Onun içimdeki varlığını ilk defa market dönüşü bir mide ağrısıyla hissettim. Midemdeki varlığı bütün organlarımı yutan bir boşluktu. Sanki içimi kaybetmiş de içi boş bir kabuğa dönüşmüştüm. Bütün gücüm tükenmişti. Ellerimdeki poşetleri yere bıraktım. Hakan işten dönmeden önce alışverişi bitirip annemlere öyle gitmeyi planlıyordum.

Annem Hakan’ı çok severdi. Ona gideceğimiz zaman önceden sofrayı hazırlar, kurardı. Gece boyunca annemin Hakan’ı övdüğü sözlerini ellerim dizlerimde dinlerdim. Gecenin sonunda Hakan’ın biraz daha kabaran koltukları, şişirilen benliği ile eve dönerdi.

Market alışverişlerini hiç sevmezdi Hakan, eve anahtar ile girmeyi de sevmezdi. Televizyonun karşısında otururken omuzlarıma ellerini koyup gücünü kanıtlamayı severdi. Hakan akşam eve döndüğünde onun dışında hiçbir işle uğraşılmasından hoşlanmazdı. Yemeğin sofraya yetişmemesini, gömleğinin yıkanmamasını, ütüsünün eksik olmasını, çorabının tekini bulamamayı da sevmezdi. Hakan genel olarak kendisi dışında ben dahil hiçbir şeyi sevmezdi. Tahir’den sonra sığındığım bir çatıydı Hakan. Ben yaşlandıkça, Tahir gelmedikçe sığındığım bu çatıdan sevgisizlik damlıyordu üzerimize. Hakan’ın, benim. Sadece ben ıslanıyordum.

O annemi bu sevgisizlik çemberinin dışında tutardı. Bana dolu dolu yağan sevgisizlik, annemi hiç ıslatmazdı. Annem Hakan’ın meşrutiyetiydi. Hakan, kayınvalidesine aldığı çiçekler, pamuklu kumaştan gömlekler, mütevazı yüzükler, bilezikler ile sevgisizliğini meşrulaştırarak onaylayıp, mühürleyip önüme koyardı. Bana kabullenmek dışında bir iş düşmezdi. Annem biricik damadını aldığı hediyelerini, tatlı dilinin siper yapıp ardına saklanıyordu. Anneme göre Hakan bir kayınvalidenin isteyebileceği, taşını sıksa suyunu çıkaracak bir aile babasıydı. Hakan’a göre annem, bir damadın isteyebileceği sevgi dolu bir kayınvalideydi. Ben ne Hakan’ın tam istediği gibi bir eş, ne anneme layık bir evlattım. Onların bu geniş hükümranlığında kendime bir yer bulamamıştım.

Midemdeki boşluğu poşetleri kapıya bıraktıktan sonra ellerimle bastırdım. İçimde önüne geleni yutan bir karadelik açılmıştı adeta. Ellerimi bastırdığımda parmaklarım boşluğa denk geldi. İnsanın midesiz yaşayabilme ihtimalini düşündüm apartmanın merdivenine oturduğumda. Midesiz doğduysam bunu annem fark etmese doktorlar fark ederdi. Annem de doktorlar da fark etmediyse Hakan muhakkak fark ederdi. Bütün eksikliklerimin çetelesini tuttuğunda bunu gözden kaçırmış olamazdı.

Merdivenleri çıktığımda poşetleri mutfağa bıraktım. İçi boş gövdemi bulabildiğim bir koltuğa attım. Uzandığım koltukta uyuya kalmıştım. Uyandığımda midemi kaybetme ihtimali yine canımı sıktı. Ellerimle karnımı bastırdım. Parmaklarımın denk geldiği o derin boşluk kapanmış, yerine elle hissedilir bir çıkıntı oluşmuştu. Şaşırdım. Mideme dokundum, yerindeydi. Derin bir nefes aldım, akciğerim çalışıyordu. Kalbime dokundum. Kalbim, bastırdığım avuçlarımın içine ben buradayım, buradayım diye vuruyordu. Bütün anatomik bilgileri bir yana bırakıp midemin yerinde oluşuna sevindim. Annem “Allah sevdiği kuluna önce eşeğini kaybettirir sonra buldurur” derdi. Eşşeğimi, aman midemi yeniden bulmanın sevinciyle poşetleri yerleştirdim.

Gelmesi için bütün hazırlıklar tamamlandığında Hakan da eve gelirdi. Akşam bütün işler bittiğinde yine geldi. Bunu bilerek mi denk getiriyordu yoksa ben mi öyle alışmıştım bilmiyorum. Evlendiğimizde öyle demişti Hakan, “Ben akşam eve geldiğimde hanımım evde olacak. Evli adam anahtarıyla kapıyı açmaz, zili çalar.” demişti. “Kapıyı açtığımda ceketimi tutan olacak, burnuma yemek kokuları gelecek. Akşam televizyon izlerken insanın meyve soyanı da olmazsa insan niye akşama kadar afedersiniz eşek gibi çalışsın ki” diye anneme dönerek sormuştu. Annem başıyla onaylamıştı. Hakan’ın annemden aldığı ilk onay benim evlendikten sonra gün boyunca kocamı evde beklememdi. “Ha, ben hanımının eline bakan adama adam demem. Hanımım evde otursun, ben çalışırım. Boynundan mücevherini, boğazından ekmeğini eksik etmem.” diye de eklemişti. Annemin kalbini bu sihirli sözcüklerle kazanmıştı. Benim kalbime giden yol, nasılsa annemin kalbine giden yoldu. Benim kalbimin çok da önemi yoktu. Hakan annemin kalbinin kapısını çalmış, içeriye girmiş, baş köşede kendine uygun bir koltukta oturmuştu bile.

Annem Hakan gittikten sonra yıllarca fabrikada çalıştığı için yıpranan ellerini göstermişti bana. Bir yandan çalışıp bir yandan akşama eve gelip yemektir, çamaşırdır kendini yatağa zor attığından bahsetmişti. Hakan’ın kurduğu hakimiyet, annemin yıllardır hayalini kurduğu hayattı. O gece Hakan annemin kalbindeki koltuğundan kulağıma fısıldadı, ben dinledim. Kıramamıştım annemi, Hakan bir dahakine çiçek, çikolata ile geldi.

Evliliğime benim dışımda herkes gıpta ile bakıyordu. İşi gücü yerinde bir kocam, kira olmayan evim, soğuk sudan sıcak suya girmeyen elim, istediğim önümde istemediğim ardımda sofram, Tahir’den sonra tuz buz olmuş kalbim. Daha ne isteyebilirdim ki. Ben yıllar önce Tahir’i istemiştim, ondan sonra da başka bir şey istemedim.

Tahir geri dönseydi gözlerimden akan sessizliği, ayaklarımdan dökülen yorgunluğu, ellerimde yıpranan sevgisizliği, üzerime bol gelen bu bekleyişi görürdü. Dönmedi.

Çocukluk aşkı derler ya, öyleydi Tahir. Aynı mahallede doğmuştuk, aynı sokakta oynamış, aynı okula gitmiştik. Birbirimizi severek öğrenmiştik sevgiyi. Liseden sonra Tahir şehir dışında üniversite okumaya gitti. Ailesi de oraya taşındı. Her yaz okul tatil olur olmaz geliyordu. Buluştuğumuzda bana okulundan bahsederdi. Evleneceğimiz zamanlardan, beraber gideceğimiz sinemalardan, denizden. Tahir’in anlatacak ne kadar çok hayali varsa benim o hayallere koşup sarılacak inancım vardı.

