Onunla beyazperdede tanışalı tam yirmi üç yıl oldu. Ancak anlaşılan bu yirmi üç yılda onu içimizden biri yapan her özelliği korumayı bu filminde de başarmış. Bridget Jones: Mantığın Sınırı’nda, ilk filmdeki sorunlarının tamamını çözmüş gibi gözükse de kafası fazlasıyla karışmış bir biçimde, bu kez mutluluğunu sorgular halde bulduğumuz sanatçı, iş günlüğe yıl sonu notlarını eklemeye geldiğinde, bir yılı daha özünü korumayı başararak geçirdiğini fark ediyor.

Jones, kilolarından aşk hayatındaki çelişkilerine dek bildiğiniz: Aynı 30 yaş krizleri, aynı bunalımlar ve aynı içimizden biri olma durumu ile karşımızda. İlk filmde günlüğüne not düştüğü sorunlarının çoğu çözülmüş gibi gözükse de çözülen sorunların yerini yenileri almış hayatında. Serinin yıllar sonra izlediğim diğer filmlerini anlatmaya geç kalmış sayılmam…

Evet, onun sevgilisi var, ama gerçekten ona aşık ve de sadık mı, öyleyse kendisine neden evlenme teklif etmiyor?
İşinde bir yerlere gelmiş, ama gerçekten istediği yerde ve başarılı mı?
Mutluluğuna kaynaklık eden herkes samimi ve içten mi; yoksa sırtını döndüğü an arkasından iş mi çeviriyorlar?
Ve böylece çoğaltabileceğimiz onlarca soru daha…
Anlayacağınız, Bridget Jones’un günlüğündeki sorularda seri filminde de bir azalma göremedim ben…

Mutluluktan sonra sırada ne var?

Bu ikinci filmde, Bridget Jones’u bıraktığımız zamanın dört hafta sonrasında buluyoruz. Yani, Londralı müzmin bekârımızın ilk filmin sonlarında, yakışıklı insan hakları avukatı Mark Darcy ile mercimeği fırına vermesinin üzerinden çok da zaman geçmiş değil. Oysa Bridget’a bakacak olursanız, aylar yıllar geçmiş gibi: Sevgilisinin iç çamaşırlarını katlıyor, önce uyanıp onu hayran bakışlarla izliyor, kendisine neden evlenme teklif etmediğini merak ediyor ve tabii ki onu deli gibi kıskanıyor. Aradığı erkeği ve mutluluğu bulmuş olsa da şimdi onu elinde tutmak, kendisine daha da çok bağlamak gibi daha çetrefil sorunlarla baş başa kalmış; üstelik tamamen kendi yarattığı ve her zaman olduğu gibi arkadaş çevresinin körüklediği sorunlarla. Hayatını fantezileştirmeyi, hayal kurmayı seven Bridget, hayal kırıklıklarını da daha çok kendi kendine, yoktan var ediyor. Ve Mark Darcy’sine kavuştuktan sonra; hayatının temel amacı olarak, koşulsuz sevgiyi koymuş, aşırı romantik kişilerin kaçamadığı soruyla o da yüzleşiyor:

İmkânsızı ele geçirdikten ve sahip olduktan sonrasında ne var?
Bundan sonrasının üstesinden nasıl geleceğim?

Filmin tamamını düşününce, Bridget Jones için bu üstesinden gelme durumunun hiç de kolay olmadığını söylememiz gerekiyor. Kafa karışıklığı onu, Avusturya’dan Tayland’a kadar sürüklediği gibi; sevgilisini aslında kendisine âşık olan lezbiyen sekreterinden kıskanma gibi acı bir hata yapacak ve uçkurundan başka bir kaygısı olmayan Daniel Clevaer’ın yatağının eşiğinden son anda dönecektir. Bu çizdiğimiz resimden anlaşılacağı üzere, Bridget’ın ilk filme kıyasla hem kafası hem de yaşamı daha da karışmış durumda. İlk başta tuhaf gelebilecek bu durumu, filmin izleyiciyle kurduğu ilişki açısından ele aldığımızda, daha rahat anlamak mümkün. İlk filmde çok satmış bir romandan uyarlanmış olsa da izleyicilerin Bridget’ı sevip sevmeyecekleri tam anlamıyla bir kapalı kutuydu. Dolayısıyla, sorunları daha az kompleks, en azından bulunduğu mekânlar açısından daha kolay takip edilebilir bir karaktere gereksinim vardı. Oysa ilk filmin başarısı üzerinde yükselen ikinci filmde, izleyicilerin Bridget’ı sevdiği bilgisi yapımcılarda mevcut. Dolayısıyla, başlangıçta işe bir adım önde başlıyorlar. Gereksiz karakter tanıtıcı sahnelerle vakit kaybetmedikleri gibi, Bridget’i karakter sorunlar içinde boğulan, oradan oraya savrulan biri olarak çizebiliyorlar; sonuçta izleyicinin istediği de oradan oraya savrulmak biraz. Ve sonunda, tam anlamıyla özdeşleştiği Bridget’la birlikte tüm sorunların arasından çıkıp, günlüğüne yılın bilançosunu dökmek ya da jenerikle birlikte rüyadan uyanıp, çözümü o kadar da kolay olmayan gerçek sorunlara geri dönmek…

