Aylin’in odasının penceresi yoktu. Ölmek üzere olan bir ışıkta otuz beş gündür yaşıyordu. Ha öldü ha ölecek bir ışık ne kadar aydınlatabilirse penceresiz odanın ışığı da o kadar aydınlatıyordu. Aylin, ha öldü ha ölecek bir ışıkta ne kadar aydınlanılıyorsa o kadar aydınlanıyordu. Güneşi tam otuz beş gündür görmüyordu. Otuz beş gündür kim bilir bulutlar kaç kere kaçışmıştı gökyüzünde. Bulutların anlam veremediği bir kaçışı vardı hep. Nereye koşuyor, kimden kaçıyorlardı, bu penceresiz odaya gelmeden önce anlayamamıştı Aylin. Hâlâ anlayamıyordu.

Ay kaçıncı dönümüne girmiş, yıldızlar kaç gece görünüp kaç gece kaybolmuştu Aylin bu odadayken? Bunların hepsini kaybetmişti. Bilmem kaç insanın işe başlayışını, kaç insanın ekmeksiz kalışını, kaç bebeğin doğuşunu kaçırmıştı? Yeryüzünde otuz beş günde kaç ölüm olduysa Aylin bir tek onu kaçırmamıştı. Otuz beş gündür penceresiz bir yoğun bakım odasında otuz beş kere ölmüştü. Kefenin cebi yoktur derler, kabre eli boş uğurlamakla meşhurdur dünya. Aylin’in de öyle oldu. Penceresiz odasının kapısını açtıklarında yanına hiçbir şey alamadı. Öykü kitaplarını, günlüğünü, sevdiği tişörtleri, elinden düşürmediği kalemleri, bilekliği, annesi, babası, en son piknik yaptıkları parkı, İstanbul’u, bulutları, yıldızları, saksıdaki çiçekleri, pencereleri, gökyüzünü gösteren camlara asılan perdeleri… Hiç birini alamadı. Yalnızca solgun bir unutmabeni çiçeği saksısı koydular başucuna. Aylin, bir bitkinin şarkı söylebileceğine inandığı kadar duydu çiçeğin şarkılarını. Çiçek, penceresiz yaşanabileceğine ne kadar inanıyorsa o kadar yaşadı. Kapı kapandı. Bir mezarın üstü örtülür gibi Aylin penceresiz bir odada yalnız kaldı. Kapı kapandı.

İlk pencere

Yaşlı adam odaya girdiğinde ellerini çaresizce bağladı önünde. Bütün ihtimallere karşı kapıyı kapattı. Kıpırtısız yatan hastanın yanına yaklaştı. Bir süre ayakta bekledi. Aylin’nin gözleri kapalıydı. Kızının daha önce göz kapaklarını bu kadar net görmediğini düşündü. Pürüzsüzdü göz kapakları. Her an açılacak gibiydi. Yaşlı adam bekledi ama Aylin’in pürüzsüz göz kapakları açılmadı. Yaşlı adam kızının gözlerinin rengini hatırlamaya çalıştı. Koyu kahverengi bir hayalde boğuluyor gibi hissetti. Aylin’nin göz kapakları açılsa yaşlı adam koşup göz bebeklerinin bütün tonlarına sarılabilirdi.
Üzerindeki yeşil tulum olmasa yaşlı denecek kadar yaşlı görünen vücudu titriyordu. Titreyen elleriyle kızının üzerindeki yeşil örtüye dokundu. İkisi de bu penceresiz odanın rengine bürünmüşlerdi. Titreyen ellerine baktı yaşlı adam, cılız vücuduna.

Elinde olsa sokağın tozunu getirirdi kızına, küçükken beraber gittikleri parkın oyuncaklarını da. Doğum gününde aldığı inci küpeleri, mezuniyetinde aldığı saati. Getirebilse kucak dolusu kahkahalar getirir, bu mutsuz odanın her yerine asardı. Elinde olsa, bu penceresiz odayı deler, kızına sayısız pencereler açardı. Yaşlı adam dışardan hiçbir şey getiremedi. Sarsılmadan ağladı. Hiç kırmadan.

