Rıza amcayı alıp başımı gittiğim günlerden birinde tanıdım. Bir köy kahvesinde oturup çay molası vermiştim. Hava oldukça soğuk ve bir o kadar da yağmurluydu. İlk gördüğüm kahvede mola vermek için durmuştum. Birkaç çay içip hem içimi ısıtmak hem de yeni dostluklar edinmekti amacım. Selam verip oturdum bir köşeye. Kahvedeki yaşı hayli geçmiş insanlar vardı. Bazıları domino oynuyor bazıları da taş okeyi.  İçersi oldukça sıcakdı ve bir o kadar da kasvetli. Kahvehanenin tam ortasında fıçıdan bozma bir soba yanıyordu. Hayattan bıkmışlar ordusuydu sanki. Arada bir kahkaha sesi bozuyordu bu kasvetli ortamı.


İşte tamda o anda gördüm rıza amcayı. Gözgöze bakıştık önce kafasını öne eğerek selam verdi. Ama bu adamda bir şeyler vardı. Sürekli dışarıya bakıyor rüzgarla cama vuran yağmuru seyrediyordu. Bardağımı aldım bir sandalye çektim önce selam verdim izin istedim yanına oturmak için. Yine başıyla onayladı oturdum.


Deminden beri seni gözlüyorum amca yağmurumu seyrediyorsun dedim. Yok oğul çamur birikintisinde oyun oynayan çocukluğumu dedi. Şaşırmadım desem yalan olur. Bu amcadan böyle şiirsel ve şairane bir söz çıkacağını hiç düşünmemiştim. İki çay söyledim biri açık. Çaylar geldi. Bir yudum aldı oğul dedi gözlerime bakarak, ben ne çocukluk nede gençlik yaşadım diye başladı o unutamayacağım sohbetimize.


Uzun bir nefes aldı, oğul dedi ben ne anamı tanıdım ne de babamı dedi. Ben küçükken köyde sobadan sıçrayan bir kıvılcımla evimiz yanmış. Ben o vakit bebekmişim. Anam beni kucakladığı gibi pencereden bahçeye doğru atmış. Dediklerine göre aynı dışarıdaki kadar hızlı yağıyormuş yağmur. Beni köylüler kurtarmış, ama anam babam ve kardeşlerim o çıkan yangında kül olmuşlar. Ebe ana yetiştirmiş beni. Bir yaşımdayken de ebe ana yummuş gözlerini. Sonrasında emzikli bir kadın almış yanına. Onun beş çocuğuyla birlikte büyümüşüm. Biz hayatımızı rençperlik yaparak yaşarız. Beş yaşımda beni büyüten kadın İstanbul’ a taşınmış. Döneriz diye de köy evini boşaltmamışlar. Gittiğimiz yıl içresinde beni büyüten de hakkın rahmetine kavuşmuş. Ve beni çocuk esirgemeye vermişler.


On yedi yaşımda iş buldular bana çırak olarak inşaat şirketine girdim. Sonrasında ilk kavgamda arkadaş bildiklerim işi benim üstüme yükledi. Adamı bıçaklayan ustanın oğluydu. Sana bakarız seni mağdur etmeyiz diyerek kandırdılar ve 30 sene yedim. İçeride de rahat durmadım orada da birkaç olaya karıştım. Oğul dedi bu dünyada fakir fukaranın yaşama hakkı yok gibi. Niyetlensen de kursağında bırakıyorlar bir küçük mutluluğu dedi. Altmış beş yaşımda geldim köye. Birçok yaşıtım ölmüştü. Beni büyüten kadının evinde yaşamaya çalışıyorum. Ve her yağmur yağışında pencerenin önüne kurulur çamurda oyun oynayan çocukluğuma bakar dalar giderim dedi.


İkinci, üçüncü çaydan sonra zan sesiyle kalktı. Oğul dedi. Namaz vakti. Senide yolundan ettim. Hakkını helal et. Ama seninle sohbet güzeldi. Belki dedi belki bir daha görüşürüz seninle ama bu sefer çayları ben ısmarlarım dedi. Ve o yağmura aldırış etmeden camiye doğru ağır adımlarla yürüdü ve kayboldu gitti.


İki ay sonra tekrar uğradım o kahvehaneye. Rıza amcayı dün defnettik dediler. Ve yine yağmur yağıyordu. Dışarıya doğru baktım öylece umarsız. Rıza amca ve çocukluğu su birikintisinde oynuyordu…


Garibin hikayesini dinlemek için yine bir garip kulağı gerek der Mevlana. Zira hayatta aynı açıdan değil aynı acıdan bakanlar anlaşabilir…


Saygılarım ve sevgilerim siz şiir dostlarına.



Emre Vehbi ALKAN
Şiirbaz
16. NİSAN. 2006

Reklamlar

By şiirbaz -emre vehbi alkan

Önce anamın çığlığı yankılanmış dört duvarda. Sonra kıçıma inen tokatlarla benim çığlığım sarmış dört bir yanı. Annemin yorgun ama gülümseyen yüzünü kıskanmış melekler. Babamın telaşlı yüzünü, yeni bir can sahibi olmanın sevinciyle, canının yani annemin acıyan canının hüznünü, bir yüzünde iki duyguyu nasıl taşıdığını hiç kimse görememiş. Dişlerinin arasında parçalanan dudaklarını sadece annem fark etmiş öperken yüzünü. Bir saniyenin ne kadar da uzun olduğunu sadece babalar, babam bilirmiş ben doğarken. Doğmuşum velhasıl. İlk tokadı ebemden yemişim kıçıma. Sonra babam nakşetti avucunun izini yüzüme. Sonra amcalar. Neymiş efendim, duvarlara yazı yazmamalıymışım. Daha sonraları söküp yüreğimi göğsümden avucuna bıraktığım güzeller tokatladı beni. Hem de ne tokat. Dünya döndükçe ben batıya döndüm. Baktım ki ben büyüdükçe hayat da büyüyor, bıraktım ipin ucunu. İstemem büyük olmanın suçunu. Sonra dediler ki her şeyin bir kuralı var. Evet ama ne yaparsın; büyümek için geç kaldım, hep yüreğimden güç aldım. Kırk yıllık bir tomurcuk gibi asılı kaldım gül dalına. Eğer ben açarsam yapraklarımı, sırasını bekliyor sonbahar, biliyorum gözlerini bana dikmiş. Şişşşşt, aman ha duymasın bizi aramızda kalsın, uyandırmayın kerizi...

One thought on “AYNI ACIDAN BAKANLARA”

Bir Cevap Yazın