“Bilgelik, düşünceye şekil verme sanatı. Bilgide seçicilik şart. Çok bilmek değil lüzumlu olanı bilmek sabit kriter. Tefekkür kaçınılmaz. Başka türlü, ilmin irfana, malumatın marifete dönüşmesi imkânsız. Çünkü, sonu olmayan dikey bir yolculuktan dem vuruyoruz…

Yani, her bilenin üstünde bir başka bilen bulunduğu, bulunacağı ve bulunması gerektiği hakikatini hazmetmiş bir şuurun, doyumsuz öğrenme cehti ve bitmez, tükenmez öğretme, aydınlatma gayreti ile ulaştığı dinamik sentezden. İlme ilmikli hal. Göksel yanımızın tanış yüzü. Saf, duru, berrak, nurlu… Akıl “mevcut” u, ruh ve kalp “vücut”u bilmenin peşinde. Akıl parçaya, diğerleri ise bütüne talip. Her iki bağlamda da bilginin inşa serüvenini belki epistemolojik verilerle açıklamak kabil.

Ne ki, ibda (yoktan var edilişi) keyfiyetini izah, ancak ontolojik kuralları idrakle mümkün. Mutlak ve külli bilgi Rabbimiz’e mahsus. Mahiyeti eşya bütünüyle sadece O’na malum. İlim O’na ait yüce bir sıfat. Hem mevcut hem de vücut sırları yalnız ve yalnız O’na ayan. O, varlığın varlık olmadan önceki yokluk bilgisinin de sahibi. Varlık ya da yokluk O’nun indinde ve O’nun ilminde eşit, olanı, oluş halinin başlangıcında da sonunda da aynı şekilde bilir.

İnsan da dahil bütün varlıkların kesbi, vehbi ya da fıtri bilgisi hep O’nun yaratmasıyla vücut bulur ve bildirmesiyle bilinir hale gelir. O’nun yaratması ve bildirmesi dışında hiçbir varlık, bilmenin ne olduğu dahil hiçbir şeyi bilemez. Varlığa bilmenin ne olduğunu ve ne olmadığını öğreten de O’dur. “Şey” dediğimiz mevcut, nasıl ki yaratılmadan önce böyle bir kavramla anılamazsa, O’nun bildirmedikleri de anılamaz. Biz, varlığın vücut öncesi pozisyonuna adem(yokluk) dediğimiz gibi, bildirilmeyen bilgiler “yekun”üne de gayb ismini veririz.

Ne ki O’nun ilminde yoka yer olmadığı gibi gayba da yer yoktur. O’nun yanında her şey açık her şey mevcuttur. O’nun ilmi asli, zati, bizim bilgimiz ise sonradan olma ve arızidir. Dolayısıyla O, ilminin nurunu gönderdikçe ve gönderdiği nispette bizler bir şeyler bilir ya da kendimizi bilir zannederiz. Âmâ O, nurunu tamamen ya da kısmen çektiğinde, cehlimizle ortada kala kalırız. Bilgi kaybı, hatta bazen bilginin bütün bütün yitirilişi bizzat bilginin kaynağı olmadığımızın da göstergesidir.

Öyleyse bilgiyi nefsimize izafe ile sahiplenmemiz hiç de bilgece bir davranış değildir. Bilge, bu bağlamda sadece mahviyet ve tevazuun adıdır, adamıdır… Bilen insan, bilgisinin asıl kaynak ve membaına yani Allah’ına karşı mutlaka bilmeyenlerin çok çok ötesinde saygılıdır. Bilen insan, ancak bu saygısı ölçüsünde bilge sayılır… Ontolojik gösterge bilen ve bilinen arasındaki sempati dönüşümünü işaretlemesi bakımından da çok önemli. Mutlak bilen O olduğu gibi öncelikli bilen de yine O. Sonra, bilinmeyi isteyen, seven ve kendisini -bildirdiği ölçüde olmak kaydıyla- bilebilecekleri yaratan da yine O. Ardından kendisini bilinen (Maruf) olarak takdim; varlığı ise bilen konumunda takdir eden de O.

Bilenin bilgisine, bilgisi nispetinde muhabbetini bahşeden de yine O. Hak aşkı bu muhabbetten bir şule. Hakikat tutkunluğu bahşedilen sevgiye mağlubiyet. Onur ki ne onur; şeref ki ne şeref… Bilgeyi bilginden, filozofu sıradan âlimden ayıran, ayrıştıran tefrik işareti böylesi bir aşka, tutkunluğa, sevdaya sahip oluş. Kelimeleri kavramlaştırmak yüksek bir idrak işi. Kavrama nefes edip onu harekete dönüştürmek seçkinliği ele veren ezeli yetenek. Bilgelik biraz da böylesi bir nasip terkibi..”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın