Geçen gün Cluphouse’da benden üç yaş büyük Özgür kardeşimle biraz gevezelik ettik. Kendisi öyle yazıp çizemez ama iyi bir okurdur. Özellikle edebiyat alanında yeni çıkan eserleri, eserlerin sahiplerini hem tanır hem de takip eder. Hatta yeni kalemşörlerden birkaç isim söyleyip sonra güzel bir dille de savundu. -ben kimseyi yermemiştim, konuşası gelmişti- Sonra laf dönüp dolaştı nedense Cahit Sıtkı Tarancı’ya geldi. Özgür abi: “Kim okuyor Yuşa bugün Cahit Sıtkı’yı?” diye sitem dolu bir söz söyledi…

Daha sonra da; “o şiirler”in eskidiğini filan söyledi…

İşte bu sözüne benim de canım sıkıldı. Öyle çok belli etmemeye çalışsam da “Okuma aşkımızı tetikleyen, benim gibilerin kalemi sevmesini sağlayan şairlerden biri değil mi Cahit Sıtkı” diye sordum. Tuhaf bir ses tonuyla böyle dalga geçer gibi yanıtladı, geç git işte der gibi… Bir şey de diyemedim, sonra kızdım ve uygulamadan çıktım. Kendimi dinlemeye başladım ve bendeki Cahit Sıtkı’yı hayal edip onunla yaşamaya koyuldum.

Bu ismi ilk kez lise yıllarımda öğretmenimiz Sultan Hoca’nın sınıfta Cahit Sıtkı’nın babasına yazdığı bir mektubunu okurken duymuştum. Mektupta şairliğin meslekten sayılamayacağına, oğlunun şairliğine kaygılı babaya; oğul, içindeki sesi ve derin arzuyu durduramadığını, şiir yazmadan yaşayamayacağını söylüyordu.

Bu yalın sözlerden çok etkilenmiştim. Hatta hayallere kapılmıştım, ülkü edinmiştim: Günün birinde ben de mutlaka şiirler yazacak belki de şair olacaktım. İçimdeki sesi durduramadığım için nesirler, şiirler yazıp edebiyat alanında karalamalar yapacaktım…

Sonra, o muhteşem, “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder” dizesiyle karşılaşmış olacağım ben de çoğu kişi gibi… Cahit Sıtkı hayatıma, tıpkı şiirleri gibi, durgun, sessiz, usul usul girmişti. Gün eksilmedikçe hiçbir şeyden yakınmayan bu şiirde daima hazin bir yalnızlık hissedilir…

Aslında, bohem olmak isteyen bir kişinin şiiri. Ne var ki, aylaklığı, Anadolu Ajansı çevirmenliğinden Toprak Mahsulleri Ofisi çalışanlığına, bir dizi, takım elbiseli, kravatlı, hatta belki de siyah kolluklu iş silindir gibi ezip geçer… Baudelaire hayranlığı, yaşamdan şiire, kalabalık noktalar, noktalı virgüller, virgüller, ünlemler ordusuyla git git çöküntüye uğrar. Belki birçoğumuzda olduğu gibi…

Yine de şaşırtıcı bir analiz söz konusudur: Bohem gezenin düşünce, isyan ve duyguda bilenmişliğine, bireyin kıstırılmışlığı, o soğuk ve resmi toplumun bir örnek insanları karışıverir. Şiir, hülyasında isyankâr, yaşayışında -istenildiği, buyrulduğu biçimde- derli toplu bir çaresizin sözleriyle örülmeye namzettir artık.

Bütün bir hayata daha 1936’da şu acı dizeyle yaklaşılmıştır: “Alıştığımız bir şeydi yaşamak.” Bence alabildiğine etkileyici bir dize. Yaşamak istediklerim, düşlediklerim yerine yaşamak zorunda kaldıklarımla yüz yüze geldikçe, Cahit Sıtkı’nın dizesini yineleyip dururum bugün de…

Ben de öyle yaşadım Ömrümde Sükût şairini. Ziya Osman Saba’ya yazılmış, bütün bir poetikayı dile getiren Ziya’ya Mektuplar’ı fırsat buldukça karıştırdım ve asıl Cahit Sıtkı’yı bu güzel eserde buldum diyebilirim… Ah bu arada eser diyorum; çünkü zaman içinde yazılmış mektuplar bunlar ve Cahit Sıtkı’nın otobiyografik romanı gibi de okunabilir ki sanıyorum ben hep bu gözle okudum..

Mektuplar, hele Ziya Osman Saba’nın baştaki “Cahit’le Günlerimiz” yazısı, Tarancı’nın bir türlü gönlünce yazamadığı o, aylak gezen, aylak düşünen, özgürlüğünü bir mücadele gibi değil, doğrudan doğruya var olmanın temel sebebi sayan “Flaneur” türküsünü açıkça ifade ediyor. Kıstırılmışlığın pençesinde hazin bir türkü.

Bu türküye, tek tek dizelerde rastlamak da olası. Sürgit iç huzursuzluğu, sürgit ölüm ve -Ziya Osman’ınkinden o kadar farklı- ölüm özlemi. Dizeler söylüyor: Biten günün sonunda hem bayram, şenlik başlar, hem yalnızlık. “Yolculuk sanırsın / Issız deniz gibi.”

Sonsuz gitmek isteği: “Robenson, halden bilir Robenson, / Adan hâlâ batmadıysa eğer, / Alıp götürsen beni oraya, / Deniz yolu kapanmadan evvel!”

Öyle ya gitmek istiyordu Cahit Sıtkı, diyebilirdim arkadaşıma. Ünlem işaretlerinden, üç noktalardan kaçıp kurtulmak, ıssız adada, ıssız denizde. Ama hep vazgeçirtiliyordu bohem yaşamaktan… Hakkı verilememiş özgürlük gırtlağı sıkılan bir insanın çektiği nefessizliğe dönüştürüyordu onu. Bir köşeye çekilip kabullenmek kalmış geriye, uslu uslu, tıpkı hepimiz gibi…

En sevdiğim dizesini not almışım ta liseli yıllarımda: “Aşk, dostluk!.. Hepsi dökülür yapraklar!”

Bir mektubunda diyor ki: “Valery’nin bahsettiği o gülüşler, o bakışlar, o hançerede kalan çığlıklar…”

Valla kim ne derse desin ben hiçbir zaman Cahit Sıtkı şiirinin göçüp gittiğine inanmadım. Öyle söyleyenleri de yıllardır dinlemişimdir. Sonra kopuk kopuk dizeler, ince bir şiir, insanın öncesiz sonrasız duyuşlarıyla örülü… Hayatında şiire açılamamış kişilere okuyun Cahit Sıtkı’yı, şiiri sevmediklerini iddia edenlere okuyun, etkilendiklerini illa ki sizlerde göreceksiniz. Bu azımsanacak başarı değildir diye düşünüyorum…

Toplumdaki kıstırılmışlık, bireyin kıstırılmışlığı, bir de böyle bakın mevzuya ne olur. Ve hiç kuşkusuz Cahit Sıtkı bugün de böyle okunacak, yarın da okunacaktır…

Bilmiyorum derdimi anlatabiliyor muyum acaba?Cahit Sıtkı bugün de yarın da okunacaktır

Reklamlar

Bir Cevap Yazın