Bu hayatta iki şeyi çok severim, birincisi; ruhum, özüm, kelamım, hitabım, canım, cananım, nigar yüzlü, Bestemin dudaklarından dökülen herhangi bir şiiri dinlemek, ikincisi kitaplığımdan elime aldığım o kitabı okumak…

Okumayı bu kadar çok seviyor olsam da çoğu kez bir sonraki zamana ertelediğim metinler hep olmuştur. Bu bazen bir roman, bazen sayfaları artık sararmış kültür sanat dergisi, bazen ince hacimli bir öykü kitabı, bazen de baskısı bitmiş olmasına rağmen birilerinden rica minnet alıp fotokopisini çektirdiğim bir tiyatro oyunu…

Bu durum genelde cumartesi akşamları kitaplığımı düzeltmek istediğimde karşıma çıkıverir. Ulan şunu bu sefer okumalıyım, hele gözümün önünde şöyle bir köşede dursun der, sonra yine hayatın hayhuyuna kapılır gider unuturum…

İşte o kitaplardan biri de Ahmet Kutsi Tecer’in “Bir Pazar Günü” adlı oyunun fotokopileridir.

Tecer’in 20’li yaşlarda okuyup ezberlediğim ve hiç unutamadığım “Neredesin?” şiirinin sözlerini hala kelimesi kelimesine ezbere bilirim…

“Geceleyin bir ses böler uykumu,

İçim ürpermeyle dolar: – Nerdesin?

Arıyorum yıllar var ki ben onu,

Âşıkıyım beni çağıran bu sesin.

Gün olur sürüyüp beni derbeder,

Bu ses rüzgârlara karışıp gider.

Gün olur peşimden yürür beraber,

Ansızın haykırır bana: -Nerdesin?

Bütün sevgileri atıp içimden,

Varlığımı yalnız ona verdim ben.

Elverir ki bir gün bana derinden,

Ta derinden bir gün bana “Gel” desin.”

Ne diyelim?

“kusura bakma sevgilim
heybemde sana benzeyecek kadar
güzel bir şey yok”

işte hepsi bu…

Tecer’in “Bir Pazar Günü” tiyatro oyununu genç oyuncular 1959’da oynamışlar. Kitapçıkta siyah-beyaz fotoğraflar da var ve yıl Nisan 1959 gösteriyor…

Yani ben daha rahmetli babamın yediği ıspanak, merhametli anamın içtiği su molekülü filanımdır herhalde.

Ahmet Kutsi Tecer’in neredeyse bir asır olmuş tiyatro oyununu yorumlayanlar, bir ayraç açıp, şu uyarıyı yazmışlar ön oyun için:

“(Oyunun başlama zamanına çok az kala, sahneden, her pazar radyolarımızda dinlemeye alışık olduğumuz türden bir müzik duyulur. Müzik bir süre çalar. Seyirciler yerlerine otururlar. Oyunun başlama zamanı perde birden, habersiz açılır.)”

Her pazar radyolarımızdan dinlediğimiz müzik! Yine burkulup kaldım. Çünkü her Nostalji frekansını açtığımda otomobille yaptığımız yolculukları hatırlıyorum. En son Kadıköy’deyiz, henüz demlenmemişiz, kurt gibi açız. Önce yemek… içli köfteler, yaprak sarmalar, İnegöl köfte…

Sabahı nasıl ettik o gece bilmiyorum ama günlerden sonbahar mı? kış mı?… Kışsa, kar yağmış, yol kenarlarında az da olsa kalmış kar kümeleri vardı. Belki güzel bir yaz gecesiydi.. Okullar açık olmasına rağmen koşup bana gelmişti…

Evet, mevsim ne olursa olsun, pazar günleri bu ülkedeki her aile daha geç kalkar yatağından. Her aile istisnasız sabah kahvaltısına birlikte oturur. Ben hayatımda ilk kez onun yurduna vardığım gün, onun elinden hazırlanmış kahvaltı sofrasında aile olduğumu hissettim.

Radyodaki şarkılar da bir radyodan değil, kafalarımızın içinde çalıyordu. Evet siz hiç bakışarak, birbirinize şarkılar söylememişsinizdir belki ama biz Leyla ile o gün bunu başarmıştık… O geçmiş zamanı şimdi diriltmek için bir daha neyi saklayacağımı bilmiyor olsam da yaşadığım her an ve saniye belleğimde benimle birlikte yaşıyor her an…

Hangi pazar günüydü ilk İstanbul buluşmamız onu da hatırlamıyorum. Ama bu oyundaki genç oyuncular topluluğu, temsilleri için, nasıl bir müzik seçmiş sergiledikleri oyunu kimler seyretmiş, Ahmet Kutsi Tecer de orada mıydı, oradaysa neler hissetti onu da bilmiyoruz…

O sesler şimdi bir rüzgârın sırtına binip karışıp gitti dünyanın bilinmez yerlerine…

(…)

Ve Leyla ansızın haykırır yine bana: -Nerdesin?

Herşey karışıp gitmiş olabilir belki bir rüzgâra, temsil günü de! Ama senle İstanbul yollarında, otomobilin nostalji radyosunda dinlediğim hiçbir müzik kulaklarımdan silinmiyor Leyla…

Hayal meyal hatırlıyorum şimdi: Evinin dört sokak ötesinde kaldırıma açılmış bir tezgâhtan almıştım Ahmet Kutsi Tecer’in bu oyun kitabını. Ama o zaman senin evin nerede bilmiyordum. Seni ilk gördüğüm gün, sana ilk vurulduğum yıllardı bu kitabı aldığım yıllar… O zaman da tam bir kitap oburuydum. Kendim için bir kitaplık kurmaya çalışıyor, her yerden deli gibi kitaplar devşiriyordum… Bu kitapta senin sokağının dört sokak ötesindeki trafiğe kapalı sokaktan alınmaydı.

Bir Pazar Günü, bugün yeniden sahnelense, müzik sesiyle değil senin sunumunla başlar benim zihnimde. Hatta unutulmuş yazarlarımızın hepsinin oyunu senin o naif, ince, güzel, billur sesinle sahnelenirdi belleğimde.

Bir Pazar Günü kitabını nihayet okudum Leyla.

Belki sen de merak etmişsindir. Azıcık da sana anlatayım..

Tecer, geleneksel tiyatronun mirasından yararlanmış bu eserinde. Böylesi bir çabanın şüphesiz ki öncülerinden olmuş. 1959 tarihli bir oyun, ortaoyununun göstermeci tutumundan esinlenilerek kaleme alınmış diyebilirim.

Oyunda: Evli çiftler kâğıt oynuyorlar. Üç çift var. Bu çiftlerden biri varlıklı bir karıkoca. Diğerleri ise orta halli aileler. Bir yandan da, pazar günü izne çıkmış üç hizmetçi; hizmetçiler evli çiftlerin evlerinde çalışıyorlar. Onlar, yanlarında çalıştıkları kişileri çekiştiriyorlar. Oyun, git git, gündeş hayatın maddeci yaklaşımlarını sergilemeye çalışıyor. Bütün değerleri belirleyen ya da değersizleştiren tek bir kudret: Para!
Yani, para uğruna yaşanan hayatlar…
Öngörüsü yüksek bir oyunmuş bana göre Bir Pazar Günü. Maddî çıkar dünyasının toplumsal ahlâkı nasıl sarsacağını dile getirmeye çalışmış…

Şiirinde ironiden uzak Ahmet Kutsi Tecer, Bir Pazar Günü’nde biraz da kara mizaha açık sevgili Leyla…

Bir Cevap Yazın