Okulunun bitmesine bir yıl kala Tahir o yaz tatilinde gelmeyeceğini haber verdi. Gönderdiği mektupta okul biter bitmez benimle evlenmek istediğini bu yüzden para biriktirmek için çalışması gerektiğini yazmıştı. Mektubunun içine bir de fotoğrafını koymuştu. Tahir’in mektubundan sonra ben gözlerim yollarda bekledim. Gönderdiği mektupları biriktirip tekrar tekrar okudum. Zamanı iğnenin deliğinden geçirip oyalar işledim, danteller yaptım, kazaklar ördüm; gelmedi.

Bir yaz, iki yaz derken Tahir’den ne haber ne mektup ne de fotoğraf geldi. Üzerinden zaman geçtikçe onunla öğrendiğim kavramları, çocukluğumu kaybediyordum. İğnenin deliğinden geçirdiğim zamanı çektim. Durdurdum ben beklediğim yerden devam edemedim, zaman akmaya devam etti. Topladım, çıkardım ama yine de eksik kaldım. Tahir’den haber gelmedi, ben beklediğim yerde unuttum kendimi. Görücüye gelenlere annem önceleri sözlüsü var diyordu. Yaş geçtikçe “Kızım daha iyi bilir” demeye başladı. Sonra da Hakan geldi işte. Hakan geldikten sonra Tahir’in azıcık gelme ihtimali varsa da bitti. Çeyizimdeki yazmalarımın arasına annemden gizlice Tahir’in gönderdiği fotoğrafı koydum. Fotoğrafta üstünde kırık beyaz bir kazak vardı. Saçlarını sola yatırmıştı. Okulunun önündeki bir bankta oturmuştu. Evlendikten sonra Hakan farketmedi fotoğrafı, öylece orada kaldı. Ben ondan kalan bir mutsuzluğun üzerine bir yuva kurdum. Tahir, oyalı yazmalarımın arasından öylece izledi beni.

O gece annemlerden döndükten sonra midemdeki çıkıntı daha çok büyüdü. Ellerimle dokunduğumda parmaklarım midemde adını koyamadığım bir varlığa değiyordu. O kıpırdadıkça yıllardır çalıştığını unuttuğum kalbimin sesini yeniden duyuyordum. Heyecanlanıyordum.

Hakan uyuduktan sonra ellerim karnımda bütün ihtimalleri tek tek kurdum. Tedavisi bulunmayan bir hastalığa yakalandığımı hayal ettim. Ölümümün yaratacağı kısa süreli üzüntüyü. Sonra Hakan’ın akşam eve döndüğünde sıcak yemek bulamadığında yüzündeki ifadesini hayal ettim. Anahtar, meyve tabağı, temizlik, ütü…

Midemdeki adını koyamadığım varlık, ertesi sabah Hakan işe gittikten sonra, ütü yapıyorken bacaklarıma kadar inen bir ağrı ile yer değiştirdi. Kısa süreli sancısı geçtikten sonra dokunduğumda onu karın boşluğumda hissettim. Büyüdüyordu. Ben mi içimde büyütüyordum onu yoksa benden bağımsız mı büyüyordu, bilmiyordum.

Ütünün fişini çektikten sonra apar topar hastaneye gittim. Karnıma sürdüğü sıvının üzerinden gezdirdiği aletle izlediklerini bir bir yorumladı doktor. Siyah beyaz ekranda bir okyanus dibindeki görüntüyü andıran hareketli kalabalığın karnımın görüntüsü olduğunu söyledi. Midem yerli yerindeydi, işte karın boşluğumda da her şey yolundaydı. “Hamile de değilsiniz” dedi doktor. Hamile olma ihtimalimi hiç düşünmemiştim. Bunu Hakan da hiç düşünmemişti. Bir çocuk istediğini söylememişti bana. Bir çocuk isteseydi, bir adamın akşam eve geldiğinde evde çocuk sesi istediğini her seferinde dile getirirdi. Ya da bana konuyu açmaktansa annemin yanında çocuk sesinin evin güzelliği olduğundan, babalık duygusunun ulvi bir duygu olduğundan, annemin o gittikten sonra beni çocuk yapmaya ikna edeceğini bilerek bahsederdi. Bahsetmedi.

“İsterseniz bir psikiyatri uzmanına da danışın” dedi doktor montumun fermuarını çekerken. Teşekkür edip çıktım odadan. Hakan olsaydı, psikiyatriye gidelim derdi. Ellerimi karnıma koydum. Onun varlığından artık emindim, psikiyatriye gitmeden çıktım hastaneden. Yolda Hakan’a ondan bahsetmeye karar verdim. Varlığını doktorun ispatlayamadığı ama benim içimde hissettiğim o şeyden bahsedecektim. Öyle mecazi iç değil, bildiğin karın boşluğumda yaşıyor diyecektim. Ne zamandan beri orada bilmiyorum ama artık varlığını hissediyorum derdim. Anlatırken aynı zamanda hissetmenin kanıtlamaktan daha büyük olduğundan da bahsederdim. Mesela sevgi derdim. Ya da sevgi demezdim, aklıma Tahir gelirdi.

Akşam eve geldiğinde Hakan’a söylemeyi planladığım hiçbir şeyi söylemedim. Hakan ispatlanmayan hiçbir şeye inanmazdı. Sevgiye de hüzne de.

Ben Hakan’a da anneme de anlatamadıkça o, midemden çıkıp karın boşluğumda yaşamaya başlamıştı. Git gide büyüyordu, artık belirgin olmaya başlamıştı. Dışardan belli olacak kadar büyümüştü karnım. Dar kazaklar, gömlekler yerine geniş ceketler, paltolarla gizlemeye çalışıyordum. Dokunduğumda parmaklarımda hissettiğim bu varlığa, karşı koyamadığım bir iç güdüyle yaklaşıyordum. İçimde yaşadığını bilmek huzur veriyordu bana.

Hakan’dan annemden gizleyerek geçirdiğim kaç zaman oldu hatırlamıyorum. Bir sabah uyandığımda Hakan işe gitmişti. Karnıma dokundum, bomboştu. Evladını kaybetmiş bir anne tedirginliği yaşadım. Telaşla kalktım yataktan. Mutfakta onu gördüm. İçimde, karın boşluğumda aylardır yaşayan, ismini cismini bilmediğim o şey, işte karşımdaydı.
“Beklemiyordun değil mi?” diye sordu.
Elinde geceden yıkayıp masaya koyduğum elmalardan biri vardı.
“Beklemiyordum evet, şaşırdım” dedim.
Şekilsizliği gözüme çarpıyordu. Elindeki elmayı iki üç ısırıkta bitirdi, oturma odasına geçip kumandayı alarak akşama kadar televizyon izledi. Akşama Hakan işten geldiğinde bu sabah onu kahvaltısız işe gönderdiğimden yakındı. Hiçbir şey söylemedim. Hakan benim hiçbir şey söylemememe alışkındı.
Akşam yemeğinden sonra onu aradığım hiçbir yerde bulamadım. Bakmadığım köşe, koltuk arkası, baza altı kalmadı. Gittiğine iyice emin olduğum bir anda mutfakta sesini duydum yine.
“Bana yok mu akşam yemeği?” dedi.
Sesi karnımdan geliyordu. Hakan’a görünmemek için oraya saklanmıştı.
“Tamam, sana da da buraya bir tabak koyacağım, burada yersin” dedim. Hiçbir şey demedi. Bu suskunluk evet demekti.

O geceden sonra gündüzleri Hakan işteyken dışarı çıkıyor, akşama kadar televizyon karşısında yiyip içiyordu. Hakan geldikten sonra ya bir köşede uyuya kalıyordu, ben de görünmesin diye üstünü örtüyordum ya da karnımda saklanıyordu. Markete gittiğimde reyondan reyona koşuyor, kucağında abur cuburlarla kasada yanımda beliriyordu. Misafirliğe gittiğimde karnımdan sesleniyor, en olmadık zamanlarda karşıma çıkıp bitmez isteklerini yaptırmak için türlü oyunlar oynuyordu. Artık saklayamayacağım kadar büyümüştü.

