Barış ÇOKAZ

“Büyük ayna, dildir.”[1]

Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamında kaleme aldığı çalışmalar bizlere büyük ölçüde yardımcı olur. Bu çalışmalardan ilki Tractatus Logico-Philosophicus, yani erken dönem eseri iken diğeri Felsefi Soruşturmalar adlı geç dönem eseridir. Her iki eser de birbirinden farklıdır. Her iki eserde de dil ve dünya ile ilgili benzer sorular vardır fakat verilen cevaplar farklıdır. Dolayısıyla Wittgenstein’ın düşüncelerini açıklarken bu iki eser arasında mekik dokuyacağız.

Dil, düşünceleri ifade eden en önemli araçtır. Bu araç, insanların ya da kişiler arasında iletişimin oluşmasına yol açar. Dilin önemi veya yeri, dilde kullanılan ifadeler ve anlamlar geçmiş tarihten günümüze kadar incelenen bir konu olmuştur. İlk olarak Platon, Kratylos diyaloğunda dil felsefesi üzerine temeller atmıştır. Platon’un öğrencisi Aristoteles ise dil üzerine kaleme aldığı Yorum Üzerine eseriyle öne çıkmıştır. Dolayısıyla Antikçağ dünyasını arkamıza alıp modern dönemde Wittgenstein’ın felsefesinden hareketle dil ve anlam üzerine, biraz daha ileri gidersek dil oyunları üzerine çalışmamızı tamamlamak bize Wittgenstein’ın dil üzerine düşüncelerini anlamamızda yardımcı olacaktır.

Kaleme aldığım bu makalede amaçlanan filozofun ve şairin gözünde dilde anlam ve dil oyunlarının ne’liğidir. “Nedir, dil oyunları?”, “Dilde anlam aranmalı mıdır?”, “Şair dilde anlam arar mı?”, “Filozofun[2] bakış açısında dil ve anlam nasıl yer eder?” bu ve benzeri soruları karşımızdaki aynaya bakıp cevaplamak yerinde olur. Dünya, mantıksal mekânda gerçekten olanlardır. Başka bir deyişle dünya mantıksal uzamda gerçekten var olanlardan ibarettir. Dolayısıyla bu dünya bir aynadır ve her gelen baktı geçti… Şimdi bu sisli, boğuk ve puslu aynanın önünde düşüncelerimizi ifade etme vaktidir…

Filozofun Gözünde Dil ve Anlam

Wittgenstein’ın yıllar önce sorduğu soruyu tekrar sormam yerinde olur. Nedir felsefenin sorunları? İşte bu noktada Wittgenstein, felsefenin sorunlarının dilin sorunları olduğunu vurgular. Eğer felsefenin sorunları dilin sorunlarıysa ve bunun kaynağı da dünyanın oluş tarzından kaynaklı ise demek ki dilin sorunlarını çözmek bizi dünyanın sorunlarını çözmeye götürür.

20. yüzyıl felsefesi düşünürü Wittgenstein, “Dil nedir?” sorusuna iki şekilde cevap verir: Birincisi, ad olarak dil; ikincisi ise felsefi obje olarak dil. Ad olarak dil, belirli bir amaca hizmet eden bir kurum değildir, aksine kolektif bir addır.[3] Wittgenstein’a göre bir dili düşünmek, lengüistik partnerlerimizin hayatına bağlı bir etkinlik biçimidir.[4] Ona göre, kelimeler dünyayı tasavvur etmeye yaramaz fakat bir amaçla dili konuşanların eylemlerini düzenler. Bir dili konuşmak, sembolleri belirli kurallara ve kesin bir amaca göre kullanmaktan ibarettir. Dolayısıyla Wittgenstein, dille belirli bir amacın aracı olarak değil, bir fenomen olarak ilgilenir. Yani, nasıl ki Kant bilenen ile bilinmeyen arasında epistemolojik ayrım çiziyorsa Wittgenstein da dünya hakkında söylenebilecek ve söylenemeyecek arasında ayrım çiziyor.

