İki parmağımın arasında duran sigarayı dudaklarımın arasına götürmeye mecalim yok! Ama bir taraftan da yazma isteğim parmaklarımın ucunu karıncalandırıyor. İçimdeki bu yazma arzusunun bir lanet mi yoksa bir lütuf mu olduğunu hala anlamış değilim…
Ne ise, konumuz ben ve ruh halim değil, konumuz bu ülke insanlarının sorunları… Aslında sosyal medyadan tamamen el ayak çekmeyi düşünüyordum, bunun için Facebook’u ve İnstagramı kapattım. Sonra “Cluphouse” programı ile tanıştım. İlginç bir program. Burada bir odaya davet edildim. Edebiyat üzerine konuşma yapan Orçun Üçer Bey’i dinledim. Sonra Harun Korkmaz, Mehmet Yalçın gibi alanında uzman iki akademisyen kardeşlerimizin de edebiyat, sanat, tarih ve meşke olan katkıları beni alıp o huzurlu olduğum gençlik dönemlerime götürüverdi.

Keşke dedim hep böyle şeyler konuşulsa ve hiç siyaset konuşulmazsa… Ama bu ülkede herkesin kendi canının doktoru, çok iyi bir tarihçi, çok iyi siyaset bilimci ve âlim görmesi yüzünden kutuplaşmamak, tartışmamak mümkün değil. Dahası, bu cahil sürüleri siyasi tarafını belli etmek için can çekişiyor olması sebebiyle de restleşmeler, kelimeler bittiğinde küfürleşmeler onlarda bitince iş kavgaya, tehdide hatta cinayetlere kadar gidebiliyor… Oysa ben siyasetçilerin ve politikacıların konuşmaması taraftarı değilim. Ancak tarafını kesinleştirmiş, iletişime kapalı, eleştiriye kapalı, söylenen her sözü kendisine saldırı olarak gören, doğruya yanlış, yanlışa doğru diyen cahil ama cahil olmadığını sanan “NATO kafa NATO mermer insanlar ”la aynı odada bir saniye durmaya bile tahammül gösteremiyorum…
Bu yüzden kendimle bir anlaşma yaptım. Bundan sonra siyaset, politika, parti vs. konuşup yazmayacağım… Çünkü muhalefetin bilenmiş taraftarları 20 yıldır iktidar olamamanın sorumlusu olarak kendi parti politikası ve lideri olduğunu düşünmeden, iktidar partisinin taraftarına efelenerekten acısını çıkarmaya çalışması görebileceğiniz en küçük öküzlük örneğidir bana göre… Bu mantıksız, ahlaksız, saldırgan ve nobran tiplerle iletişim sorununu mantık çerçevesinde çözebilmenin mümkünü yok. Bu tiplerle iletişim sorununu en iyi makinalı tüfeklerin çözeceğine inanıyorum…
Her ne ise, bu makalede dünün romanlarında yarına çıkarımlar yapmak için kaleme aldım. Memleketin bir ferdi olarak bugünkü sorunlarımızın kaynağını nerede ve nasıl aramalıyız diye düşünmeden edemiyorum…
Zira, tüm sorunlar herhalde, bir günde çetrefilleşmiyordur değil mi? Geçmişi yansıtan, geçmişten konuşan eserler belki yeni bir imkan sunar diye düşünüyorum. Ne var ki, bu soy eserler günümüzde hemen hemen hiç kimseyi öyle çok da enterese etmiyor nedense… Günün sorunlarından konuşuyoruz, günün sorunlarını tartışıyoruz, günün sorunlarına değişik dünya görüşlerinin perspektiflerinden yaklaşmaya çalışıyoruz ama, geçmişten bugüne tortulaşanı hiç de önemsemiyoruz.
“Hayatım roman…” diyerek belki önemser göründüğümüz, belki de enikonu hafife aldığımız roman sanatı, toplumsal ve siyasî sorunlar açısından, yaşarlığı tükenmemiş, kurumamış bir kaynaktır aslında ve elbette Türk romanı için de geçerli bu.
Günümüzde sosyal medyada, Cluphouse konuşmacıları arasında da bu durumla ilgilenen kimseyi görmedim ve özellikle bu hususta Servet-i Fünûn romanının Avrupa’da geçen sahnelerinin masaya yatırılması gerektiğine inanıyorum… Acaba bu eserler, yazarların yarına yönelik özlemlerini mi yansıtıyordu? Toplumdaki bir istek, bir özlem miydi diye düşünmeden edemiyorum. Ya da Doğu’yla Batı’nın sentezine ihtiyaç duyduğumuzun önsezisi mi?
Evet örneğin, Cahit Kavcar’ın 1985’te yayımlanmış, emek ürünü bir incelemesi var bu ülkede: Batılılaşma Açısından Servet-i Fünûn Romanı. Kavcar, Halid Ziya’nın 1889 Paris sergisine gittiğini yazıyor. Halid Ziya Kırk Yıl’ında bu Avrupa gezisinden büyülü, rüyayı andırır bir yolculukmuşçasına söz eder. Bununla birlikte, Servet-i Fünûn’un büyük romancısı, Paris’i asıl Balzac’ın romanlarından tanıdığına şahitlik ederiz… Keşke burada okuduğu Paris’le gördüğü Paris’i de yazıp karşılaştırsaymış ama yapmamış ne yazık ki…
Paris’i okumalar aracılığıyla tanımak, Yakup Kadri’nin Bir Sürgün’de anlattıkları arasında yer alıyor. Yakup Kadri, kitapların, dergilerin -II. Abdülhamid döneminde- yansıttığı Paris’le roman kişisinin gördüğü Paris’i ince elekten geçirip güzelce oranlar. İlkinin büyüsünü, rüyasını, ikincisinde bulamaz. Özlem şimdi dinmiş, dahası, yerini hayal kırıklığına bırakmıştır.