Yıllardır Hakan’a karşı topladığım tüm sabırları onun yüzünden ortalığa dökesim geliyordu. Yorgunluğum sesimden, yüzümden nereden bakarsan o yönden okunacak kadar aşikardı.n

Bir gün mutfakta yine masanın üzerinde oturup elma yerken yoruldum artık dedim. Gözlerimin içine baktı. Ona karşı hissettiğim merhametin artık bana yük olduğundan bahsettim. Elindeki yarım elmayı masaya bıraktı. Yatak odasına gitti. Peşinden gittim. Çeyiz bohçalarımı kıyafet dolabının üstünden indirdi. İçinde yazmalarımın olduğu beyaz dantelli bohçayı açtı. Eliyle koymuş gibi aralarından Tahir’in okulunun önünde çektirdiği üzerinde kırık beyaz kazak olan, saçlarını sola yatırdığı fotoğrafını çıkardı.

Tahir’in son mektubunun üzerinden tam kırk yıl geçmişti. Durdurup kenara koyduğum zaman, geçmemişti hiç. İşlediğim yazmalar, danteller, kazaklar öylece duruyordu bohçada.
Onun benimle ilgili bu kadar çok şey bilmesine sinirlendim. Kendimi yeniden toparladım. Hakan ile evlendiğimden beri bir sabır timsali olmuştum. Hani alıp beni, çatlamaz sabır taşı diye anlatsalar yeriydi. Şimdi ona karşı sabredemiyordum. Taşlaşmış sabrım canlanıyordu.

Seninle her yere gidemiyoruz. İsteklerini karşılayamıyorum. Seni saklayacağım diye uğraşmaktan yoruldum dedim. Ben böyle yaşayamıyorum, huzurum bozuldu dedim. İkimiz de aslında hiç olmayan huzurumun bozulduğuna inanmadık.

Şimdi de elinde bu fotoğrafla beni yaralamaya çalışıyorsun dedim. Hiçbir şey demedi. Suçlu olduğunu kabul etmişti, üzgündü. Üzdüğüme pişman oldum. Ona duyduğum bu merhamete içten içe kızıyıyordum. Elinde fotoğrafla oturma odasına geçti. Karşısına geçip oturdum.
“Bana bir isim koyacak kadar bile değer vermedin” dedi. Elinde hâlâ Tahir’in fotoğrafı vardı.

Onu içimde herkesten habersiz bunca zaman nasıl saklayabildiğimi düşündüm. Yaşayamadıklarımdan, konuşamadıklarımdan, gidemediklerimden, bekleyip kavuşamadıklarımdan, sevgisizliğimden beslemişti hep. Artık ona verecek bir şeyim kalmamıştı. Önceleri varlığından bile habersizken şimdi benden bir parçaydı, karşımda duruyor, öylece gözlerime bakıyordu. Korktum. Ona duyduğum merhameti yitirmiştim artık. Gözlerimin ona bir yabancı gibi bakışını hisettmiş olacak, gözlerini kaçırdı. Bildiğim ne kadar isim varsa bir bir düşündüm. Hiçbiri yakışmadı. Dilimden gayriihtiyari dökülen bütün isimleri sessizce dinledi.

Ukde dedim. Ona verdiğim bu son isim hoşuna gitmişti. Bana olan bütün kırgınlığı geçmiş gibiydi. Kalktı, elindeki fotoğrafla kapıyı açıp dışarı çıktı. Kapıyı kapattıktan sonra bir daha geri dönmedi.

Aysel KİŞİ

Reklamlar

By Aysel Kişi

Aysel Kişi 1994'te Muş'un Bulanık ilçesinde doğdu. İlkokul ve ortaokulu yine doğduğu ilçede, liseyi Eskişehir'de tamamladı. Marmara Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Sekiz çocuklu ailenin ikinci çocuğudur. Türkçe öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Muş'ta yaşıyor.

Bir Cevap Yazın