İlkokul çağlarımızda sevdirilmişti bu yurt bize… Hem de siyah önlüklü, beyaz yakalı, kafalarımız üç numara asker traşlı, tüm okul öğrencilerinin ip gibi dizilip hep bir ağızdan gür bir sesle: “Yurdumu özümden çok sevmektir” diye…

Öğretmenimiz sesi gür bir öğrenciyi yüksek bir yere çıkartır, ona “başla” diye komut verir vermez avazımız çıktığı kadar bağırırdık yurdumuzu ne kadar çok sevdiğimizi… O yıllar 1990’lı yıllardı. Gaziantep / Nizip; Namık Kemal İlkokulu…

Evimiz Hafızpaşa mahallesindeydi. Çocuk çağlarımızda çok gezemezdik. Bize göre yurtta, vatanda, toprakta Urfa Birecik Nizip Gaziantep arasıydı. Köylerimiz yeşildi. Herkesin bağı, bahçesi, fıstığı vardı. Buraları saymazsam, yurdumuz hakkında pek bir bilgi sahibi değil idim. İşte bütün yurtta gördüklerim bu iki şehir arasındaki yerlerdi.

Bir yurdu tanımak… Önce tanımak ve sonra deli gibi sevmek…

Bir yurdu tanımak, coğrafyanın edebiyatla kaynaşması anlamına gelmez mi sizce de?

Ortaokul yıllarımda Adana’ya geldik. O zamanlar müfredatımızda okutulan ders kitaplarını hiç unutmuyorum: Yüce Dağlarımız, engin ovalarımız, gür akarsularımız, dipsiz göller ve üç tarafımızı çevirmiş mavi denizlerimiz, köylerimiz, kasabalarımız, kentlerimiz, tarım bölgelerimiz, sanayi bölgelerimiz, edebiyatın söylemiyle değil, kuru, dahası, çoğu kez kötü, neredeyse bozuk bir Türkçeyle dile getirilmek isteniyordu.

Zaten ders kitapları hiçbir dönemde Türkçe açısından “denetlenmemiş”; yalınkat siyasi tercihlerin buyrultuları doğrultusunda teşrih masasına yatırılmıştı. Ama ne teşrih! Milli derseniz muhafazakar, ulusal derseniz ilerici. Milli, Demirel’in; ulusal, Karaoğlan Ecevit’in, yani CHP’nin. Muhafazakârlık da tırnak içinde, ilericilik de. İşin aslına şimdi bakınca o dönemde bu dönem de bu ülkede neredeyse tüm sözcükler siyasetin birer tutsağı…

Hangi yıllardaydı, kapağında “Millî Coğrafya”, “Milli Tarih” yazılı ders kitapları? Türk Milli Eğitim Sistemi’nde “militarizm”in ayak sesleri duyuluyor diye ortalık velveleye verilmişti… İşte bu milli coğrafya kitabında Refik Halid’den bahsedildiğini hiç görmedim. Reşat Nuri’nin Anadolu’su, Falih Rıfkı’nınki de yoktu. Gündeş yazarlar, her zaman olduğunca, yok sayılmıştı.

Refik Halid doğayı yazmıştır. Meyvelerin, bitkilerin, çiçeklerin bir listesini de çıkarmıştır. Armut, şeftali, bir sepet kiraz tatlandırır onun yazılarını. Cevizliklerden geçip gider, iğdeler görür. Anlattığı, vurulduğu Anadolu’nun, o bitki örtüsünün yerinde şimdi yeller esiyor bugün… Liste, 2000’ler Türkiyesinin doğal çevresiyle karşılaştırılsa, yurdu gerçekten koruyup korumadığımız, yurtta yaşamın sürekliliğini gerçekten dileyip dilemediğimiz kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Falih Rıfkı’nın gezi yazılarında, bu yurdu tanımak, gezmek hususunda dili kışkırtıcı kullanmıştır. Bu öyle bir anlatım tarzıdır ki yarın sabah hemen bir motosikletle, arabayla, atla, eşekle yola çıkmak istersiniz…

Reşat Nuri’nin, romanı olan “Anadolu Notları”nda törel değerlerin, toplumsal yaşama biçimlerinin zengin ayrıntılı bir tasviri yapılır. Evler, sokaklar, kırlar, bozkırlar, akşamlar; bütün bu sahneler hiçbir coğrafya kitabının anlatamayacağı kadar Anadolu’yu resmetmişti bir zamanlar.

“Millî Coğrafya”lar ise ne dünkü ne bugünkü toplumsal coğrafyamızdan söz açıyordu…

Yeşilırmak’ın suyu şimdi de gökçe mi, yoksa çamur sarısı mı akıyor, belki kimsenin umuru değil suyun akıp akmadığı…

Hal böyle olunca şairler de memleket şiiri yazmak isteğini yitirdi. Unutulmuş Halide Nusret, Yurdumun Dört Bucağı diyordu. Halide Nusret deprem sonrası, 1939’da “Vah, Erzincan!” diyordu:

“Kazankaya’dan güneş şehre bakmasın gayri,
Ay beyaz fenerini gökte yakmasın gayri,
Göğsünde coşkun Fırat gülüp akmasın gayri,
Ah, güzel Erzincan’ım! Vah, dertli Erzincan’ım!”

