçe. İyi olmasını istiyordum. Fakat ne kadar çabalarsam çabalayayım, ne gaflet ondan gidiyordu ne de firari kirpik, Cam Suratın göz pınarından. Başaramadım. Gaflet, bizzat gözlerime battıkça batıyor öfkem kızardıkça, kendimi görme yetimi kaybediyordum. Dayanamadım. İstemsizce sulandı gözlerim, ben, bile isteye ağladım. Kendi gafletimi tanıyıp kendimi ondan kurtaramayacak kadar acizdim. Göz pınarımı suya boğdum, özümden bir damlayı kalbime akıttım. Yıkandık, önümüzü görmeye yetecek kadar. Karanlık mağaradan güneşe çıkan adamınki gibi yandı bakışlarımız. Açmakta zorlansam da kalbimi, hafifçe araladım ve Cam Suratı kucağıma, mü’min kardeşimi dualarıma alıp biraz dinlenmeye karar verdim. Şimdi üzerine uzandığım kanepe neyin işareti bilemiyorum. Şu, göğsüme sımsıkı bastırdığım Cam Surat; nefsim mi yoksa mü’min kardeşim mi bilemiyorum. Şimdi açsam gözlerimi, kendimi o mağaranın kör karanlığında mı yoksa gün ışığının sükûnetinde mi bulacağım bilemediğimden, sanırım ben… Gözlerimi açmaya da sonsuza kadar gözlerimin kapalı kalmasından da korkuyorum.”

Toprağında hâlâ taptaze duran çimenler gibi titriyordu kirpikleri. Bir süre daha direndi zihninde dönüp duran sorgularla. Ve nihayet pes etti.

(Hikaye bitti mi devam edecek mi Allah bilir…)

Bir Cevap Yazın