Tractatus’ta dünyanın en temel öğesi olan nesnenin karşısında dilin temel öğesi olarak ad çıkıyor. Bu ad, nesneyi imler. Wittgenstein’ın deyişi ile; nesne onun imlemidir. Vurgulanmak istenen şey şudur: İsim, bir nesnenin anlamıdır. Nesne ise ismin anlamıdır. Yani, Wittgenstein şunu demek ister: İsimler temel önermeler halinde bulunurlar ve mevcut konumdaki nesnelere tekabül ederler. Aslında açık ve nettir ki burada Kantçı bir çizgi vardır. Kant’ın kriteri fenomen alanındaki yargılar geçerlidir çünkü duyulara dayanır. Yani, duyusal olan ile duyusal olmayan arasında olan bir kriterdir. Wittgenstein’ın söylenebilir ve söylenemez olan arasındaki kriter ise bir önerme son parçasına kadar analiz edildiğinde -ki en son parçaya indiğimizde isimleri buluruz- eğer o isim dış dünyadaki bir gerçekliğe tekabül ediyorsa o önerme söylenebilir bir önermedir. Eğer o önerme tekabül etmiyorsa söylenemezdir. Yani, en küçük yapı taşının olguya işaret etmesi gerekir. Eğer işaret ediyorsa o önerme doğrudur, eğer işaret etmiyorsa o önerme yanlıştır.

Wittgenstein’ın düşünce üzerine fikrine baktığımızda şöyle yazar Tractatus’ta: “Olguların (Alm. Tatsachen), mantıksal tasarımı düşüncedir. (3.)”[5] Yani, dünyada gerçekten olan şeylerin mantıksal tasarımı (Alm. Gedanke) düşüncedir. Mantıksal denilen şey, dünyanın kendisinin iç dünyasından kazanılan mantıktır. Gerçekten olan şeyler arasında bir ilişki, düzen vardır. Bu düzen de dünyanın içindedir. İşte anlam-a bu önermeler ile ulaşıyoruz… İnsanın bilinci, düşünmesi rastgele bir şey değildir aksine bizler bilinç ile dünyayı tasarımlıyoruz. Sonraki önermesinde de bunu açıklar bize: “Gerçek düşüncelerin toplamı, dünyanın bir tasarımıdır.(3.01)” Dünyaya ilişkin bütün düşünce, bilinç veya dünyamız aslında dünyanın tasarımıyla ilgilidir. Dünyanın mümkün olduğu düşünsel dünya söz konusudur. Dil, dünya ve düşünce ilişkisi söz konusudur. Wittgenstein’ın bir başka önermesinde bu durum şöyle aktarılır: “-Mantıkla çelişen- bir şeyi dilde ortaya koymak yapılamayacak bir şeydir. Tıpkı, geometride uzam yasalarıyla çelişen bir şekli koordinatlarıyla ortaya koymak ya da var olmayan bir noktanın koordinatlarını vermek gibi. (3.032)”[6] Dolayısıyla mantıklı olan ancak düşünülebilir. Bunun aksini yapmak mümkün değildir. Düşüncenin düşünce olması için mantık kıstasını yerine getirmesi gerekir. Wittgenstein’ın bir diğer önermesi ise düşünceyi dile getiren şeyin tümce olduğudur ve hatta buna tümce imi, der. (3.12)  İmler, tümcelerin yapı taşlarıdır ona göre. Tümce ise, onun kendisinin dünya ile kurmuş olduğu izdüşümsel ilişkisinin imidir. Burada düşünme, imler dolayısıyla ifade ediliyor. Yani cümle, dünya ile bir yerde yansıtım ilişkisi içine giriyor. Buradaki tümce imi dünyanın betimlenmesidir. Düşünceleri ifade etmemize yarayan imler tümce imleridir.

Wittgenstein, tümcelerin belli bir düzeni olduğunu şöyle ifade eder: “Tümce, bir sözcük karışımı değildir.(3.141)”[7] Yani tümcenin belirli bir sırası, bağlamları ya da başka bir deyişle eklemleri vardır. Aynı müzikte bulunan notalar gibi… En nihayetinde tümce eklemlidir. Bir tümcenin yüklemi, öznesi, nesnesi sırasıyla dizilmiştir. Bu noktada Felsefi Soruşturmalar’ın ilk önermesine işaret etmek mümkündür. Orada, “Dildeki sözcükler, nesneleri adlandırır. Tümceler böyle adlandırılışların bağlamlarıdır. Her sözcüğün bir karşılığı vardır.(1)”[8]   Tractatus’a geri döndüğümüzde Wittgenstein 3.142 numaralı önermede adlar grubunun bir anlam oluşturmadığını vurgulayarak nominalizm eleştirişi yapar. Bizzat hakikatin kendisinden kopmuş olan kavramsal düşünme ifade etmez. Sadece olgular bir şeyler ifade edebilir. Dünyadaki olgular mantığa ve oradan dile, düşünceye yansıyor. Bunu adlar sınıfı yapamaz, diyor Wittgenstein.