Erzincan’ı gördüğümde bu kitabı okumuş olsaydım belki Kazankaya’yı gider etraflıca görürdüm. Coğrafya kitapları Fırat’ın oradan da aktığını Halide Nusret’in dizesi kadar öğretmedi bana desem inanır mısınız?

Zaten gezgin bir ruha sahiptim. Bugün Kazankaya’nın adı bile değişmiş olabilir. Kim bilir değiştiyse adı ya Evrenkaya’ya, Demirelkaya’ya, Özalkaya’ya olarak değişmiş olabilir.

Yine Halide Nusret’ten devam edeceğim. İşte, “Urfa Geceleri”, Urfa’da yaz geceleri kemanlar inlermiş, neyler dua edermiş.
“Güzeldi bir masal kadar
Urfa’da yaz geceleri,
Urfa’da saz
Geceleri.
O gecelere hasretim var,
Hasretim var!”
Okuduktan sonra, yaşamışçasına, siz de aynı hasreti duyuyor olmalısınız…

Ne dün ne bugün, Cahit Külebi’nin Tokat’ı, Niksar’ı, Sivas’ı genç kuşağın karşısına çıkartıldı. Tokat’ı gezmeye gittiğimde Külebi’nin şiirlerini, Tokat’ı hissedişlerini ezberleyip o havayı içimde yoğuştura yoğuştura gezmek ve görmek isterdim.

Cahit Külebi, “Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!” diyor.

Cahit Külebi, “İşte Doğu bu. Bit, deprem ve acı” diyor.

Bir ikilem mi? Tam tersine, gerçekliklerden ürkmeyen yurt sevgisi, yurdu kucaklayış mı?

Yurdu betimlemiş ressamlarımızın yapıtları kim bilir nerelerde, hangi banka koleksiyonlarında, müzelerin karanlık, insiz cinsiz salonlarında kaybolup gidiyor da, geçmişten bugüne, yurdun insanları bu yapıtları göremiyor. Hiç olmazsa temiz bir baskıyla, gerçeğe yakın renkleriyle görebilse gam yemeyeceğim…

Sadece edebiyat alanında da değil, resim, müzik, tasavvuf, heykel sanatının bütün olanakları görülmeli bu yurdu sevmek için.

Vur kır öldür! anlayışı başka türlü düzelmeyecek, iyileşmeyecek.

2010 yılından sonra okuduğumuz tüm haberlerde, seyrettiğimiz televizyonlarda siyasetçiler bu yurdun en ücra köşelerindeki ilkokulları bilgisayarlarla donatacaklarını büyük bir övünçle vurguluyorlardı. Çağı yakalamak, bilgisayar mucizesiydi onlara göre. Bu güzel miydi? Teknoloji çağında evet güzeldi. Peki yeterli miydi? Bence yeterli değildi!
İtiraz ettim mi?
Evet ettim!
Birçok arkadaşa bu fikirlerime söylediğimde onlardan aldığım cevap irkilticiydi:
“Bu çocuklar çağın gerisinde mi kalsın hocam?”

Okul binalarının depreme karşı dayanıksızlığından söz açtığımda ifadelerim, kelamım yaşanan depremlerle birlikte yok olup gitti.

Koşulları ve olanakları pek az değişmiş okullarda, müfredatı hep dar kafalı öğretimde bilgisayarla çağı yakalamayı dün de bugün de yadırgamışımdır.

Sınıfı, karatahtası, tebeşiri, laboratuvarı kısıtlı, konferans-tiyatro salonsuz, spor alansız, hatta bahçesiz okullar da bilgisayar baş köşede. Aldığı aylıkla geçimini sağlayamayan, karnı doysun diye yan işlere ister istemez savrulup gitmiş bir öğretmen, çetin koşullardaki evlerden gelmiş öğrencileriyle birlikte, bilgisayar başında.

“… Çocuklar dünyayı yanı başlarında bulacaklar” demiyor muydu?

Şimdi tablet, bilgisayar, telefonlar sadece okullarımızda değil, hayatımızın baş köşesinde…
Bir mucize oldu mu peki?

Ben görmedim henüz.

Bildiğim, yurt sevgisinde, vatan hasretinde, dağımızı, taşımızı, insanımızı sevemeyişimizde, sanata, ilme, bilme, fikre, muhabbete, aşka, bakış açılarımızdaki saplantılı düşüncelerin çıkmazlarında tek sorumlu olan bana göre bilgisayarlar ve onun beraberinde getirdiği teknolojilerdir…

Bu yazıyı niye yazdım bilmiyorum…

Tek bildiğim şeyin naylon asrın insanı olmaktan sıkıldığımdır…

Bir Cevap Yazın