Hitler Almanya’sının yaptığı canavarca katliamların bir diğeri de Yahudilerin “Holokost” dediği: “Engellilerin Öldürülmesi” hadisesiydi… Üstün Alman ırkı için; fiziksel, zihinsel açıdan bir takım özelliklerini yitirmiş insanlar ve özellikle de yaşlılar, yararsız oldukları düşünülerek Nazilerce yaşama hakkı tanınmamıştı. Bu yüzden üstün Alman ırkı için tüm kurbanların cesetlerini “krematoryum” denilen büyük fırınlarda yakılması emri verilmişti.

Naziler, toplum için bir fayda sağlayamayan özellikle bu engelli yaşlıların fırınlarda yakma girişimi düşüncesinden önce onları sistematik olarak yalnızlığa itip kendi başlarına ölmelerini sağlamıştı. Daha sonra ise canlı canlı dev fırınlarda yakılmalarını istemişti.

Peki Türkiye’de bizim yaşlıların durumu ne hiç merak ettiniz mi?
Hem de öz çocukları tarafından büyüklerine ihanet edip öz anne babalarını sistematik olarak yalnızlığa itmelerine ne demeliyiz?

Son dönemlerde Z Kuşağı üzerinden alevlenen tartışmaları sosyal medyadan takip ediyor, bu kuşakta gördüğüm vurdumduymazlıktan inanın çok korkuyorum.
Z kuşağında gördüğüm bu “her şeyi ben biliyorum” havası, büyüklerini yalnızlığa iterek iletişimi koparmaları, onlara “o çok yaşlı, pörsümüş fikirli” deyip kendi başlarına terk etmeleri size de hazin gelmiyor mu?

Bu durum Türk toplumunun bir özelliği ve geleneği asla olamaz. Bu olsa olsa merhametsiz, şefkatsiz, bencil Avrupalıların bir özelliği olabilir. Gazetelerde ve televizyonlarda Avrupa’da yaşı ilerlemiş anne ve babaların çocukları evden ayrıldıktan sonra yalnız başına ölüme terk edilerek ceset kokuları yayıldıktan sonra bulunuyor, haberdar olunması bile insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor… Kim olursa olsun, hangi milletten olursa olsun bir insanın kötü kokular yayarak fark ediliyor olması kahrediyor insanı…

İğrenç ve tiksindirici koku, yaşarken delicesine ürktüğünüz bir şey, hiç nazik ve medeni bulmadığınız, başkalarında fark ettiğinizde ayıpladığınız, belki işi abartıp günde üç kez duş almanıza neden olan, losyon ve deodorantlarla tedbir üstüne tedbir aldığınız şeyle ‘farkedilmek’; hem de ölesiye çaresizlik içeren bir durum… Ölümle bedeniniz arasında gerçekleşen mahrem bu ilişki şimdi herkesin gözü önünde oysa güzel güzel toprağın altına gömülmek ve ne oluyorsa orada olmasını istediğimiz bir şey değil midir? Şimdi, ölümünüz kamusal alanda ve ‘açık eksiltme’de; görevlilere herhangi bir yardım gerektiğinde yüzü ekşiyecek komşularınızın, ‘sen yap’ ‘hayır sen yap’ diye diye eksilecekler bir bir… Sağlığınızda birkaç kez yardım isteseydiniz keşke; prova olurdu. Ama komşu bahçeden ‘özel alanınıza’ müdahale eden dallar yüzünden mahkemelik oldunuz; hukuk sizin yanınızdaydı. Genç iken, daha çok genç iken, bir arsız gülüş, ya da bilmiş iki cümle ile tüm hakikatleri kendinizden yana kılabilirdiniz, sosyal becerinizle. Artık o cümleler, o gülüşler gitmiş; şimdi diliniz bir karış dışarda, o eski gülüşleri uğurlamakta. Ölümünüz bile gitmiş. Cesedinizi mahalleye dadanan bir fare sürüsü kadar tiksindirici kılan o kötü koku ile bırakmış ve gitmiş. Çirkin bir manifesto olarak kalmışsınız canlılık, capcanlılık, ölümsüzlük ve kusursuzluk iddialarının tam orta yerinde.

