Hasret SOLMAZ

Descartes, bütün bir felsefeyi kendi zihin dünyasında yeni baştan inşa ederken bütün bir felsefeyi yıkar ve en temelden yeni baştan örmek ister. Her şeyden şüphe eder ve şüphe etmediği hiçbir şey kalmaz. Dolayısıyla kaleme aldığım makalede de Descartes ile beraber şüphe edip var olacağız.

Her şeyi şüphe konusu yapar Descartes. Düşünme yoluyla biz, duyu organlarımızın bize sunmuş olduğu verilerin gerçekten duyular olup olmadığını sorguluyoruz. Descartes’a göre duyularımızın bize sunmuş olduğu verilerimizi şüpheyle karşılamamız gerekir. Duyularımızın sunmuş olduğu verileri sanki yanlışmış gibi kabul edip gözden geçiriyoruz. Descartes’ın bu bağlamda başvurmuş olduğu şüphe kavramına biz yöntemsel şüphecilik diyoruz. İlkesel şüphecilik, bilginin mümkün olduğunu reddeder; yöntemsel şüphecilik, bizzat verilerin kendilerini, bilgilerin kendilerini sorgulayarak bilgiyi mümkün kılmak ister. Yani, doğru bilginin mümkün oluşunu kurmak, göstermek ister. Descartes şüpheyi, doğru ve kesin bilgiye ulaşmak için bir metot olarak kullanmıştır. Bu nedenle onun şüphesi kendiliğinden doğan bir şüphe değil de düşünülen, istenilen, hakikati aramaya yönelik, hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan tam bir şüphe, yani metodik şüphedir. Böyle bir şüpheden sonra ancak mutlak ve sarsılmaz bir hakikate ulaşılmış olacak ve bu hakikat, bilgiye önemli bir temel teşkil edecektir. O, düşündüğünden şüphe ettiğinden kesinlikle şüphe etmez. Ve ilk temel bilgi açık hakikat olarak “Cogito ergo sum (Düşünüyorum, o halde varım.)”ı ortaya koyar. Metot Üzerine Konuşma’da der ki: “- düşünüyorum, öyleyse varım- hakikatinin, şüphecilerin en acayip faraziyelerinin bile sarsmaya gücü yetmeyecek derecede sağlam ve güvenilir olduğunu görerek, bu hakikati felsefenin ilk ilkesi olarak kabul etmeye tereddütsüz karar verdim.” René Descartes, bu konudaki sözlerini şöyle sürdürür: “Bu ilk ilkeyi, Ben-im’i, Ben Varım’ı her söylediğimde veya zihnimde kavradığımda, o zorunlu olarak doğrudur.” [1] Böylece var olduğunu kanıtlar.

Descartes’ın sıradaki adımı Tanrı’nın ve dış dünyanın varlığını kanıtlamaktır. İkinci olarak, yaptığı Tanrı kanıtlamasında Descartes, Tanrı’nın mükemmelliğine ulaşır. Descartes ‘mükemmellik’ fikrine rastlamış olup kendisinin mükemmel bir varlık olmadığı için bu fikrin kendisine kendisinden gelemeyeceğini ifade eder. Böyle bir fikrin kendisine ancak mükemmel bir varlıktan gelebileceğini ki bunun da Tanrı’nın olduğunu ifade eder. O halde dış dünya da vardır. Descartes soyutlama yöntemine başvuruyor. Bu durumda bu soyutlama yoluyla ulaşmış olduğumuz düşünceye ‘pür düşünce’ diyoruz veya Kant’ın tabiriyle tanımlayacak olursak ‘saf akıl’. Descartes, kendisini emin kılacak şeyi belirliyor: “Çok açık ve çok seçik olarak kavrayabildiğimiz şeylerin hepsi doğrudur.”[2]  Açık ve seçik bir şekilde kavrayabildiğimiz yani zihnimizde bir nevi sanki elle tutar gibi tutabildiğimiz şeylerin hepsi doğrudur. İdelerle, dış dünyadaki, onlara denk gelen nesnelere birbirine uyumluluğuna ilişkin yargımızın doğruluğu ve yanlışlığını sorguluyoruz. ‘Düşünüyorum, o halde varım’ dedikten sonra Descartes zihnini yokluyor ve dış dünyadaki nesnelere ilişkin ideleri kendisinde tespit ediyor. İdelerle dış dünyadaki nesneler arasındaki uyumluluğu, yani doğru olup olmadıklarına dair ilişkiyi gözden geçirmek istiyor. İnsan doğuştan yanılma kapasitesiyle doğmuş olabilir, dolayısıyla insan sadece bilebilen değil, aynı zamanda yanılabilen bir varlıktır.

Modern felsefede Descartes’ın tartıştığı Tanrı problemi antiklerin tartıştığı arkhe problemine benzer. Yani, en temelde var olanın varlığını kanıtlamadan bir yerde ben kendimin de daha önce düşünceme dayanaraktan var olduğumu kabul etsem de arkhe’nin varlığını kanıtlamadan aslında ontolojik olarak kendimin varlığını sadece düşünsel epistemolojik olarak değil, aynı zamanda ontolojik olarak varlığımı kanıtlamadan, hatta önce bunu kanıtlamadan kendi varlığımın varlığından emin olamam. O halde Tanrı’nın olup olmadığını irdelemem gerekir. Çünkü Tanrı, tüm kâinatın en temelinde olan şeydir. Yani, benim de dayandığım şeydir. Descartes bir yerde kendini düşünce dolayısıyla düşünüyor, dolayısıyla kendi varlığını kanıtlıyor olsa da düşüncenin var olmasının ön koşulu Tanrı’nın var olması demiş oluyor. Tanrı en temelde olandır, onun varlığını kanıtlamadan herhangi bir şeyin, yani tüm kâinatı taşıyıcı olanın var olup olmadığını irdelemeden bir şeyin herhangi bir yerde varlığını kanıtlamanın mümkün olmadığını bize göstermiş oldu. Hem sistematik olarak hem de tarihsel olarak Tanrı’nın varlığı düşüncenin varlığına, dolayısıyla herhangi bir şeyin varlığına ön gelmiş oluyor. Tanrı’nın varlığının kanıtı var olanın bilgisinin kanıtının temeli olmuş oluyor. Bu bakımdan, Tanrı’nın varlığının kanıtı ve onun beni aldatıp aldatmadığının kanıtının irdelenmesi; bu iki soruya yanıt vermeksizin herhangi bir şeyin düşüncenin bile nasıl emin olabileceğimi doğrusu düşünemiyorum bile, diyor Descartes. Evrenin taşıyıcısının varlığı varlıkta var olan her şeyin temeli olmuş oluyor. Onun kanıtı da var olanların bir yerde temellendirilmesi anlamına geliyor. Tanrı’nın varlığını düşünceyle, dolayısıyla akıl yürüterekten buluyor.

Descartes düşünceyi üç sınıfa ayırmıştır: İmgeler, istem ve yargı. Şimdi de ideleri üç sınıfa ayırır: Doğuştan gelenler, dışardan gelenler ve benim tarafımdan, yani özne tarafından oluşturulan ideler olarak. Descartes bir yerde bir köken araştırması yapıyor, böylelikle gerçek düşünceleri yanlış düşüncelerden ayırt edebilmesini mümkün kılıyor. İdeleri kökenleri bakımından irdeleyerek onların doğruluğunu/yanlışlığını keşfetmeye çalışıyor. O halde köken araştırması yapmak gerekir. Felsefenin en temel sorusu işte bu gerekliliktir: Bilinç-varlık ilişkisi.Şimdi de bu gerekçelerin yeterince kuvvetli ve inandırıcı olup olmadıklarını görmem gerekiyor.”[3] Doğal aydınlanma Orta çağda formel akıl yürütmenin, yani mantığın karşısındadır. Eğer doğanın en temelinde Tanrı varsa aslında ilahi ışık doğa dolayısıyla yansıyor bize. Buna da Descartes doğal ışık diyor. O halde doğalmış gibi sandığım, bana doğalmış gibi gelen eğilimleri ve ideleri sorgulamam gerekiyor. Descartes, hiçbir şeyi kontrol etmeden zihnine yerleştirmiyor.