Biraz daha Wittgenstein felsefesinin derinliğine indiğimizde şu önerme ile karşılaşırız: “Tümce-iminin bir olgu olduğu, yazının ya da basımın alışılmış dile getiriliş biçimince örülüdür. / Çünkü örneğin basılı tümcede, tümce-imi sözcükten özünde bir farkı yokmuş gibi gözükür.”[9] Burada Wittgenstein, bizlere bir şey söylemeye çalışıyor. Bizim, tümceyi formüle etme tarzımız, basılı hale getirme tarzımız, tümcenin dünya ile ilişkisini görünmez kılar. Wittgenstein, tümceyi okuyunca bunun arka planında bir dünyanın imlendiğini, planlandığını doğrudan göstermez. Dahası “Örtünme ya da görünmez olma durumunu nasıl aşabiliriz?” gibi bir soru sorabiliriz. Her zaman için bir sözcüğü okuduğumuzda bizim onun arka planında yatan dünyayı düşünmek gerekiyor. Burada bir tümceyi okuduğumuzda onu hakikatle ilişkilendiren tavra bakmamız gerekir. Orada yazı yazmadan kaynaklanan “Verschleierung” yani örtük olanı da düşünmek gerekiyor. “Verschleierung”, yani olumsuz anlamda örtme bağlamında bakmak gerekir.  Felsefi Soruşturmalar’ın ilk önermesinde Wittgenstein basit dile ilişkin açıklamada bulunur.  Çünkü bugün anlam çokluğundan, anlam kaymalarından dolayı, o sözcüklerin, tümcelerin tarihine bakmak gerektiğini ifade eder.

Yine Tractatus’un kısa ama bir o kadar anlamlı düşüncelerle dolu sayfalarına döndüğümüzde Wittgenstein’ın başka bir önermesinde yalın imin olanaklılığına geliyoruz. Wittgenstein şöyle der: “Yalın imin olanaklılığını talep etmek, (Alm. Die Forderung) anlamın belirliliğini istemektir.(3.23)”[10] Dünyanın en temel yapı taşı nesnedir. Yani maddi dünyada ontolojik düzlemdeki en temel yapı taşı nesnedir. Nesneyi isim temsil ediyor. Yalın imin olanaklılığını talep etmek, anlamın belirliliğini istemektir diyor Wittgenstein çünkü bu yalın imin ne olduğunu açıklamak anlamına gelir. Dünyaya anlamı insan verir. Fakat dünyayı edinerek, dünyayı bilerek dışarıya anlam yüklüyoruz. Dünyanın bilgisini edindikten sonra onun ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bilgisini edinmeden ona anlam veremeyeceğiz için ona veremeyeceğimiz tüm cümleler karanlık, sisli, bulanık ve açıklanmamış olur.

Tümcenin en küçük yapı taşına bakmak makalenin bütünlüğü açısından yararlı olacaktır. Wittgenstein’a göre, tümcenin mantıksal mekânının en küçük birimi addır ve nesneye denk gelir. Dünyanın yapısı kendisini dünyaya mantık dolayısıyla yansıtır. Dünyada nesnelerin birbiri ile ilişkilenmesinin düzeni vardır ve mantığa dökülür. Mantık dünyayı dolayımlayıp, dile aktarandır. Bundan dolayı tümcelerimizde anlam ve ilişkiler mevcuttur.

Wittgenstein ve Dil Oyunları

Bir dili anlamak için neler yapılmalıdır? Wittgenstein’a göre bir dili anlamak istiyorsak o dili kullanan dil topluluğunun üyelerinin o dili nasıl kullandığına bakmamız gerekiyor. Dolayısıyla günlük iletişimde ortaya çıkan tüm ifadeleri ve tüm ifade çeşitliliğini incelemek gerekir. Zira Felsefi Soruşturmalar eserinin ilk başında açık ve basit dil oyunları analizinin dilin düzenlenmesine dair bir hazırlık değil, daha ziyade kıyaslama nesneleri ile ilgili bir hazırlık olduğunu iddia eder. Böylece Wittgenstein, ideal ya da düzenlenmiş dil ortaya koymak yerine dilin fenomenel zenginliğini ve çeşitliliğini ortaya koymaya çalışır.Yani soyut, idealist bir dil teorisi ortaya koymaz. Bunun yerine dilin günlük kullanımdaki çeşitliliğini, zenginliğini ortaya çıkarmaya çalışır. İşte “dil oyunları” kavramı bu çeşitliliği ifade etmek için kullandığı kavramdır. Wittgenstein, ideal bir dil teorisinin dil oyunlarının çeşitliliğini soyut bir evrenselliğe kurban ettiğini iddia eder.

Söz konusu olan bu “dil oyunu” kavramı ile Wittgenstein, dil ve oyun arasında bir paralellik kurar. Şunu söyler: “Tıpkı oyun gibi dil de hareketli ve dinamik bir şeydir. Ve nasıl oyun tek başınıza değil başka arkadaşlarınızla ortaklaşa yapılan bir şey ise, aynı şekilde dil de kolektiftir.” Yani dil oyunu, dilin katılımcılarını gerektirir. Nasıl ki bir oyunun kuralları varsa ve bu oyun kurallara göre belirleniyorsa ve bu kurallarla uzlaşım vasıtasıyla ortaya çıktıysa dil oyunlarının da kuralları vardır ve bu kurallar uzlaşımsaldır. Wittgenstein’ın son döneminde açık ve net bir şekilde Saussure etkisini görmekteyiz. Söz konusu olan “dil oyunu” kavramında Saussure’nün izi vardır. Dil oyunları diye adlandırdığı şeyi Felsefi Soruşturmalar’ın 71. önermesinde şöyle ifade eder: “-Oyun- kavramının kenarları bulanık bir kavram olduğu söylenebilir. Oyunun ne olduğunu örnekler vererek açıklarız ve bunların belirli anlamda anlaşılmasını isteriz… Örnekleme burada dolaylı bir açıklama aracı değildir. Çünkü yanlış anlaşılma her genel açıklama için söz konusu olabilir. Oyunu böyle oynarız işte. ‘Oyun’ sözcüğüyle dil-oyununu kastediyorum.(71)”[11]

Wittgenstein, ikinci eserinin çoğu önermesinde dil oyunları denilen bu ilkesel fenomenin tasvirine hasredilmiştir.[12] Wittgenstein’a göre, gerçekte tek mümkün felsefe bu dil oyunlarına hiçbir şey katmayan felsefedir: “Felsefe dilin gerçek kullanımına hiçbir şekilde el sürmemelidir, yani sonuçta sadece betimleyebilir kullanımı. (124)” O halde felsefe gündelik dilimiz seviyesinde kalmalıdır.

Şairin Gözünde Dil ve Anlam

Wittgenstein, “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler. (5.6)” der. Bu sınırların içinde sadece şairin ruhu değil, şiirin tüm anlam etkisi, dilsel çerçevesi korunur çünkü dünyanın her yerinde şiir, ortak bir dil-anlam havuzundan beslenir. Şiirlerin temalarının insan ruhunun derinliğinde aşağı yukarı aynı zenginlikte buluşması, şairlerin yalnızca dillerini değil, ruhlarını da birbirine bağlar.

Şair kalbine düşen mısraları kaldırırken kimi zaman anlam aramaz. Her şairin kendine özel poetikası vardır. Örneğin İlhan Berk’in kaleme aldığı Poetika eserine bakalım: “Dil, anlatma aracı olduğu kadar hiçbir şey de anlatmayabilir. Şöyle de söyleyebiliriz bunu: Anlamın olmadığı yerde de işlevini sürdürür. Şiirde bu daha belirgindir. Özneyi dışlar, başına buyruk sürdürür edimini.”[13] Dolayısıyla Wittgenstein’ın yukarıda sözünü ettiğim tümcenin eklemli olması şiirde farklı bir boyut kazanır.

Şiirin yapısı ve anlamı gökyüzü gibidir. Kimi zaman gökyüzünde parlayan güneş gibi parlak ve açıktır dizeler. Kimi zamansa kapalıdır, şimşekler çakar ve düşer şiire yağmurlar. Şiir kendini belli etmez başka bir deyişle anlam aramaz. Bazı şiirler en baştan belirsizliği merkez edinirler ve oradan bakarlar, bulanık aynalar arkasından. Yapıları gereği açıklık yerine kapalılığı seçmişlerdir. Kapalı bir tutku içinde ya da Prometheus gibi zincire vurulmuşçasına kalırlar. Örneğin, Neruda’nın şu dizelerine bakalım: “…o zamandan beri biliyorum yokum ben / kumda bir solucanım yalnızca…[14] Burada bir kapalılık söz konusudur. Şairimiz düşüncelerini parlak bir şekilde söylemek yerine daha estetik bir anlamda vurgular. Diyalektiği dizeleri arasına işler.

