“Tarih bilmeyen diplomat, pusuladan anlamayan kaptana benzer. Her iki halde de karaya oturmak tehlikesi yüksektir.”

Cevdet Paşa

Her ne kadar günümüzde “geçmişe mazi” dense ve tarihi örneklerden rahatsızlık duyuluyor olsa da tarih gerçek bir ibret aynası ve tam bir “tecrübe tahtası”dır.
Devlet adamları ne kadar tarih bilirlerse, tarihin kendini tekrarlama riski de bir o kadar azalacaktır.

Memleketimizde meydana gelen darbe kalkışması sonrası; ateş düştüğü yeri yaktı ve yüzlerce vatandaşımız hayatını kaybedip şehitlik mertebesine ulaştı.

Konu ile ilgili kim ne söylerse söylesin, o gün gördüğü ile amel edip sokaklara fırlayan ve darbe karşısında cesur tavırlarıyla canını ortaya koyup hakkın rahmetine kavuşanların hepsi birer şehittir! Canını hakka teslim etmiş tüm şehitlerimize de Allah’tan tekrar rahmet diliyorum…

Yaşanan bu olaylardan sonra suçlanan FETÖ yöneticilerinin yurtdışına kaçması, kaçırılması, tabanda hiçbir şeyden haberi olmayan insanların hapis cezasına çarptırılması, birçok öğretmen, polis, gazeteci, asker, bürokrat, hakim, savcı gibi kişilerin görevden uzaklaştırılması ve sorgulanması daha sonra tutuklanan çoğu kişinin dava açıp açtıkları davaları kazanıp göreve tekrar iade edilmesi, göreve iade edilen insanların açılan davalar yüzünden diken üstünde yaşaması Adalet Bakanlığı’nın ve bakanlık nezdinde çalışan çoğu hâkimin almış olduğu kararın “siyasi karar” olarak anılmasına sebep oldu.

Şimdi ülkemizde yaşanan bu süreci tahlil eden birçok muhalif veya siyasi taraf kişilerin ağzında; “Bu ülkede adalet mi var? Bu ülkede adalet yok!” gibi söylemlerin yazılıp çizilmesine sebep oldu.

Memlekette adalet yok diyen de memlekette adalet var diyen de bizim insanımız…
Bu kararsızlığı bertaraf etmesi gereken makam ise hiç kuşkusuz Adalet Bakanlığı’dır!
Cumhurbaşkanımızın geçen haftalar bahsettiği “Yeni Anayasa” büyük bir yara alan Adalet’in iyileşmesine katkı sağlar mı sağlamaz mı bilemiyoruz.
Ancak “Geç gelen adalet, adalet değildir” diye hepimiz hep bir ağızdan söyleriz…

İşte bu durumlar ile ilgili eskilerin yaşamış olduğu ve adalet duygusunun nerede olduğunu gösteren müthiş bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyorum…

* * *

Evet, padişahın devlet sayıldığı yıllardayız:
Yıl 1393…
Osmanlı tahtında Niğbolu kartalı Yıldırım Bayezid oturuyor…
Sefer dönüşü bir solukluk uğradığı yerde “Ayak Divanı” (Padişahın doğrudan halkın şikayetlerini dinlemesi) kurdurup halkın dertlerini dinlerken, yaşlı bir kadın bağıra bağıra Padişahı azarlamaya başlıyor:
“Padişahım! Yularını gevşek tuttuğun hademelerinden biri, destur dilemeden sütümü içti. Bedelini talep ettiğimde bağırıp çağırdı. İmam efendinin himmeti, ahalinin gayretiyle herifi yakalayıp kadı efendiye götürdüm. Lakin senin kadı, herifin lehine hükmetti. Mağdur oldum. Hakkımı isterim.” diye bağırır…

Hemen davalı hademe aranıp bulunur. Getirilip Padişahın huzuruna çıkarılır.
Padişah ise bizzat sorgular:
– Böyle iken böyle yaptın mı?

Hademe boynu bükük yalvararak:
-Affediniz Hünkârım şeytana uydum…

Suç sabit. Hademe cezalandırılacak ve konu kapanacak. Ama hayır! Padişahın derdi bu işin içinde yatan başka bir işi ortaya çıkarmak…. Acaba şahitli – ispatlı bir suçu kadı neden cezalandırmamış? Yoksa bazı kadıların rüşvet yediği söylentisi doğru mu?
Hademeye sual;
– Kadıya rüşvet vererek mi serbest kaldın?

Genç hademenin boynu bükük, elleri önüne bağlı:

-Şevketlûm, billahi rüşvet vermedim, sadece senin maiyetinde bulunduğumu söyledim. O da kabahatimi bağışladı.

Eyvah ki eyvah!..

Bayezid yıldırım gibi olayın peşine düşmeye başlar!

-Kul hakkını Mevla bile bağışlamazken, kadılar bu salahiyeti nereden alır? Tiz o kadı bulunup huzurumuza getirile!

Baltacılar mahkemeye yollanırken, Bostancıbaşı, Padişah hükmünü alır:

-Adamlarını topla. Ev ev bütün şehri dolaş. Kadılardan ve mahkemelerden şikâyetçi olanları tek tek tespit et. Sonra da gel bana bildir. Bildir ki, bozuk mizaçların kârını itmam idub adaleti tekrar mülkün temeli yapalum.

Hakimlerin bozulması adalet terazisinin bozulması demekti; adalet terazisinin bozulması ise mülkün zevaline delildi. En şiddetli tedbirleri alacak, devr-i saltanatında mülkün zeval bulmasına izin vermeyecekti.

Padişah buyruğunu alan Bostancıbaşı birkaç gün içinde tahkikatını tamamlayıp Padişah huzuruna çıkar. Hazırladığı listeyi sunar. Padişah listelerde mahkemelerden ve kadılardan yana yoğun şikayetler var. Yüreği yanar Padişahın, inleyerek:
“Biz bitmişiz!” der…

Bursa’ya döner dönmez tüm beylere hitaben bir ferman yazdırır:

-Kalenuzde, yahut şeherunuzde, yahut keryenuzde, şer’i şerife mugayir hareket ittiği, rüşvet ile hükmettiği suyu bulmuş kadıların derdest edilerek Beyşeheri’ne gönderilmesi… fermanımızdır.

Vezir-i azam Çandarlı Ali Paşa Padişaha, kadıların suçu sabit olması halinde ne yapacağını sorunca, yüreği hoplatan cevap alır:

-Adaletin bozulması mülkün zevaline işarettir. Mülkümüzün zevalini hazırlayan kadıları bir eve doldurup evi ateşe vereceğiz!

Hüküm korkunç! Başta Çandarlı olmak üzere bütün vezirler telaşta. Ama genç Padişaha o anda itiraz edip söz dinletmeye de imkan yok. Böyle durumlarda Padişaha söz söyleyebilecek tek kişi vardır: Habeşli maskara. O, komik hareketlerle konuyu yumuşatıp Padişahı eğlendirirken bazı doğruları söylemekte ustadır.

Çandarlı Paşa, Habeşliyi bulup derdini anlatır.

“O iş kolay” diyor Habeşli, “şimdi hallederim.”

Yol kıyafetini giyip huzura çıkıyor. Yıldırım Padişah, Habeşli maskarayı yol kıyafetinde karşısında görünce, gülmekten kendini alamıyor.

Sonra da soruyor:

-Bre maskara yolculuk mu var?

-Beli Hünkârım, gitmek için ruhsat dilemeye geldim.

-Nereye?

-Bizans’a.

-Ne yapmaya?

-Bizans’tan Bursa’ya yüz papaz getirmeye gidiyorum, Hünkârım.

Padişahın kaşları kalkıyor:

-“Bre Köle” Müslüman mülkünde papazın işi ne?

-Kadılık edecekler Şevketlûm.

Padişah işin özünü ve özetini anlıyor… Fakat bir yandan da sohbetin ne şekilde gelişeceğini, sonunun nereye varacağını merak ederek tekrar soruyor:

-Ya bizde kadılık edecek âdem yok mudur da papaz getiriyorsun?

-Sayenizde kalmayacak Hünkârım. Kadıları yakacağınıza göre, bari davalarımıza papazlar baksın da ümmetin işi aksamasın. Malum, kadılık ilim işidir: Eh, papazlar da bir nevi alim sayılır.

Hünkâr hükmün ağırlığı altında ezilerek gülmeye çalışıyor.

-Tamam tamam vaz geçtik. Belli ki ifrat etmişiz. Şöyle seni huzurumuza gönderen vezirlerimize müsterih olsunlar. Sadece suçluların cezalandırılmasıyla yetiniyor…

Bu bir derstir. Dersini alan Padişah kurmaylarına danışıp rüşvete çare arıyor. Rüşvet kapısını kapatmak için tarihimizde ilk defa “mahkeme rusumu” adı altında davayı kaybedenlerden alınmak üzere bir ücret konuyor. Hakimlere bu paradan pay verilmeye başlanıyor.

Değil yetişmiş insanların, yerine göre bir kölenin doğrularına bile sahip çıkmak, “Hikmet müminin yitiğidir” diyen bir dine sımsıkı sarılı Osmanlı Devleti’ni altı yüz sene imparatorluk burcunda tutan sırrın belki ta kendisidir… Ve birkaç uyumsuz yüzünden adaletin komple cezalandırılamayacağı, ayrıca devletin her zaman haklı olamayacağı prensibi de adalet anlayışına tipik bir örnektir.

* * *

Aynı Padişah, bir başka zaman kendisi mahkeme huzuruna çıkıyor.

Yer, Başkent Bursa.

Emir Sultan Hazretleri de Bursa Kadısı.

Yıldırım Bayezid şahitlik edecek.

Evvela hüviyet tespiti.

Ardından Bursa Kadısı Emir Sultan’ın gürül gürül sesi:

– Padişahım: Terk-i cemaat bais-i cerh i dugun suyu bulmagilen… sehadetun caiz değildür.

Yani. “Namazlarını cemaatle kılmadığın söylendiği için şahitliğini kabul etmiyorum. Osmanzade Taib’in Hadikat’us-selatin isimli eserine göre: “Hünkâr, saray-ı humayunları pisgahında bir camii şerif bina idub evkati hamsede cemaate müdavemet buyurdular.”

Evet ya: “Padişah, sarayının avlusuna bir cami yaptırdı ve beş vakit namazını burada cemaatle kılmaya başladı.” Ancak ondan sonra şahitliği kabul edilmiş olmalı.

* * *

Ne diyor bazıları: “Geçmişe mazi” diyorlar.

Peki Thucydides ne diyor? “Tarih sürekli bir başlangıçtır.” Kim haklı dersiniz?


Kaynak:
Yavuz Bahadıroğlu

Reklamlar

Bir Cevap Yazın