Oysa toplumsal bir refah içindeydiniz; ait olduğunuz ülkenin bağlı olduğu konvansiyonlar size nasıl da ‘refah’ nasıl da ‘onur’ nasıl da ‘hürriyet’ verdi; bunlar sizi ‘değerli’ yurttaşlar yaptı, amenna, peki nerede koptu film dersiniz?
Sahi, oğlunuz ya da kızınız neden sadece altı ayda bir ararlardı ki sizleri?
Neden hep kapsama alanı dışında olurlardı, neden aptal yerine konulurdunuz hiç düşündünüz mü?
Dünyanın bir yarısının sahip olmadığı bu kollektif güvenlik, kollektif varsıllık, kollektif ‘önemlilik’ hislerinin arasında, sizin, insan ‘teki’ ile ilişkiniz sahih miydi, kapsayabilir miydiniz acaba?

Satın aldığınız ürün doğru uyarıları taşımadığında bilinçli bir tüketici olarak haklarınızı mahkeme salonlarına kadar takip ederdiniz; ama babasının kim olduğunu bilme hakkını bile vermediniz oğlunuza; kim olduğunu, aynaya baktığında gördüğü o kemerli burunun ardında nasıl birinin durduğunu asla öğrenemedi. Onu kozmik bir yalnızlığın içine ittiniz. Özgürlüğünüze olan düşkünlüğünüz küçük bir çocuğu ‘kimlik’ kuyularında merdivensiz bıraktı heyhat…
Atıyorum, hiç olmadı böyle şeyler; babasıyla bir olup karşınıza aldınız çocukları; onları en pahalı yatılı okullara postalamak arzunuzu, en kestirmeden, şefkatsiz bir nezaketle anlattınız. Henüz elinizde onlara verebilecek bir şeyleriniz varken, onları dünyayla başbaşa bıraktınız; ‘kendi ayakları üzerinde durmak’ fenomeni öylesine mitleşti ki kafalarında; ‘akıl, ancak insanın tutkularına hizmet etmek için vardır’ ilkesi öylesine işlemişti ki iliklerinize, siz kendi ayaklarınız üzerinde duramaz olduğunuzda güçsüzlüğünüz merhamet uyandırmadı, yaşlı insanların beklentilerine karşılık vermek de hiçbir ‘tutku’ tanımına uymadığı için ‘akıllıca’ gelmişti.

Bu ‘avrupai’ durumlara daha yüzlerce varsayımı ekleyebilirim. İşte, yalnız ölmek ve ‘komşuların kötü kokulardan rahatsız olmasıyla farkedilmek’ korkusuna çare aradığı kuvvetle muhtemel yaşlı bir felsefe öğretmenin gazeteye ilan vererek kendisini “büyükbaba” olarak kabul edecek gazete ilanlarını bile okudu bu gözler…

Vallahi hiç de kınamamak lazım dostlarım kardeşlerim. Hele hele hala AB’nin kapısının önünde eşinmeye devam eden bu ülke de hiç… Zira, ‘İyilik yapma’ ‘gereksinimini’ yardım projeleriyle tatmin eden X, Y, Z kuşakları kanımca anlayışla karşılanmalıdır. Çünkü sistem ‘iyiliğin alanını’ dahi tanımlamış, iyilik ‘hiyerarşisini’ verimlilik ihtimallerine göre belirlemiş ve iş işten geçmiş durumda…
Ne diyordu Theodor W. Adorno abimiz: ‘Bir zamanlar sistemin otoriter yüzünü temsil ettiği için nefret ettiğimiz aile bitti, sistem ise hala ayakta; anne sevgisinden güç alan bütün ütopyalar da aileyle birlikte tasfiye oldu üstelik…’
Geçmiş olsun…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın