2018 yılının şubat ayında Amerika Cerrahi Dergâhı şeyhi Tosun Bekir Bayraktaroğlu 92 yaşında hayatını kaybetmişti.

Hak yolunda rehberim, şeyhim, mürşidim, en zor zamanlarımda akıl danıştığım, her zaman manevi desteğini aldığım fırsat buldukça da akıl aldığım şefkatli üstadımızın Hakk’ın rahmetine kavuşalı tam üç yıl geçmiş. Geçen bu zaman zarfında her gün hakkında bir yazı kaleme almak istemişimdir ancak her seferinde muzirmani sebepler yazmamı engellemişti. Ne diyelim, Rabbim sırrını mukaddes, makamını ali ve mübarek kılsın inşallah…

Bismillah…  

Size bu makalemde “Tosun Baba” olarak bilinen Tosun Bekir Bayraktaroğlu’nu anlatmak istiyorum.

Kendisi, rahmetli Muzaffer (Özak) Efendi’nin Amerika’da ki halifelerinden biridir ve Amerika’da “irşad” faaliyetlerini yürüten Cerrahi Dergahı şeyhi olarak bilinirdi.

Ülkemizdeki boyalı basın ve çoğu insana göre o, ünlülerin şeyhiydi.

Bendeniz Tosun Baba’nın ismini ilk 1998 yılında duymuştum. Daha doğrusu Tosun Baba’nın adını ne ressam ne Muzaffer Efendi’nin halifesi olarak duymuştum. 1999 yılında İstanbul’da ilk muhabirlik stajı yaptığım dönemlerde katıldığım bir resim sergisi davetinde ressam Erol Akyavaş’tan duymuştum.

1970’li yıllarda Amerika’da bir çeşit “happening” niteliği taşıyan “Shock Art” akımıyla, tabir-i caiz ise, sanat ve resim dünyasında ortalığı birbirine katan ve 1999 yılında aramızdan ayrılıp Hakkın rahmetine kavuşan Erol Bey’den dinlemiş ve müthiş bir meraka kapılmıştım.

Tosun Baba, neredeyse bir asırdır Amerika’da yaşadı. Fakat onun yaz aylarında iki ay boyunca Kanlıca sırtlarındaki kahverengi boyalı ahşap evinde birçok kez ziyaretine gitmiştim. Evin avlusunda oturup Mihrabad ormanının yeşillikleri arasından Boğaz’ı seyrederek -ve Cemile ananın mis gibi çaylarını yudumlaya yudumlaya- sanata, estetiğe ve tasavvufa dair derin bir sohbete dalmanın güzelliğini anlatsam anlayamazsınız çünkü gerçekten bu anları yaşamanız gerekiyor…

Çünkü Tosun Bekir Bayraktaroğlu eski bir anarşist ressam ve post sahibi bir sufi değil, aynı zamanda Amerikan üniversitelerinde sanat tarihi ve İslam sanatı okutmuş muhteşem bir öğretmendi. Böyle olduğu halde çocukla çocuk, büyükle büyük olabilen, herkesin anlayabileceği şekilde yalın, kibar ve son derece mütevazı bir derviş edasıyla konuşurdu. Nasihatleri arasında kalem erbabı birçok kişiye: “Aman ha, yazdıklarınızda sizi gurur ve kibre götürecek bir üslup kullanmayın, tercih etmeyin!” diye sık sık tembihlerde bulunurdu. Sohbetleri esnasında bir kez olsun “ben” dediğini duyan hiç kimse yoktur herhalde… Hep, yaptık, gittik, ettik, eyledik vs.. der. Hele paradan söz etmek zorunda kalınca ses tonunda beliren o küçümseme benim gibi birçok talebenin fark ettiği farklı bir üsluptu.

Evet, Tosun Bekir Bayraktaroğlu; Enderun terbiyesi görmüş gerçek bir Osmanlı Beyefendisiydi hatta bana göre o bir Uçbeyi’ydi.

Zaten adı bile “Ben Osmanlıyım” diye bağırıyordu. Gençlik dönemlerinde çektirmiş olduğu palabıyıklı fotoğraflarını ilk gördüğüm zaman sanki Ömer Seyfettin’in Ferman hikayesinin kahramanı Tosun Bey’in çağrışımını yapmıştı. Babası Tursun Bey’in kendisine bu adı neden verdiğini kendisi de bilmiyor; belki de bir tosuncuk olarak doğduğu için (21 Ocak 1926) bu adı vermiş olabilirdi… Tosun Bey, gençlik yıllarında 130 kiloluk dev bir adamı andırıyordu. Robert Kolej’de okuduğu sıralarda, eski Güreş Federasyonu başkanlarından Vehbi Bey Tosun’u greko-romen stilde Londra Olimpiyatları’na ciddi bir biçimde hazırlamış. Güreşte İstanbul takımına giren, hatta İstanbul şampiyonu da olan Tosun Bey, bir keresinde Çoban Mehmet’i sayıyla nasıl yendiğini de anlatmıştı bize…

Tosun Bey, annesi Afife Hanım’ın Kanlıcalı olduğunu bir türlü kabul etmeyen ve Şişli, Maçka gibi semtlerde oturmak isteyen “alafraga”lığa hevesli bir hanım olduğunu söylüyor. Bu yüzden kendisinin pehlivanlık merakına da fena halde içerler, Sipahi Ocağı’nda tenis oynamasını arzularmış. Oğlunun Çoban Mehmet’le güreşeceğini duyunca yüreğine inmiş… Güreş günü geldi çattı -diye gülerek anlatmaya devam ediyor Tosun Bey- “Tepebaşı’nda kapıştık Çoban Mehmet’le, derken beni köprüye (Güreşte bir stil) getirdi, tam o sırada bir çığlık: “Bırak evladımııı!” Annemin orada olduğunu bilmiyordum. Çoban çığlığı duyunca şaşırıp bocaladı, ben de fırsatı kaçırmadım tabii hop diye sıyrılıp kurtuldum köprüden. Sayıyla yendim. Annem kurtardı beni. Allah rahmet eylesin burada (Kanlıca’da) yatar”.

Ziyad Ebuzziya, Necip Fazıl gibi idealist ve entelektüel hocaların ders verdiği yıllarda Robert Kolej’de (Bülent Ecevit’le aynı dönemde) okuyan Tosun Bey, 1945 yılında mezun olur ve Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girerek Bedri Rahmi atölyesine devam etmeye başlar. Fakat babası onun mimar olmasını ve yurt dışında eğitim görmesini ister. Tam resme ısınmışken kendini California Üniversitesi’nde mimarlık öğrencisi olarak bulur. Tosun Bey, güreşe Amerika’da bir süre daha devam etse de 130 kilo da olimpiyatlara katılarak dünya şampiyonu olma hayallerine veda eder. Sosyalizme kırmızı kravatların işaret olarak kullanıldığı o yıllarda bulaşmış, Amerika’da iyiden iyiye ısınmıştır. Savaş sonrasıdır ve Sovyetler Birliği müttefik olduğu için sosyalizm ABD’de henüz “out” değildir.

California Üniversitesi’nde sıkıntılı 2 yıl geçirir.. Çünkü Tosun Bey’in gözü hala ressamlıktadır. Bu arada Hint kültürüne ilgi duymaya başlar, hatta hayran olduğu Rabindranath Tagore’un Santiniketan’daki mektebinde okumayı aklına koyar. Ancak bu hevesten babasının müdahalesiyle vazgeçerek Paris’e gider, orada kısa bir süre kaldıktan sonra Ege Vapuruyla Türkiye’ye dönüp Pan Amerikan’da çalışmaya başlar. Daha sonra babasının ısrarıyla tahsilini tamamlamak üzere Londra’ya giden Tosun Bey, sanat tarihi eğitimi görmek üzere Londra Üniversitesi’ne bağlı Courcauld İnstitue’e girer. O yıllarda Bülent Ecevit, Can Yücel ve Ali Neyzi gibi ünlü isimlerin çoğu da Londra’da okumaktadırlar, daha doğrusu okudukları sanılmaktadır. Tosun Bey, “Mektebe kimsenin uğradığı yoktu, diyor, Lingfield diye bir köye taşındık hepimiz, orada oturuyoruz. Bülent, Can, Ali.. BBC’de filan çalıştık bir ara, mangır yapmak için. Sonra ben Paris’e gittim”.

1949 yılında hayatının seyrini tamamen değiştirecek bir karar alan Tosun Bekir Bayraktaroğlu Paris’te tanıştığı Çekoslovak asıllı bir ressam hanımla evlenip -kendi tabiriyle- başını belaya sokmuştur. Lingfield yaranı aynı yıl Türkiye’ye döner; Bülent Ecevit, CHP’nin yayın organı olan Ulus’ta, Ali Neyzi ile Tosun Bey de Basın-Yayın’da işe girip çalışırlar. Bu arada resim yapmaya devam eden ve çeşitli karma sergilere katılan Tosun Bey, bir süre sonra fabrikalarında hazır elbise üreten kayınpederinin işlerine yardım etmek üzere Casablanca’ya gitmek zorunda kalır.

Türkiye Demokrat Parti iktidarına hazırlanırken Tosun Bey’in de Casablanca’da 10 yıl sürecek serüveni başlamış olur ve kayınpederi ölünce tüm işler onun üzerinde kalır ve sevdiği şeylerle, özellikle resimle istediği gibi ilgilenemez. Bununla beraber resimden hiç kopmamış, her yıl iki üç defa gittiği Paris’te önemli Salon d’Automme ve Salon Printemps’e resim sokmayı başarır.

Paris’te yaşayan; Fikret Mualla, Abidin Dino, Avni Arbaş gibi Türk ressamları da Tosun Bey’in yakın dostları arasındadır. Bu arada ticaret alanında gün geçtikçe sermayeyi arttırır ve Casablanca’ın en zengin iş adamı olur. Hatta Fas’ın politik hayatında söz sahibi olacak kadar büyük bir güç kazanarak İstiklal Partisi saflarında ihtilal hazırlıklarına karışır. O sıralarda Türk gazetecilerinin Cezayir yoluyla Fas’a gayri resmi olarak girmesini sağlayıp evinde misafir ederek İstiklal Partisi liderleriyle tanıştırmış, aradaki kısa bağımsızlık döneminde Adnan Menderes tarafından Türkiye’nin fahri konsolosu olarak da görev yapmış bir insan olarak karşımıza çıkar. Ne var ki çok geçmeden parti yöneticileri Fransızlarla anlaşacak ve sultan geri dönünce Tosun Bekir Bayrak artık istenmeyen adam olmaya başlar…

Casablanca’da bir süre gözaltında tutulduktan sonra bir yolunu bularak Amerika’ya dönen Bayrak, çıkardığı parayla Toronto’da elli daireli bir apartman satın alır; çalışmayacak, kiralarla geçinerek sadece resim yapacaktır. Ancak Yahudi menajerinin başına çorap ördüğünün farkında değildir; bir süre sonra yepyeni apartmanın geliri giderini karşılamaz olur; sonunda da Tosun Bey’e inanılmaz bir vergi borcu çıkarılarak apartmanına el konulacaktır. Bütün bunlar olurken 1951 yılında Resident Artist olarak girdiği Fairlegh Dickinson Üniversitesi’nde Hoca olarak görev yapmaya başlayan Tosun Bey, bu üniversitede Sanat Bölümü’nü kurmuş, ayrıca “İnternational Seminar” adıyla 7 yıl devam eden büyük bir organizasyonu yapmayı başarır… “Dünyanın her tarafından ressam arkadaşlar var, şunları toplayalım da güzel bir yaz geçirelim dedik, ilk seminere de Türkiye’de Bedri’yle karısı Eren’i davet ettik” diyen Tosun Bey, bu seminerlerin sonuncusunda ikinci eşi Jean (Cemile)’le tanışır ve ilk karısıyla boşandıktan sonra heykeltraş Cemile hanımla evlenir.

Fransa’da ve Amerika’daki ilk yıllarında expressionizm ve post-imressionizm etkisinde resimler yapan Tosun Bekir Bayrak, 1950’lerde Amerika’da çok etkili olan abstract expressionizm’i benimmiş olsa da 1970’lerde halkın büyük ilgisini çeken yol tiyatroları ve happening furyasından nasibini alır; etle, kanla, bağırsakla vb. heykeller yapmaya başlar. Tosun Bey, sanat eleştirmenlerinin Shock Art adını verdiklerini bu sanatı kiminin “protest” ve harp aleyhtarı sanat olarak, kiminin de tasavvufi manada yorumladığını söylüyor ve “Halbuki, diyor, bizim maksadımız, insanlara, dışardan bakınca bir şeye benziyoruz, ama içimizde neler var; damarlar, kan, irin, et, kemik, bağırsak. Bakın da ne mal olduğunuzu anlayın, gururu bırakın demekti.” diye anlatıyor…

Anarşist bir yaklaşımla kelimenin asıl manasında “şok” edici bir yığın gösteri gerçekleştirerek materyalist ve emperyalist Batı’ya gerçek yüzünü göstermeye çalışan Tosun Bayrak, o yıllarda Gurjieff’çilerle de temastadır. Ne var ki, Gurjieff’in doktrini onu ve eşini tatmin etmekten uzak olduğu için büyük bir arayış içine girerler. 1968 yılında Türkiye’ye yaptıkları ziyaret sırasında Konya’ya giderken tanıştıkları Münevver Ayaşlı onlara Muzaffer Efendi’den söz eder. İki yıl sonra yine Münevver Hanım vasıtasıyla Karagümrük’e giden Tosun Bey’in hayatında artık yeni bir safha başlar… Muzaffer Özak’tan hilafet aldıktan sonra New York’ta kendi dergahını kuran ve ressamlık dönemiyle ilgili bütün dokümanları, slaytları (ve sanatkârlık enaniyetini) ünlü koleksiyoncu Yahşi Baraz’a teslim ederek sanat hayatını noktalayan Tosun Bey, New York’a 45 dakika mesafedeki Chestnut Ridge kasabasında, yeşillikler içindeki dergahında, çoğu ihtida etmiş Amerikalı entelektüeller olan dervişleriyle özlediği huzuru yaşar ve üstüne düşen misyonu eda etmeye çalışır…

O artık Shaykh Tosun Bayrak al-Jerrahi al-Halveti olarak bilinir. Bir eli Şili ve Arjantin’de, bir eli Bosna’da, bir eli İstanbul’da, Amerika’da, Fas’ta… Şimdilerde Hakkın huzurunda…

Allah’ın rahmeti üzerine olsun can baba…

Kaynak:
Beşir Ayvazoğlu
Amerika’da Bir Türk (Sufi Kitap)

Bir Cevap Yazın