Günlerden bir gün Recaizade Mahmud Ekrem’i ziyarete giden İsmail Safa, alafrangalıkta paltonun çıkarılması gerektiğini bilmediği için fena halde soğuk bir muamele görür. Recaizade odada hiç kimsecikler yokmuş gibi piyanosunu çalmaya devam edince büyük bir hayal kırıklığı yaşayan şair, konaktan hiddetle çıkıp gider! Yahya Kemal yaşanan bu tatsız olayı yıllar sonra bir gazeteciye anlatır: “Ekrem Bey, Araba Sevdası’ndaki Bihruz Bey’dir vesselam” der gülümseyerek…

Recaizade’nin tek romanı olan Araba Sevdası’nda Bihruz Bey, Fransızca bir tek cümleyi bile doğru dürüst okumayı bilmediği halde, kulaktan dolma beş on kelimeyle güya Fransızca konuşan mirasyedi bir paşazadedir. Diğer taraftan şüphesiz Fransızcayı çok iyi öğrenenler de vardı; fakat bu dil bir statü sembolü olarak kabul edildiği için, bilmeyenler bile öğrendikleri bazı kelime ve deyimleri, Bihruz Bey gibi, cümlelerinin arasına serpiştirerek bu eksikliklerini kendi akıllarınca gidermeye çalışırlardı.

Lale Devri’nden itibaren, mimariden mobilyaya, dekorasyondan bahçe mimarisine, giyim kuşamdan dünya görüşüne kadar her alanda kendini gösteren Fransız tesiri, 1789 İhtilali’nden sonra çok etkili olmuştur. Fransa’dan bütün dünyaya yayılan yeni fikirlerin, II. Mahmud reformlarının ve Tanzimat’ın hazırladığı zeminde Türk aydınlarını da kuşatması kaçınılmazdı. Tanzimat’tan sonra, yeni fikirleri ifade eden kavramlar, eğer aynen alınmamışsa, mutlaka Fransızca kalıp aynen tercüme edilmiştir: Opinion publique (efkâr-i umumiye), crise ministerielle (buhran-i vükela), integrite territoriale (temamiyeti-i mülkiye) gibi. Bu durum, aynı zamanda yeni modalarin, özlemlerin, özentilerin ortaya çıkmasına yol açıyor, kibar ailelerin çocukları arasında Bihruz Bey’lik salgın hastalık gibi yayılıyordu.

Tercümeye gerek görülmeksizin aynen kullanılan kelime ve kavramlar da vardı. Mesela Abdülhak Hamid, Midhat Paşa’nın Taif’e sürgün edilmesi üzerine yazdığı tiyatro oyununa “Liberte (hürriyet)” adını vermiştir. Oyundaki şahıs adları da Fransızcaydı: Liberal (Midhat Paşa), Despot (II. Abdülhamid), nasyon (millet), pres (basın). Servetifünun şairleri ise Türk şiirine Fransız şiirinden tercüme yoluyla yeni imajlar kazandırdılar. Mesela negi d’or karşılığı olarak berf-i zerrin (altın renkli kar), frisson lumineux karşılığı olarak lerze-i ruşen (ışıklı titreyiş) işte bu özentinin eseri kelimelerdir. Bu arada, Bihruz Bey’ler Türkçe ile Fransızcayı karıştırıp lügat paralamaya devam ediyorlardı. “Bu nasıl beute? Uzaktan güneş gibi görünüyor, gözleri kamaştırıyor. Yakından ay gibi parlıyor. İnsanın baktıkça bakacağı geliyor! Ne kadar poetique bir beaute! Ya o conversation güzelliği! Miroir terreste, o glace parterre, tres belle compparsion pour un petit laç… C’est tres joli!”

Türk toplumunun bu sağlıksız gelişmeye karşı tepki göstermemesi düşünülebilir mi? “Norm”ları zorlayan ve yavaş yavaş göze batmaya başlayan alafranga tipler, yani ilk Bihruz Bey’ler halkı öfkelendirmiş, bazı şairlerin de hiciv oklarına hedef olmuşlardı. Örneğin bir şair, cümlelerinin arasında Fransızca kelimeler sokuşturarak konuşan alafrangalarla şöyle alay ediyordu:
“Tatlı suyun frengi Mişon, Kaspar, Andon’dur
Bizim beyi sorarsan çıtkırıldım dindondur
Kapatması metires, uşağın adı vale
/Fransızca konuşur yanaşma İspir ile.”

Vatandaş ne kadar tepki gösterirse göstersin, alafranga tipler ve hayat tarzı, Tanzimat’tan sonra teşekkül etmeye başlayan Osmanlı burjuvazisi için son derece doğal ve olağandı. Osmanlı ekonomisi dış ticaret yoluyla Avrupa’ya açılınca, geleneksel tüccar ve esnaftan farklı bir sınıf olarak ortaya çıkan burjuvazi büyük bir etkinlik kazanmıştı. Bu sınıfın yoğunlaştığı Altıncı Daire, yani Galata ve Beyoğlu artık yepyeni bir iş ve cazibe merkeziydi. Cercle d’Orient, Constantinople, Teutonia, Petits-Champs gibi tiyatroları, Cafe Royal, Antilope, Moska gibi kafe santanlari, Bartoli, Gambrinus, Labyrinthe, Lloyd gibi bistrolari, Tokatlian ve Yanni gibi restoranları, Lebon, Pomme d’or gibi ünlü pastaneleri ve gece hayatıyla özellikle gençleri kendine çeken Beyoğlu, aynı zamanda sefaretlerin bulunduğu semtti. Ve oraya giderken mutlaka en güzel elbiseleri giymek gerekirdi. Yani bir çeşit ritüel… Küçük hanımlara ve küçük beylere Fransız veya Fransızca bilen yabancı mürebbiyeler (öğretmenler) tutmak, alafrangalaşmış kibar aileler arasında başlı başına bir rekabet konusuydu. Bu rekabetten faydalanarak mürebbiye sıfatıyla kibar konaklarına postu serip alafrangalık heveslilerini sömüren uyanık yabancılar bazı romanlara konu bile olmuştur. Örneğin, Hüseyin Rahmi, Mürebbiye’de bir Fransız sokak kadınının İstanbul’a gelip alafranga, fakat namuslu bir aileye mürebbiye olarak nasıl kapağı attığını ve ne dolaplar çevirdiğini bir bir anlatır.

Alafrangalık salgını, edebiyatımızın en alafranga nesli olan Servetifünun’cuları bile rahatsız etmiştir. Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu’da adamakıllı eleştirdiği mürebbiyelerden yahut büyük ücretler ödenerek tutulmuş Fransızca hocalarından öğrendikleri Fransızca kelime ve cümlelerle caka satmak için koltuklarının altında Fransızca kalın bir kitap yahut ceplerinde bir gazeteyle soluğu Beyoğlu’nda alan küçük beyler, “Tatlısu Frengi berberler, kunduracılar, terziler ve gazinolardaki garsonlarla başını gözünü yararak” Fransızca konuşurlardı.

Ahmet Rasim, bir yazısında “Beyoğlu taraflarında Fransızca su gibi” dedikten sonra şöyle devam eder: “Bilen bilmeyen, birkaç terkib-i adiye alışmış olanların cümlesi bu lisanı işti’mal içün şehrin bu tarafını intihap ediyorlar. Hatta biz bile henüz mektebnişin iken kitap almak içün Tünel başına kadar çıktık mı, mükâleme mecmualarından ezberlediğimiz ne kadar cümle var ise, cümlesini kitapçı müteveffa Hristo Furides’e döker, sayar, öyle dönerdik.”

Galata meyhanelerine ve Beyoğlu eğlencelerine kendini fazla kaptırmak, halk dilinde “karşıya dadanmak”tı. Servetifünun dergisinin kurucusu Ahmet İhsan Tokgöz, hatıralarında, hanım ninesinin karşıdan ve karşıya geçenlerden hiç hoşlanmadığını, bütün Müslüman kadınlar gibi onun da Galata ve Beyoğlu’nu ülkemizden saymadığını, bu yüzden bir gün Beyoğlu’na çıktığını duyunca “Oğlanı Frengistan’a götürmüşler! Eyvah!” diye ağladığını yazar.

Karşıya dadananlar, Türkçe konuşmaktan utanırlardı. Bazı sokakların adları bile Fransızcaydı. Cercil d’Orient, Degustation gibi yerlerde eğlenmiş olmak, övünüp üstünlük taşlamak için yeterliydi. Başta Fransızca olmak üzere her dilin konuşulduğu Beyoğlu’nun kozmopolit ortamında sadece Türkçe konuşmak ayıptı.

Bir Batı dilinde modern eğitim verme yolunda ilk köklü tecrübe olan ve 1 Eylül 1868 tarihinde öğretime başlayarak “Batı’ya açılan pencere” olma görevini hakkıyla yerine getiren Galatasaray Lisesi’nin Beyoğlu’nda açılması hiç de öyle tesadüf filan değildir. Batılılaşma programlarını uygulayan kadrolar ve Batı kültürünün gönüllü taşıyıcılarının neredeyse tamamı buradan yetişip toplumun arasına karışmıştır. Tuhaftır, parçalanan imparatorluğun enkazından yeni devletçikler çıkaran liderlerin çoğu Galatasaray mezunudur. Cumhuriyet’ten sonra Tanzimat “züppe”liklerinin azaldığı söylenebilir. Ancak Fransızca hayranlığı, Türkçeyi özleştirme çalışmalarının büyük bir hız kazandığı yıllarda bile devam etmiştir. Yabancı kelime düşmanlığının Türkçe’deki Fransızca kelimelerden ziyade Arapça ve Farsça menşeli Türkçe kelimelere yöneldiği görülür. Hatta öz Türkçe olduğu öne sürülen bazı kelimeler Fransızcalarına benzetilerek uydurulmuştur: Okul (ecole), genel (generale), egemenlik (hegemonie), onur (honneur), evrensel (universal) gibi…

Özleştirmedeki asil gaye, tarihi kültürümüzle bütün bağlantıları kesilerek “nötr” hale getirilen Türkçe’ye Batı kültürünün ahlakını yüklemekti. Bunun için Avrupa menşeli kelimelere Türkçe karşılıklar bulmak için pek fazla gayret gösterilmemiştir. Sözgelişi, dilden meydan ve saha’yı atıp ikisinin yerine alan kelimesini ikame ederken İtalyanca “liman”a dokunmak kimsenin aklının ucundan geçmemiştir. Tabii, bu arada yabancı dil öğrenmek, Batı kültürünün aktarılması için büyük önem taşıyordu. Hatta Bedri Rahmi Eyüboğlu ve onun gibi düşünen birçok aydın için, en azından üç yabancı dil öğrenip bu dillerde geçmişe “ana avrat dümdüz” gitmek gerekirdi:
“En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya Ne su ne busun
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun”
Bedri Rahmi bugün yaşasaydı muhtemelen “üç dil” demez, İngilizceyi yeterli görürdü. Kendi geçmişinize sadece Fransızca sövüp sayarsanız dünyanın belirli bir kesmi anlar, ancak İngilizceyi artık bu ülkede ilk öğretim seviyesindeki çocuklar bile konuşup anlıyor artık.
Bir zamanlar alafranga küçük beylerin koltuklarının altına yerleştirip Beyoğlu’na çıkarak caka sattıkları Fransızca kitaplar, şimdi sahaflarda kalmayan okuyucularını bekliyor, iyi mi?

Türkiye’de İngilizce artık bir numara. İngilizce öğretim yapmayan üniversitelerimiz yok gibi… Kolejler, Anadolu Liseleri, İmam Hatipler ve özel bir sürü okul Türk çocuklarına harıl harıl İngilizceyi öğretiyor. Analar, babalar; çocukları İngilizce öğrensin diye, orada burada mantar gibi biten kurslara milyonlar ödüyor. Çünkü gelecekte tüm dünyanın ortak dili artık İngilizce ve bu yüzden herkes İngilizceyi tercih ediyor…
Yani İngilizce artık bir dünya dili. İngilizce adlar taşıyan televizyonlarımız, dergilerimiz, marketlerimiz, şık mağazalar, mağaza isimlerimizi saymaya kalksak satırlar yetmez. Yakında yeni şairler çıkıp Bedri Rahmi’yi çağın diline aktararak bu milletin geçmişine, tarihine coğrafyasına “ana avrat dümdüz” gitmeye çağırabilirler. Ve tuhaftır, artık sadece Bihruz Beylerimiz değil, sanal olsun plazalarda olsun fark etmez, İngilizce hem edebiyat parçalıyor hem de Türkçe’yi “sales meeting” yapıyorlar…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın