Zaman su gibi akıyor gerçekten. Kapkaranlık hiç ışık görmemiş günahların perdelendiği bir gecenin biraz daha uzamasını dilemenin de hiçbir anlamı yok. Fakat aydınlık, er geç cürmümüzün perçeminin bir ucundan yakalayıp, yüzümüzü utanç kırmızısına boyar bir gün…

Evet, hiçbir suç sahibinde kalmayacak. Öyle vaat edilmiş bize. Evet, her suç için bir mahkeme, er geç kurulacak ve dahi mutlaka bir hüküm verilecek…

İnsanı, hipnoz eden adeta kendinden geçirip büyüleyen bir cümlenin noktasını koymamaktaki inada, ısrarla devam etmek de bir şey ifade etmeyecek! Zira sözün hiçbir hükmü kalmadı artık modern çağda. En güzel cümleleri sayıp döktüğümüz şu ahir zaman diliminde bile yeryüzünün kavgaları, insanların duyarsızlıkları devam ettiği için bu güzelliklerde birer çam ağacı gibi devrilip gidecek, kelimelerimiz de çirkinleştikçe, haddimizi de aştıkça şaşkınlığımız her gün biraz daha artacak…

Zaman akıyor… Üstelik ışık hızıyla akıyor bunu fark edemesek de.. Her şey, olmak zorunda olduğu hal üzerinde ve yazgısına tutsak bir şekilde akıyor… Ama, fakat ve lakin sen hariç…

Zaman bölünerek; çağlarla anılırdı eskiden, İlk çağ, Orta çağ, Yakın çağ, şimdi isimler kifayet etmez oldu çağlara! Her gün, yeni bir çağ oldu. Her gün bu çağda insanda kendine yeni bir ilah bulup yeni bir kelimeye tapar bulundu. Yemin sözcükleri, öğrenme metot ve modelleri, evlenme şekilleri, hastalıklar, çareler, hızlı bir evrim geçiriyor. Akıldan ve düşünceden daha hızla yaşıyor insan, üstelik hiç düşünme sızısını çekemeden.

Bir özlü söz, korlanmış demir parçasının ulaştığı doruğu sabitleştiriyor köklü ve derin anlamında: “Demir tavında dövülür”. Başka hiçbir söz, zamanın, akıllara durgunluk veren incelikteki bir “anlık” parçasının önemini bu kadar derin ifadeyle anlatamaz herhalde. Demir ve tav; Sur ve kıyamet gibi. Anlık depremler, anlık ölümler.. İnsanın hiç bitmeyecek sandığı ömür çizgisinde milyonlarca an var. Milyonlarca kıyamet, milyonlarca ölüm de demek bu..

Zaman akıyor, uçuruma koşan çıldırmış küheylanlar gibi. Bekleyişler, özlemler, yakarışlar çare dahi değil. Yarınlar sel gibi çağıldıyor saçlarımıza, tenimize, ruhumuza. Söz, vakti gelmişken söylenmeli, darağacı vaktinde kurulmalı ve hüküm ferman edilip infaz edilmeli. Vakti gelen ok fırlamalı yaydan…

Zaman akıyor anlamını kavrayamadığımız kelimeler gelip geçiyor gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi. Onları anlamak gerek. Anlamlı cümlenin sırrı çözülsün, yazıtlar aydınlansın diye…

Demiri dövmek vakti gelmişse, beklememeli artık. Karanlık yeterince çökmüşse üzerimize, bir fişek atıp güneşi çağırmalı. Güneş penceremize kadar gelmişse eğer, şükürler, dualar, gönüllerden dışarı salınmalı. Bazı tasarılar eyleme dönüşmeli. Bazı özlü cümleler vardı, yazılması, söylenmesi gereken. Zaman akıyor. Vakti geçen eylemin sızısıyla vakit kaybetmenin hiç bir anlamı yok şimdi. İnsan bilemiyor, zamanın nasıl aktığını fark edemiyor gerçekten. Bir takım sıkıntılar edinme, çırpınışlar, haykırışlar faydasız artık. Yürüdüğümüz yollara bir takım işaretler konulmuş. Durulması, hızlı yürünmesi, susulması, haykırılması gereken noktalar var. Fark edemedik. Şimdi ise çok geç.

Her nefes yalnızca bir kere solunabiliyor. Aynı nefesi ikinci kez solumak ne kadar mümkünse, yapılması gereken fakat yapılmamış olanı yapmak da o kadar mümkün gelmeli kuvvetimize yük cinsinden. Zamanın en küçük parçası “an”. Yeryüzü, bir anını bir daha yaşamadı ki hiç! Her nefesi, solunması gereken anda solumak gerekiyor öyleyse çünkü zaman hızla akıyor…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın