Hepimizin, kalplerimizde çözmek istediği eski bir düğümü vardır.

Çoğu insanın elbet bir köyü vardır. Kendinin değilse de bile atalarının köyü olması muhtemel. Benim de çocukluğumda her sene gittiğimiz bir köyümüz vardır. Babam bu yaz sizi köyüme götürecem dediğinde çok mutlu olmuş ve bir o kadarda heyecan yapmıştım. Ne zaman gideceğimizi bilmeden fermuarı bozuk bir sapı kopmuş sırt çantama birkaç parça eşyamı tabiri caizse sıkıştırıvermiştim. Her sabah babama “ bu gün köye gidecek miyiz” diye sormuştum.

Her neyse o gün geldi çattı sonra. Koca koca valizler hazırlandı. Annem herkese kışlık paltolar kalın kazaklar koyuyordu. Ana dedim.

-Ağustosun sıcağında o paltolara, kazaklara ne gerek var. Anam güldü. Neyse babamın babasından kalma bir arabası vardı. Ford Taunus marka, her yanı macunlu eski püskü bir arabaydı ama bizimdi.  Memlekete o zamanlar 26 saatte gidiliyordu uzundu yani yolumuz. Babam besmele çekip bastı marşa ve güle oynaya çıktık yola. Samsuna kadar arada çay kahve ve ihtiyaç molası vere vere yol aldık. Kah babam uyuyor ben kullanıyordum kah ben kestiriyor babam kullanıyordu. Hava kararmıştı Babam da iyice yorulmuştu. Samsunda amcamızın oğlu recep abide kaldık. Yol kenarında karşıladı bizi kazım amca.

Kazım amca büyük babamın büyüttüğü biriydi. Anası ve babası ölünce büyükbabam himayesine almış onu. Büyük babamın kendi çocuklarından başka dört çocuğu daha vardı. Her biri yetim ve öksüzdü. Büyükbabam onları kendi çocuklarından ayırt etmeden büyütmüş bazılarını torunlarıyla bazılarını da onlar gibi öksüz ve yetimlerle evlendirmişti. Ama her biri bizlere öz amcalık yapmışlardı. Kazım abide bunlardan biriydi ve ben kazım amcamı çok severdim. Recep abide kazım amcamın en büyük oğluydu. Hem amcam hem de oğlu recep abi fıkra gibi insanlardı. Sabaha adar güldük eğlendik. Sabah olduğunda helallik alıp tekrar görüşebilmek dileğiyle çıktık yola.

Babam bana verdi arabayı radyoda çalan türkülere eşlik ediyorduk. Babamın radyosu türkü kanalına ayarlıydı ve hiç kimse cesaret edip de o kanalı bozamazdı. Benim de türkülere merakım o yüzdendir. Baba yadigarı yani. Her neyse sonunda sağ sağlim köye ulaştık. Büyük babam bizi pencerede bekliyordu. O koca çınar bir çocuk sevinci edasıyla önümüze çıktı. Her birimize sıkı sıkı sarıldı ve öptü. Hiç değişmemişti büyük babam. Babaannemde öyle yüzünde geçmişin çizgileri yüzünde sevinç sarıp sarmaladı bizi.

– “Ula bok yiyenun uşağu özledum seni da” dedi bana. Babaannem mancar çorbası yapmıştı. Geliyoruz diye de peynirli börek. Ben peynirli böreği çok severim. Koskaca beş gün kaldık köyde. İki gün yaylada kaldık. Anamım o paltoları neden aldığını o zaman anlamıştım. Canım anam, vefakâr anam benim. O beş gün benim için harikaydı. Beş gün sonunda gitme vaktiydi. Valizler arabaya yüklendi. Büyükbabam ve babaannem gözleri yaşlı uğurlamaya çıktılar bizi. Babaannem

– Ula uşağum dedi ha bu kazağu sana örmişidum kışın giyersun dedi. O kazak eskisin sen eskime dedi.

Ne demek istemişti anlam verememiştim. Şimdi anlıyorum. Ben hala o zamanki karaoğlunum Babaannem…

O zaman vicdanım nasılsa hala aynı babaannem. Ne yüreğimdeki sevgi eskidi ne de vicdanım. Mekânın cennet olsun güzel insan. Nurlarda uyu…


                                                                                                                                     Emre Vehbi ALKAN             Şiirbaz                                                                                                                                 

Reklamlar

By şiirbaz -emre vehbi alkan

Önce anamın çığlığı yankılanmış dört duvarda. Sonra kıçıma inen tokatlarla benim çığlığım sarmış dört bir yanı. Annemin yorgun ama gülümseyen yüzünü kıskanmış melekler. Babamın telaşlı yüzünü, yeni bir can sahibi olmanın sevinciyle, canının yani annemin acıyan canının hüznünü, bir yüzünde iki duyguyu nasıl taşıdığını hiç kimse görememiş. Dişlerinin arasında parçalanan dudaklarını sadece annem fark etmiş öperken yüzünü. Bir saniyenin ne kadar da uzun olduğunu sadece babalar, babam bilirmiş ben doğarken. Doğmuşum velhasıl. İlk tokadı ebemden yemişim kıçıma. Sonra babam nakşetti avucunun izini yüzüme. Sonra amcalar. Neymiş efendim, duvarlara yazı yazmamalıymışım. Daha sonraları söküp yüreğimi göğsümden avucuna bıraktığım güzeller tokatladı beni. Hem de ne tokat. Dünya döndükçe ben batıya döndüm. Baktım ki ben büyüdükçe hayat da büyüyor, bıraktım ipin ucunu. İstemem büyük olmanın suçunu. Sonra dediler ki her şeyin bir kuralı var. Evet ama ne yaparsın; büyümek için geç kaldım, hep yüreğimden güç aldım. Kırk yıllık bir tomurcuk gibi asılı kaldım gül dalına. Eğer ben açarsam yapraklarımı, sırasını bekliyor sonbahar, biliyorum gözlerini bana dikmiş. Şişşşşt, aman ha duymasın bizi aramızda kalsın, uyandırmayın kerizi...

Bir Cevap Yazın