Descartes’ın kesinlik ve eminlik sorusu bakımından özbilinç meselesine de değinmek yerinde olur. Descartes, burada kendisiyle bir yerde reflektif bir ilişki kurar. İşte kendi kendisine kurmuş olduğu bu reflektif ilişki, yani kendisini sanki iki farklı kişiymiş gibi görüp kendisini kendisinden ayırarak, kendisini kendisinin karşısına koyarak bizzat düşüncesine bakıyor. Özbilincini bizzat kendi kendisine bakaraktan elde ediyor. Buna yansısal düşünme de denebilir. Ben’im en iyi bildiğim yer anlama yetimdir. Çünkü anlama yetimde hem orda ne olduğunu biliyorum hem de kendi kendimi kendimin karşısına koyup oraya bakabildiğim için, onun doğruluğunu/yanlışlığını da aynı zamanda gözden geçirdiğim için en iyi bildiğim yer orasıdır. İdelerimizin nesnelerle, yani kaynaklandıkları dış dünyayla ilişkilendirildiklerinde bunların uygunluğu veya uygun olmamaları sorunuyla karşılaşıyoruz ve yanılgımızın ana kaynağı tam da bu. Bizde farklı ideler var ve bu farklı ideleri bazı türlere ayırmamız gerekiyor. Bu idelerin en başa koymuş olduğu sınıflandırma kıstası şudur: Descartes, bu idelerin bazılarının nesnelerin imgeleri gibi olduğunu söyler ve ide adı asıl ve sadece bunlara yakışır der. Ayrıca idelerin başka biçimlerinin de olduğunu bildiğini söylüyor. Yani, başka düşünceler de var diyor. Örneğin: İstediğim, korktuğum, olumladığım veya yadsıdığım şeyler, yani dış nesnelerden kaynaklanan ideler var, bir de benim bir özne oluşumdan kaynaklı olarak kendimin, yani bir eyleyen, özne olan, düşünen ve eyleyen özne olandan kaynaklı olarak kaynaklanan ideler var. O halde bende nesnelerden kaynaklanan ideler var. Yani, dış dünyayı doğrudan varlığa tekabül eden ideler var. Beni varlıkla ilişkilendiren ideler var. Bir de kendinden kendi durumundan kaynaklanan özel ideler var. Descartes ideleri burada ikinci bir sınıfa tabi tutuyor. Dış nesnelerden kaynaklanan idelerle ilgili bir şey. Bu idelerin bazıları tözleri temsil eder, bazıları kipleri, bazıları ise ilinekleri. Töz taşıyıcı içerik, kipler o tözün almış olduğu form ve ilinek ise bir yerde zorunlu olmayan özellik. İdemizin gerçekten kendisine denk gelip gelmediğini bilmemiz bizim için bilgi edinme bakımından keskinliğin ilk aşamasıdır. Uygunluğun kökenini bilmemiz gerekir. Yoksa pek âlâ herhangi bir şeyi uydurup, bende bu şeyin idesi vardır deyip kendimi yanıltabilirim. Bilerek yanlış yapmak istemiyoruz. Dolayısıyla biz yanılmak istemiyoruz. Bilgimizin kesinliğinden emin olmak istiyoruz. Vurgulamak istediğimiz iki kavram var. Bunlardan birisi doğal aydınlanma diğeri ise doğal ışık. Doğal ışıkla Descartes, aklı kastediyor. Doğal aydınlanma da gerçek ne ise onu olduğu gibi bulup ortaya çıkarmak. Herhangi bir çıkar kaygısından başka birtakım arzulardan, isteklerden bağımsız olarak korkmadan, çekinmeden, cesurca, gerçek neyse ortaya çıkarmak ve gerçek budur diyebilme kapasitesi/yetisi/eğilimi. İnsanın doğal aydınlanması, gerçeğe uygun olarak aydınlanması budur. Ve bunu bize doğal ışık sağlar. Bize idelerimizin nesnelerine gerçekten uyup uymadığını yargılama yetisi kazandırıyor doğal ışık. İnsan yargılamadan edemez. Yargılananın doğru olabilmesi için insanın akılla yargılaması gerekir. Kaygılardan bağımsız olarak gerçeğe gerçek olarak bakabilme kapasitesi. Descartes akıl yoluyla aydınlanmaya da doğal aydınlanma diyor. İdelerimizin veya kavramlarımızın formları bizzat nesnelerin kendilerinden kazanılsa da kavramların yaratıcısı biziz. Dolaysız olarak elde ettiğimiz zaman özne basit bir şekilde kendisini nesneye tabi kılıyor. Nesne ile bizdeki idesi arasındaki dolayımı sağlayan, öznenin kendisinin bilinçli bir şekilde dolaysızlığını ortadan kaldıran bizim akıl yetimizdir. Her ide zihnin ürünüdür. Zihin düşünme anlamına geliyor. Düşünme ile de yansısal düşünmeyi kastediliyor. Bizdeki idelerin kaynağı, yaratıcısı bizzat yine biziz. Kendi idemizi zorladığımız zaman bizden kaynaklanan ideler var, dış dünyadan almış olduğumuz ideler var; ama bir de Tanrı idesi var bizde.

Descartes’ın Tanrı idesi teolojik bir Tanrı kavramı değildir. Tanrı kavramı burada Descartes ile birlikte bir değişime uğrar. Bir şeyin var olmasının kesin koşulu bir yer kaplıyor olmasıdır. Bir yer kaplıyor olması ise şu üç boyutluluğu; derinlik, en ve boyu beraberinde getirmesi gerekir. Descartes Tanrı idesine bakmadan önce kendisine tekrar bakar. Kendisini ‘’taş’’[4] ile ilişkilendirir. Tanrı idesi sınırsız olanı temsil eder. Ebedi olanı, değişmez, bağımsız, yani kendi kendini taşımayı temsil eder. “Her şeyi bilen her şeye gücü yeten eylemiyle kendimi ve bütün var olan şeylerin yaratıldığı ve meydana getirildiği bir tözü kastediyorum.”[5] O halde tüm var olanları var eden bir varlıktır veya idedir Tanrı. Tanrı sonsuz, sınırsız, ezeli-ebedi, değişmez ve bağımsızdır. Eğer bende Tanrı idesi var ise ve bende aynı zamanda kendime dair ve başka nesnelere dair sınırlı olan şeylerin idesi varsa ve Tanrı sınırsız ise demek ki sınırlı olan idenin olabilmesi için önceden bende sınırsız/sonsuz olan Tanrı’nın idesinin bulunmuş olması gerekir. İnsan aslında doğuştan sonsuzluk idesini getirir. İnsan sonsuzluk idesiyle doğar. Ve işte oluşturmuş olduğu tüm sonlu ideler bu sonsuzluk idesinin üzerinde oluşur. O halde insanı sonsuzlaştıran Tanrı idesidir. Demek ki Tanrı, tüm var olanları var ediyorsa tümel o zaman tikel idelerden önce var olmalıdır ki tikel ideler var olabilsin. Taş kendisine bakıp “düşünüyorum o halde varım” demiyor. Kendisinde bir sonsuzluk idesinin var olduğunu bilmiyor. Kendisinde kendisine dair olan idenin dışında başka sonlu ideler olduğunu, dış dünyadaki nesnelere tekabül eden ideler olduğunu ve aynı zamanda bütün bu idelerin hepsinin bir taşıyıcısı olan Tanrı dediğimiz sonsuz bir ide olduğunu söyleyebilen yalnızca benim. Eğer ben bunu söyleyebiliyorsam, sonlu olsam da beni var edenin sonsuzluk kavramı olduğunu kavrayan ben olarak şunu ilkesel olarak söyleyebilirim: Ben tüm sonlu idelerimin hepsini birbiriyle ilişkilendirerekten sonunda sonsuz ideye dayandırabilirim. Kendimi de sonsuz ideye dayandırabilirim. O halde ben bir yerde kendimi sonsuz ideye dayandırabiliyorsam kendi sonluluğumda sonsuzluğumu da kavrayabilirim. Descartes’ın bu Tanrı kavramına ontolojik Tanrı kanıtı denir.

Sonluluk özgür olmama halidir. Sonsuzluk bu bakımdan sınırsız olma halidir. O halde bir özgür olma halidir. Descartes Tanrı kavramıyla birlikte bir yerde bizim sonlu varlıklar olarak sonsuzluk idesine ulaşabilen, sonluluk idesini bize verenin sonsuzluk idesini bize verebilecek olduğunu bilen varlıklar olarak aslında düşünme yetimiz, doğruyu yanlışı birbirinden ayırt edebilme kapasitemiz kendimizi sonsuz varlık olarak kavrayabileceğimizi gösterir. Herkes ilkesel olarak doğal ışığa sahiptir. Doğal ışığını kullanabilen insanlar kendi sınırlılıklarında kendilerinde sonsuzluk idesinin olduğunu gösterebilirler. Tanrı özgürlüğü bizim için ontolojik temelse özgürlüğümüzün epistemolojik olanağını bize akıl yetimiz, doğal ışık kapasitemiz kazandırır. Descartes, Tanrı idesinin zihin yoluyla anlama yetimiz dolayısıyla elde edildiğini ve onun, örneğin duyularımız aracılığıyla elde etmiş olduğumuz idelerimizden daha açık ve seçik olarak bilinebileceğini söyler. Zihnimizin veya anlama yetimizin soyutlama gücüyle aslında bir yerde Tanrı kavramına ulaştığını gösterir. Descartes, Tanrı kavramını tasarlayabildiğini ve bunun anlamının ne olduğunu bilirse o zaman Tanrı idesini aslında diğer idelerle kıyasla -örneğin duyular yoluyla gelen idelerle kıyasla- daha açık ve seçik bilebileceğini söyler. Bütün idelerimize temel oluşturan ide Tanrı idesidir. Tüm tikel idelerin geldiği yer orasıdır. İnsan idesinin taşıyıcısı nasıl ki düşünmek ise idelerin taşıyıcısı da Tanrı idesidir. Tanrı tüm tikel ideleri birleştiren, bütünleştiren ve her bir tikel idede aynı zamanda tam olarak bulunan idedir. Tikel ideyi tümel yapan evrensel yapan ide odur. Zihnimizdeki idelerin birliğini sağlayan, onlara temel oluşturan, zihnimizin darmadağın olmasını engelleyen, zihnimizdeki olası bir kaosu engelleyen ide Tanrı idesidir. Onun varlığını, bir Tanrı idesinin varlığını ve onun sonsuzluk niteliğine sahip olduğunu apaçık bilebilirim çünkü apaçık bilmemin nedeni diğer idelerimin hepsinin tikel olmasıdır. Ama ben zihnimi görüyorum. Her bir idem diğer bütün idelerle ilişkilidir. Aksi durumda benim anlama yetim darmadağın olur. Zihnimizin herhangi bir şekilde az çok işleyebilmesi için tüm idelere temel oluşturan bir idenin olması gerekir. Aynı zamanda her bir tikel ideyi mümkün kılan bir niteliğe sahip olması gerekir. Burada aynı zamanda bir ontolojik argüman var. Her bir tikel idenin var olmasının koşulu tümel bir idenin var olmasını gerekli kılıyor. Mekânda var olan her şey düşünsel olarak soyutlayabilirim ama mekânın kendisini soyutlayamam, der Descartes. Yani en, boy ve derinlik. Üç boyutlu bir uzam tasarımı olmadan herhangi bir varlık tasarımı olmaz. O zaman varlıkta var olanların var olmasının koşulu mekânın varlığını şart koşmaktır. Mekân, genel olan bir yerde mekândır. Tüm var olanların bir yerde var olmasının koşulu genel mekânın olmasıdır. Dış dünyada varlıkta, fiziksel dünyada var olanların var olmasının koşulu mekânın varlığıdır. Mekânın varlığını kabul etmeden herhangi bir şeyin varlığını kabul etmemiz mümkün değildir. Zihnimiz bir yerde varlığı yansıtıyorsa ve zihnimiz bir yerde varlığa denk geliyorsa o halde benzer bir biçimde benim zihnimde de mekâna denk gelen bir tümelin olması gerekiyor. O halde Tanrı bir yerde dış dünyada Descartes’ın mekân dediği şeye zihnimde denk gelir. Zihnimde, Tanrının varlığı tüm tikel idelerin varlığının var olmasının koşuludur. Tanrı idesi de sonsuz sınırsız ve belirsiz olan bir tümellik özelliği taşıyan bir idedir ve bu özelliğiyle de tüm tikel ideleri var eder. Aynı zamanda tabi ki onların hepsini kendisi var ettiği için o tümellik özelliğinden dolayı tüm tikel ideleri birbiriyle içkin olarak ilişkilendirir. Yani var olan tikel idelerin üzerinde aşkın bir ide olarak düşünmüyor Descartes Tanrı idesini, her bir ideye içkin olan bir ide olarak tasarlıyor. Anlama yetimde var olan tikel ideleri teker teker soyutladığımda ben aslında orada idesizliğe ulaşmıyorum. Tümelin idesine ulaşıyorum. Tanrı’ya ulaşıyorum. Anlama yetimi soyutladığım zaman Tanrı idesinden daha geriye gitmem mümkün değil. Bunlar anlama yetimizde, insanda ve dünyada temeli oluşturan idelerdir. Tanrı idesinin hem kanıtı hem de işlevi kısaca bunlardır. Doğuştan gelen ideler vardır Descartes’a göre ve bir de anlama, algı yoluyla elde etmiş olduğumuz ideler vardır. Onlar birer tasarımdır ve Descartes gerçek, asıl idelerin onlar olduğunu söyler. Ama bunların birbirleriyle olan ilişkisini, Descartes’ın o bağlamda kurmuş olduğu argüman zincirini takip eden pek fazla kimse olmaz.

Descartes’a kendi mantıksal düzeni ve argümanları bağlamında bakıldığı zaman gerçekten bir anlam ortaya çıkar. Bu anlam son derece rasyonel ve akla uygun gelir. Tanrı kavramının burada mantıksal olarak bizi neye götürdüğünü gördük. Tanrı kavramının, Tanrı idesinin ontolojik işlevini gördük. Hem var olmamız bakımından hem özgür, ahlaklı olmamız bakımından işlevini gördük fakat Tanrı bizi doğrudan özgür ve ahlaklı yapmaz. Doğal ışık yetimiz ile bizim Tanrı’yı, sonsuzluğu, özgürlüğü, ahlaklılığı bizzat kendimizin yaratması gerekir.

Sonuç olarak Descartes modern felsefeyi kuran düşünürdür. Felsefenin konusunu neredeyse baştan yaratmıştır. Kendinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan o tözü ruh-beden olarak ayırmıştır. Tam da insanı ruh ve beden olarak ele alması onun düalist bir felsefesi olduğunun göstergesidir. Şüpheciliği ile zihinlerimizi kamaştıran Descartes, kendi varlığından dahi şüphe etmiştir. Cogito kavramını zihinlerimize işlemiştir. Descartes’ın temel argümanı “Cogito ergo sum (düşünüyorum, o halde varım.)”dan yola çıktığımızda düşünmeyi var olmanın mutlak koşulu olarak ele aldığını pek ala görebiliriz. İnsan özü gereği nasıl bilmek isterse aynı zamanda düşünmelidir de diyebiliriz. Mutlak suretle her şeyden şüphe duyulmalı ancak şüphe duyduğundan şüphe duyulmamalıdır. Modern felsefeyi cogito ile aydınlatıp ışığını saçtıktan sonra Descartes bin kere de yumsa gözlerini, sonsuzluğu biz yine de ancak düşüncelerimizde çiçeklendireceğiz.


[1] Descartes, Metot Üzerine Konuşma, çev. Murat Erşen, Say Yayıncılık, İstanbul, 2016.

[2] Descartes, Meditasyonlar, çev. İsmet Birkan, BilgeSu Yayıncılık, Ankara, 2018, s.35.

[3] Descartes, Meditasyonlar, çev. İsmet Birkan, BilgeSu Yayınları, Ankara, 2018, s.39.

[4] Descartes, Meditasyonlar, BilgeSu Yayınları, Ankara, 2018, s.41.

[5] Descartes, Meditasyonlar, BilgeSu Yayınları, Ankara, 2018, s.45.

KAYNAKÇA:

  • Descartes, Felsefenin İlkeleri, çev. Mesut Akın, Say Yayıncılık, İstanbul, 1983.
  • Descartes, Metot Üzerine Konuşma, çev. Murat Erşen, Say Yayıncılık, İstanbul, 2016.
  • Descartes, Meditasyonlar, çev. İsmet Birkan, BilgeSu Yayıncılık, Ankara,2018, s.35.

Editör: Simge Armutçu

Reklamlar

By HASRET SOLMAZ

2001 yılında İstanbul’un Büyükçekmece ilçesinde dünyaya geldi. İlkokul, ortaokul ve lise eğitimini İstanbul ve Balıkesir’de gördü. 2019 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Felsefe Anabilim dalına yerleşti. Şu an lisans programını sürdürmekte.

Bir Cevap Yazın