Kadın duyarlılığı…

Her ne kadar, yaşamı inişli çıkışlı olan, kazanmaya olduğu kadar kaybetmeye de yakın duran herkesin özdeşleşebileceği bir karakter olsa da Bridget özünde kadınların ruhundan daha iyi anlayacağı, orta yaşın eşiğinde duran bir kadın. Bu durum, ilk filmde olduğu gibi bu filmde de kamera arkasına bir kadın yönetmenin geçmesini adeta kaçınılmaz kılıyor. Hatırlayacağınız gibi ilk filmi BBC için belgeseller çeken ve “Bridget Jones’un Günlüğü”nden sonra adına pek rastlamadığımız Sharon Maguire çekmişti. Bridget Jones’un ikinci macerası ise, öyküye filmin yapımcılarının istediği şekilde, kendi yorumunu getirebilecek, tutkulu bir kadın yönetmene emanet: İngiliz Oscar´ları kabul edilen BAFTA ödüllü televizyon filmi “Oranges are Not the Only Fruit” (1990) ile dikkat çeken, ayrıca “Antonia and Jane” (1991), “Used People” (1992) ve Altın Küre adayı “To Wong Foo, Thanks for Everything! Julie Newmar” gibi başarılı yapımlarıyla tanıdığımız Beeban Kidron. Yaptığı filmlerle her şeyden önce tutku temelli bir bağ kurmasıyla tanınan Kidron’un “Bridget Jones: Mantığın Sınırı” için söyledikleri, bu projeye yaklaşımını ortaya koyması açısından kaydadeğer: “Bridget Jones karakterini tanıdığım andan itibaren adeta onun esiri oldum. Bridget Jones’u bu kadar çok sevmemin temelinde hepimizin içinde ondan bir parça olması yatıyor. Çoğumuzun gizlice düşündüğü her şeyi o dobra dobra söylüyor. Bizlerle aynı absürd şeylerden korkuyor. Hayatın karmaşık yollarında bizler gibi yalpalayarak yürümeye çalışıyor. Üstelik bunları yaparken inanılmaz esprili ve gözlemci. Hayattaki en son takıntısı, erkeğiyle kadınıyla hepimizin beynini işgal eden ‘başarılı bir aşk ilişkisi sürdürmek için ne yapmalı?’ şeklindeki ünlü sorudur. Bridget bu fantastik idealine ulaşmak için mükemmel aşkı ve mükemmel erkeği aramakla işe başlar. Bunu başarmak için kendisinin mükemmel olması gerektiğini düşünmektedir. Ancak mükemmel olmayı başarmak için uğraştıkça zorlanır ve her şey daha da içinden çıkılmaz hale gelir.” Kidron’un bu sözlerini, Jones’a hayat vermek uğruna onlarca kilo alıp vermeyi ikinci kez göze alan Renée Zellweger’in sözleriyle birlikte düşününce, Bridget Jones’un ne menem bir kadın olduğuna dair aklımızda soru işareti kalmıyor: “Bu role ilgi duymamın temelinde kendi eksiklerimi tanımak, kendi yetersizliklerime gülebilmek geliyor. Bridget’i bütün kadınlardan birer parça gibi görüyorum. Hayatın yeni aşamalarına doğru yürürken her defasında biraz daha olgunlaşıyor. Ancak bunu yaparken onu Bridget yapan esas özünü korumayı başarıyor.”

Neyse ki, Bridget Jones, tüm o keşmekeşin ardından, yeni macerasının sonuna geldiğinde ve Zéllweger’in bahsettiği bu esas özünü korumayı başardığında bir şeyi daha fark ediyor (ve bize de fark ettiriyor): Mükemmel olmaya çalışmadan da varolmak, mutlu mesut yaşamak mümkün; yeter ki yakınınızdakilere güvenle bakmayı bilin…

Bir Cevap Yazın