Aylin tek kızıydı yaşlı adamın. Kucağına verdiklerinde küçük elleriyle sımsıkı kavramıştı baş parmağını. Aylin babasının baş parmağına tutunarak büyüdü. Yürümeyi öğrendiğinde, bakkala ilk gittiğinde, bisiklete bindiğinde, okula başladığında babasının baş parmağı küçük avuçlarındaydı hep. Üniversite okumak için şehir dışında çıktığında kolları uzadı sanki yaşlı adamın, kilometreler ötesinden, denizlerin, karaların, dağların üzerinden kollarını uzattı yaşlı adam. Aylin babasının baş parmağını avucunda hissetti.

Eski bir fırıncı ustasıydı yaşlı adam. Kızının intihar haberini fırında almıştı. Ellerini silmeden, yüzünü yıkamadan hastaneye koşmuştu. Aylin’in camdan atlayarak intihar ettiğini, sebebini kimsenin bilmediğini, o sırada eşinin işte olduğunu hastanede öğrenmişti. Kızını görebilmek için otuz beş gün bekledi hastane kapısında.

Yaşlı adam penceresiz bu odadan çıkmadan önce güçsüz kollarıyla bütün duvarları kırdı. Aylin’in yüzü şimdi daha aydınlıktı. Camları gökyüzüne bakan pencereler açtı. Odadan çıkarken kapıyı kapattı. Baş parmağı hâlâ sızlıyordu.

İkinci pencere

Yaşlı kadın, kızının penceresiz odasına girdiğinde sarsıla sarsıla ağladı. Kızının yanına yaklaştı. Dokunursa bu penceresiz odayı kabullenmekten korktu. Hayatını teslimiyetle yaşamıştı, şimdi isyanla ağlıyordu. Saçları eskisinden daha kumraldı şimdi. Sanki hiç doğmamış, yaşamamış gibi uyuyordu. Yaşlı kadın yeniden isyanla ağladı. Kızının saçına dokundu. Küçükken örmeden okula göndermediği saçları dağınıktı ama örgüsüz de güzeldi. Ayakta durmadı, oturdu. Kızının penceresiz odasına baktı.

Aylin tek kızıydı yaşlı kadının. Terzihanede çalıştığı zamanlarda Aylin’i yanına alıyor, akşam eve birlikte dönüyorlardı. Aylin yaşıtlarından farklı olarak her gün yeni bir elbise giyerek büyüdü. Annesi kumaşlardan arta kalan parçalarla Aylin’e türlü türlü elbiseler dikiyordu. Aylin şehir dışında okumaya başladığında annesi yaptığı börekler, çöreklerin yanında bir de diktiği gömlekleri, ceketleri gönderirdi. Okulunu bitirdikten sonra evlenmeye karar verdiğinde annesi de babası da tek kızlarının mutluluğuyla mutlu olmuşlardı. Mutluluk koparılıp paylaşıldıkça çoğalıyordu o zamanlarda. Tıpkı hüzün gibi. Tıpkı şimdi yaşadıkları acı gibi.

Sözünde elbisesini, düğününde gelinliğini yine annesi dikti. Yaşlı kadın, annelerin kızlarının kaderini diktiğini bilmeden Aylin’e en güzel elbiseleri dikti. Tanışma, nişan, düğün derken annesi bir anda kendini kızının yeni evine oturmaya giderken bulmuştu. Aylin’in evinin her yerinde boy boy pencereler vardı. Saksılarda çiçekleri.

Kızının intihar haberini terzihanede almıştı yaşlı kadın. O sırada sandalyede bekleyen müşterisinin elbisesini dikiyordu.. Yılların terzisiydi yaşlı kadın. Gözleri eskisi kadar görmese de boş duramıyordu. Dikecek, sökecek bir şeyler buluyordu her seferinde. Onu dükkanda gören eski müşterileri başka yere gitmek istemiyorlar.

Terzihaneden koşarak çıkmıştı. Hastaneye gidene kadar defalarca ölmüş, yeniden dirilmiş, ölmüş yeniden dirilmişti. Tam otuz beş gün bir an ayrılmamıştı hastanenin kapısından.

Aylin’in başucunda duran unutmabeni çiçeğine baktı annesi. Israrla kızının baş ucuna bu saksıyı koymak istemişti. Doktor bunun mümkün olmadığını söylese de yaşlı kadın kızının bir çiçeğin şarkılarını duyup döneceğine inanıyordu. Otuz beş gün önce, daha bu penceresiz odaya gelmediği zamanlarda, çiçekleri severdi kızı. En çok da unutmabeni çiçeğini severdi.

Yaşlı kadının elinde olsa kızını kucağına alır, saçlarını örer, ona elbiseler dikerdi yeniden. Annesi yapabilse kızını alıp yeniden karnında dokuz ay taşır, yeniden doğururdu. Yaşlı kadının kalbiyle birlikte bütün vücudu acıyordu. En çok elleri. Dünya eskisi lekeler, şeffaf derisini kaplamıştı. Her bir parmağından onlarca damar geçiyordu. Her bir parmağından geçen her bir damar ayrı ayrı ağrıyordu.

Aylin hiçbir şeyden habersiz uyurken annesi kızının penceresiz odasında açılmış pencereleri farketti. Biri gökyüzüne bakıyordu pencerelerin, biri ormana, biri denize. Yaşlı kadın titreyen elleriyle her bir pencereye diktiği tülleri astı. Aylin’in pencerelerindeki tülleri rüzgarlar uçuruyordu artık. Yaşlı kadın odadan çıktığında kapıyı kapattı.

Üçüncü pencere

Kıpırtısız uyuyan Aylin’in odasına genç bir kadın girdi. Yavaşça yanına yaklaştı. Sanki dokunsa uyanacakmış gibi hissetti, ürperdi. İnsan bu kadar uyanacakmış gibi uyuyamaz dedi içinden. Üniversitedeyken öyle yapardı Aylin. Uykusu hafifti, bir dokunsa hemen açardı gözlerini. İnsan bu kadar uyanacakmış gibi uyuyamaz ki derdi ona.

Dört yıl birlikte aynı evde kalmışlardı Aylin ile. Her halini bilirdi arkadaşının, bu halini ilk defa görüyordu. Sandalye çekip oturdu. Başucundaki unutmabeni çiçeğine baktı. O zamanlarda Aylin’in bütün çiçeklerin ismini bildiğine şaşırmıştı. Bir gün defterlerinin arasından çiçekli defterini bulmuştu. İçinde envai çeşit çiçek ismi yazıyordu. Pek ilgisini çekmese de belli başlı çiçek isimlerini öğrenmişti Aylin’in defterinden. Şimdi bu penceresiz odada uyuyan arkadaşının başucundaki soluk mavi çiçeğinin adını öğrenmişti artık, unutmabeni çiçeği.

Üniversiteye gittikleri yıl kayıt sırasında tanışmışlardı Aylin ile. İkisi de kalacak yurt aramış, bulamayınca da bir cesaret aynı eve çıkmışlardı. Birbirlerinden ilk başta çekinseler de zamanla kardeş gibi olmuşlardı. Okula beraber gidiyor, tiyatroya beraber, markete beraber, sinemaya beraber gidiyorlardı. Dört yılın sonunda yolları ayrılmış, ayrı şehirlerde yaşamaya başlamışlardı. Eskisi kadar olmasa da görüşüyorlar.

Aylin’in okuldan sonra ani evlilik kararına şaşırmıştı arkadaşı. Sözünde de arkadaşının yanında oldu, evliliğinde de. Bu penceresiz odada da işte yine birliktelerdi.

Aylin hiçbir şeyden habersiz uyurken arkadaşı başında sessizce ağladı. Ne kadar kalabiliyorsa o kadar kaldı. Ne kadar ağlanabiliyorsa o kadar ağladı. Çıkarken arkadaşının penceresiz odasında açılmış pencereleri farketti. Camlara çiçekli tüller asılmıştı. Kapıdan geri döndü. Pencerenin önüne isimlerini öğrendiği bütün çiçeklerden birer saksı koydu. Dışarı çıktı, kapıyı kapattı.

Duvar

Genç adam penceresiz odaya girdi, ardından kapıyı kapattı. Hiçbir şeyden habersiz uyuyan eşinin yanına yaklaştı. Sandalyeyi çekti, oturdu. İki elini dizlerine koydu. Aylin’in kapalı gözlerine bakamadı, başını önüne eğdi. Göz göze gelse sanki uyanacak kadar tetikte uyuyordu.

Çalıştığı çay bahçesine arkadaşlarıyla gelmişti Aylin. Çayı çok sevdiğini masaya götürdüğü altı bardak çaydan anlamıştı. O gün bakışlarını ayıramamıştı üzerinden. Aylin çay bahçesinde çalışan bu adamın bakışlarını farketmişti. İlk defa arkadaşlarıyla gittiği çay bahçesine artık yalnız gitmeye başladı. Her gittiğinde bir bardak fazla çay içti. Genç adam cesaretini toplayıp konuşana kadar Aylin çay bahçesine gitmeye devam etti. Genç adamın samimi hislerine kapıldı Aylin.

Tanıştılar, konuştular, anlattılar, dinlediler. Aylin olmadan nefes alamayacağını anladı genç adam. Aileler tanıştı, söz yapıldı. Oturacakları ev adamın çalıştığı çay bahçesinin yakınında tutuldu. Evlendiler.

Evliliklerinin beşinci ayında genç adam Aylin’e olan duygularını tanıştıkları o ilk günde unuttu. Sevgisinin yerini tahammülsüzlük aldı. Sevmenin de soğukluğu vardır, insan bu kadar sevmese bu kadar soğuyamazdı. Genç adam eşinden soğudu. Gördüğü başka, konuştuğu başka, düşündüğü başka olmuştu. Kıskançlıklarla geçen kavgalı günlerde ikisi birbirinin sesini duyamayacak kadar uzaklaşmışlardı birbirlerinden.

Aylin’in penceresiz bu odaya düşüğü otuz beş gün önce de tartışmışlardı. Genç adamın tartışırken Aylin’i ittiğini, Aylin’in camdan düşerken eşinin gözlerinin içine korkuyla baktığını kimse bilmedi.

Genç adam eşinin intihar haberlerini işteyken aldığını söylemişti. Üstelik karısını intiharına inanmayacak kadar seviyordu.

Ayağa kalktı, eşinin yüzüne baktı. Yüzünde kimsenin göremediği bir hissizlik vardı. Aylin, artık hiç uyanmayacakmış gibi uyuyordu.

Genç adam çıkarken penceresiz odada açılan pencereleri de dikilen çiçekli tülleri de, camların önündeki çiçekleri de farketmedi. Aylin her şeyi biliyor gibi uyuyorken genç adam bütün duvarları bir kat daha ördü. Tülleri topladı, çiçekleri çöpe attı. Aylin’i penceresiz bıraktı, kapıyı kapatıp çıktı.

Kapı

Aylin otuz altıncı gün öldü. İnsan veda ettiğini en son gördüğü haliyle hatırlarmış. Aylin, son penceresi de kapanmadan önce unutmabeni çiçeğine baktı. Dünyaya dair hatırladığı son renk, bu solgun çiçeğin yaprakları oldu.

Aylin penceresiz bir yoğun bakım odasında otuz beş gün boyunca herkesten habersiz öldü. Unutmabeni çiçeği penceresiz bir yoğun bakım odasında otuz beş gün boyunca herkesten habersiz soldu.

Aysel KİŞİ

Reklamlar

By Aysel Kişi

Aysel Kişi 1994'te Muş'un Bulanık ilçesinde doğdu. İlkokul ve ortaokulu yine doğduğu ilçede, liseyi Eskişehir'de tamamladı. Marmara Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Sekiz çocuklu ailenin ikinci çocuğudur. Türkçe öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Muş'ta yaşıyor.

Bir Cevap Yazın