Şair, sözcükleri benzetmelerle, imgeyle çoğaltarak sözcüklere estetik bir tat da katar. Yine bir örnek verecek olursak Cemal Süreya şöyle yazar: “Gözlerin sonsuz uzun sonsuz çekikti / Baksan uçtan uca Çin Seddi’ni görebilirdin…[15] Süreya sevdiği kadının gözlerine mecaz ekleyerek “göz” kavramını zenginleştirir. Dolayısıyla şairler, ruh evrenlerinde, dillerinde gezdirdikleri sözcüklerin kendilerinde uzun yaşayacaklarını bilirler. Sözcüklerin şiirde yaşam bulmasında bu aranır. Dili geliştirdiklerinin dolayısıyla da toplumu dönüştürdüklerinin farkındadır şairler.

Wittgenstein’ın Tractatus eserinde şu önerme ile karşılaşırız: “Tasarımın ortaya koyduğu anlamdır. (2.221)” Dünyaya, anlamın bizim tarafımızdan yapıldığını düşünür Wittgenstein. Anlam, dünyaya verilir. Dünyanın kendisi olduğu için vardır. Dünyanın kendisinde anlam yoktur. Anlam veren ya tasarımdır ya da tasarımı yapandır. Burada derinlerde poetika ve epistemoloji vardır. Şiir yazarken dünyaya anlam kazandırıyoruz.

Sonuç olarak şairin gözünde dil ve anlam belirli noktalarda filozoftan ayrılır. Dil, aynasıdır şairin. Wittgenstein ise şairden farklı olarak dil felsefesinin ikinci döneminde bir tür sosyal ontoloji ortaya koyuyor. Felsefi Soruşturmalar isimli eserindeki yönteminin bir antropolojik yöntem olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Tractatus’taki katı analitik görüş terk edilerek dil, bir yaşam biçimi olarak ele alınıyor.

Ayrıca insan varlığının en ayırt edici niteliği olarak sürdürülüyor. Wittgenstein’ın ilk dönemi yani Tractatus’da formalist, soyut bir anlam görüşü ve transandantal bir metafizik var iken, ikinci veya geç döneminde yani Felsefi Soruşturmalar’da merkezegeçen pragmatik ve kelimelerin aktüel kullanımı olmaktadır. Kelimelerin dil oyunu içinde gömülü olduğunu göstermeye çalışıyor.

Dil oyunlarında ortaya çıkan sözler yaşamda ortaya çıkan pek çok eylem için kurucudur. Bütün bu linguistik eylemlere Wittgenstein, dil oyunu der. Dolayısıyla bir dili konuşmak bir eylemin parçası olmak anlamına geliyor. Dil bir eylem için destekçi veya eyleme sonradan eklenen bir şey değil tersine eylemi kuran bir şey haline geliyor. Bu noktada bir yazarın sözü kulağımızda çınlıyor: “Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor…”[16]


[1] Oruç Aruoba, Tractatus Logico-Philosophicus: Çevirenin Notları (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.188

[2] L. Wittgenstein

[3] Zeki Özcan, Dil Felsefesi III, Sentez Yayınları, Bursa, 2018, s.61

[4] L. Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar (Çev:  Haluk Barışcan), Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s.32

[5] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.26

[6] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.28

[7] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.31

[8] L. Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar (Çev:  Haluk Barışcan), Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s.23

[9] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.31

[10] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.33

[11] L. Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar (Çev:  Haluk Barışcan), Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s.54

[12] Pierre Hadot, Wittgenstein ve Dilin Sınırları, (Çev. Murat Erşen), Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2015, s.80

[13] İlhan Berk, Poetika, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019, s.11

[14] P. Neruda, Kuşlar Sanatı, (Çev. Alova), Can Yayınları, 2019, s.61

[15] Cemal Süreya, Sevda Sözleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015, s.149

[16] Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016, s.101

KAYNAKÇA

  • Cemal Süreya, Sevda Sözleri
  • İlhan Berk, Poetika
  • L. Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar
  • L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus
  • Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar
  • P. Neruda, Kuşlar Sanatı
  • Pierre Hadot, Wittgenstein ve Dilin Sınırları
  • Zeki Özcan, Dil Felsefesi III

Editör: Simge ARMUTÇU

By baris01cokaz

Yazar- Şair 1998 yılında Adana'da doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Adana'da okudu. 2017 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi, Felsefe Bölümünü kazandı. Çoğu dergide felsefi ve edebi makaleleri yayınlamıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Fakültesi öğrencilerinin düzenlediği "Âşık Veysel Şiir ve Öykü Yarışması"nda, şiir dalında 3.'lük elde etmiştir. 2020 yılının Kasım ayında "MASAL" isimli şiir kitabı yayınlanmıştır. İlham geldikçe, devrilen devrik cümleleri kaldırmaya devam etmektedir...

Bir Cevap Yazın