Halid Ziya’nın eserinde Avrupa gezileri öyle fazla yer kaplamaz. Son romanında, Nesl-i Ahir’in giriş bölümünde yurt dışından dönülür. Yurtdışında dikkat çeken Osmanlı Türkleri arasında, Pierre Loti’nin Mutsuz Kadınlar adlı romanında uzun uzadıya anlattığı hanımlar da vardır. Onların Fransa’ya kaçmaları başlı başına bir macera sayılmıştır. Pierre Loti de, Halid Ziya da maceranın gerisindeki çıkıp gitmek isteğini, başka bir yerde yaşamak tutkusunu nedense anlatmamışlar. Belki azınlık gibi görünüyor olsa da o kadınların tutkusunda, toplumda çıkmaza sürüklenmiş bir yaşama biçimini yakalamak mümkün. Azınlığın sorunlarını küçümsemek, hatta azınlığı hor görmek bu ülkenin eski bir hastalığı desem inanmazsınız ey çoğunluk ama öyle işte…
Halid Ziya, hayli sonra, Vedad Uşaklıgil’e ağıt, yas kitabı Bir Acı Hikâye’de, canına kıymış oğlunun çocukluk yıllarına döner; birlikte Avrupa’ya gidişlerini, küçük Vedad’ın teknik donanımlar karşısında ne çok heyecanlandığını içi yanarak anar….
Yirminci yüzyılın başındaki romanlarımızda, İstanbul’un Şişli, Nişantaşı gibi yıldızı yeni yeni parlayan semtlerinde oturan varlıklı hanımlarla beyler, Avrupa’ya aşk, macera, henüz toplumsal boyutuna erişememiş bir hürriyet arayışıyla ‘bakarlar’. Sadece baktıkları için de, ne toplumun, ne ferdin hürriyetini açık seçik görüp kavrayabilirler. Taleplerin gerisinde köklü düşünce değil, özenti söz konusudur.
Romanların dünyasında yol alınırsa, Avrupa bir hayaller, rüyalar haritası, Avrupa’daki ülkeler de rüyaların gerçek olduğu yerlerdir. Daha, on dokuzuncu yüzyılın sonunda, Sergüzeşt’te Celâl, Batı’da büyük bir resim atölyesine devam etmiş, başarılar kazanmıştır. Ama Moda’daki konağa dönünce, resim sanatına ürküntüyle yaklaşan toplumun karbon kopyasını çıkartır. Paris’teki profesyonel modeller yerine, evdeki cariye Dilber’in modelliğiyle yetinmek durumunda kalır. Yaptığı resimler, -ne kadar ferah olursa olsun- bir konağın dört duvarı arasında kalacaktır. Celâl, resim sanatının, hangi toplumsal ortamda olursa olsun, insanlığa neler kazandıracağını başkalarına, yani kendi toplumunun insanlarına anlatmayı ise aklından geçirmez…
Paris’te, Roma’da, Napoli’de, Monte Carlo’da yaşamış olan roman kişileri, ikide birde, şaşaalı hayatlar içinde gösterilir. Avrupa’nın o günkü ekonomik durumu, siyasetteki çalkantı, yaklaşan savaş tehlikesi roman kişilerinin gözünden kaçmış gibidir.
Avrupa’da sanatkârların muhitlerinde, büyük eğlence yerlerinde, kumarhanelerde dolaşan zengin Türklerin birer Osmanlı prensi ya da prensesi olduğu konusunda -romanlara özgü- dedikodular çıkar. (Böylesi roman süsleri, bir kuşak sonra, Refik Halid’in okuma zevki aşılayan romanlarında ince bir ironiyle tekrarlanacaktır…) Söylencelerin bu prenses ve prensleri, çıkıp geldikleri toplumun uygarlığından konuşmayı pek gereksinmezler.
Avrupa’nın yanı sıra Amerika’da, örnekse, Mehmed Rauf’un eserinde az da olsa anılmıştır. Mehmed Rauf, Amerika’yı bir dans ülkesi sayar. Orada bulunmuş bir Türk genci fevkalâde güzel dans etmektedir. (Oysa beş aşağı beş yukarı aynı dönemde bestelenmiş bir opera, Puccini’nin Madama Butterfly’ı dans ülkesi Amerika’nın yapıp ettiklerini simge kişiler aracılığıyla yansıtır.)
Avrupa’da tiyatrolar, operalar göz kamaştırır. Büyük otellerin salonlarında orkestralar çalmaktadır. Pompei harabeleri dolaşan Osmanlılar geçmiş zamanın lavlar altında kalmış uygarlığına hayran olur.
Servet-i Fünûn romanında Avrupa, yarınki toplumsal hayata tanıtılmak istenmiş. Henüz bir sentez arayışı söz konusu değildir. Bu romanlar irdelenebilseydi, sentez arayışı herhalde mini bir yer tutabilecekti. Ama tutmadı!
Şimdiki sarsılışlarımızda, yaşadığımız coğrafî konumu gözden ırak tutarak, ille Doğu’da, ille Batı’da kutuplaşmalarımız yarım yüzyıldır başrolde. Üstelik doğululuktan ya da batılılıktan ne anladığımızı bir türlü çözümleyemeyerek. Sentezden uzaklaştıkça bir bumerang toplumu olup çıkacağız gibime geliyor.
Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz ama tüm kavgaların içinde Avrupa’ya yüzünü dönmüş toplumla özüne bakmaya çalışan toplumun çatışmasına şahitlik ediyoruz…
Öyle değil mi?

Bir Cevap Yazın