Sabah saat 6: 00 da yola çıkmıştım. Kanuni Sultan Süleyman Hastanesi’nin otoparkına girdiğimizde saat 8’e geliyordu. Altı üstü 17 km’lik yoldu. Bu kadar erken çıkma sebebim; Altınşehir’de otomobil parçaları ve tamiri yapan bir arkadaşımı da görüp, hoşbeşten sonra bir çift çıkma lastik satın almaktı. 8: 30 randevusuna yetişemeyeceğimi hissedince direk hastanenin yolunu tutmuştum.

Nihayet bekleme salonuna randevu saatinin girdiği dakikalarda ulaşabilmiştim. Fakat sabahın körü diyebileceğimiz bir saat diliminde müthiş bir kalabalıkla karşılaştım. Bekleme salonu neredeyse ağzına kadar doluydu. Sandalyelere ilişenler, koltuklara kurulanlar, masaya bebek pusetini koymak isteyen annelerin yarışması, birer kişilik koltukları dirsek temas yardımıyla bölüşen yaşlılar, köşelerde öbek öbek ayakta duran aileler, duvar dibine çömelen yalnızlar, orta yerde gezinen işi aciller, çocuğunu emziren anneler, kulak kulağa hoş beş eden hısım akraba ve tanışlar, velhasıl kelam kadın, erkek, çoluk – çocuk kum gibi hasta ve yakınları devasa koridorda doktorun kapısında birikmiş kendilerine gelecek sırayı bekliyordu.

Cuma sabahı hastaların hepsinin (ben de dâhil) erkenci olduğunu fark ettim. Anadolu’nun her yerinde usûl böyle de İstanbul hastanelerinde açıkçası bu kadar kalabalığı bu saatlerde beklemiyordum. Bilirsiniz daha küçük Anadolu şehirlerinde gün ağarır ağarmaz herkes müşkül işini hal etmek için yollara düşerler. Ancak, saat 10’dan sonra yavaş yavaş kalabalıklar tenhalaşır ve nihayetinde öğleye doğru adeta hiçbir yerliyi sokaklarda göremezseniz… Sanıyorum gün ışığının değerini halen en iyi Anadolu insanı idrak ediyor diyebilirim…

Evet, randevumuz 8:30 du. Bu kadar kalabalığı hastanenin tek nöroloji doktorunun kapısının önünde görünce münasebetsiz bir zamanı seçtiğimi anlamakla gecikmedim. Fakat birdenbire ne yapacağımı da kestiremedim. Hiç görünmeden mi çekip gitmeliydim, yoksa ayaküzeri bir hal hatır sorduktan sonra mı? Kararsızlık içinde bekleyip dururken muayene odasının kapısı açılıverdi. Bir hastasını uğurlayan doktorumuzla göz göze geldik. Buyur etti ve içeri girdik. O sırada orta yaşlı bir adamla bir kadın: saygılı, ürkek, utangaç, sıkılgan bir tavırla peşimiz sıra içeriye girdi ve direk paravanın arkasına geçiverdiler. Doktor da direk hastanın yanına doğru ilerledi. Hastaya muayene masasına oturmasını söyledi, şikâyetini sordu, fakat bütün uğraşılarına rağmen ağzından iki üç kelimeden fazla bir şey alamadı. Kadın, sanki bir sırrı ifşa etmemeğe yemin içmiş gibi ağzından bir şey kaçırmamaya azami gayret gösteriyor hatta teşhis konulmasın diye de en küçük bir ipucunu doktora vermekten beri duruyordu… Bilseydim içeri girmezdim dedim içimden. Belli ki utangaç insanlar ve bizim yüzümüzden konuşmaya kesin utanıyorlar bunlar diye düşündüm kendime istemsiz bir şekilde hayıflandım! Bu defa hastalığının hikâyesini beyefendiye sordu. O da kırk dereden su getirdi. Kem – küm ve bir sürü lüzumsuz bilgiyi teferruatıyla anlatıp doktorun kafasını iyice şişirdi.. Her şeyi dikkatle dinleyen doktor kafasının takıldığı yerleri tekrar sordu ve sistematik olarak hastasını da muayene etti. Bu iş de bitince paravanın yanındaki küçük masada reçetesini yazdı, onların anlayabileceği dille bulgularını ve teşhisini açıkladı, ilaçların nasıl kullanılacağını tarif ederken bir takım hususi tavsiyelerde bulunmayı da ihmal etmedi. Her nedense böyle durumlarda hastanın ve yakınlarının memnuniyetleri yüzlerinden okunuyor! Hemen doktora dualar, teşekkürlerle yad ederek ayrılıyorlar…
Hatta hanım teyzenin de dilinin bağı çözüldü ve doktora dönerek:
–”Evladım, derdimi tam bildin! Allah senden razı olsun” dedi.
Doktorumuz da nihayetinde bu söylediklerini başıyla onayladı ve elde ettiği tüm verileri önündeki bilgisayara kayıt etti.

Ben bu mevzular yaşanırken masadaki gazeteleri, dergileri karıştırıyordum. Fakat odaya peş peşe girmek isteyen bir yığın hasta ve yakını girip çıkma teşebbüsünde bulunuyorlardı. Gözümle, kaşımla içerinin dolu olduğunu onlara anlatmaya çalışsam da çok da başarılı olamıyordum. Yani, öyleleri var ki hasta sahipleri doktoru hastadan daha fazla meşgul ediyor inanın. Adamın burnunun dibine kadar sokulup, ipe sapa gelmez sorularla lüzumsuz yere vakit alıyorlar. Hastaya gelince, o ya hiç ağzını açmıyor, ya da kerpeten yardımıyla birkaç şikâyeti damak ve dişinin dibinden ancak söküp alabiliyorsunuz. Yani, sanki hasta oluşundan başta hekim olmak üzere derece derece bütün insanlar mesulmüş gibi, herkese kırgın, küskün sert bir yüz ifadesiyle bakıyorlar. Kim bilir belki de bu tavırları, doktorun ilgisini çekmek içindi. En tesirli sahne unsuru olan sessizlikten yararlanarak dramatik atmosferi bütün ağırlığıyla ortama yaymak arzusu pek ala bu ruh haleti olabilirdi… Fakat, hangi psikolojik sebebe bağlı olursa olsun, neticede, ağzını bıçak açmayan hasta ile ona inat konuşan yakınları, tıpta “anamnez” denen ve “semiyolojinin” ilk basamağını teşkil eden hikâyeyi perdelemek, hastalığın başlayış biçimini ve gidişini örtbas etmek için ellerinden gelen ne varsa yapıyor farkında olmadan da doktorun işini müthiş bir şekilde zorlaştırıyorlardı. Nadiren hastanın ağzından dökülen kırıntılarsa, ya incir çekirdeğini doldurmayacak kadar ehemmiyetsiz, ya da birbirin tutmayan, rabıtasız, çelişkili bilgiler veriliyordu. Bu durumda hekimin elinde ne kalıyordu? Sadece fiziki muayene bulguları, klinik duygu, seziş, klinik koku alma yoluyla yürütülen tıbbi muhakeme… Hâlbuki hasta biraz yardımcı olsa, doktor yalnız su yüzüne çıkan belirtileri değerlendirmekle kalmayacak, belki daha derinlerde, hani şuur altında olup bitenleri de inceleme fırsatı bulacaktı. Organizmayı rahatsız eden çoğu zaman kendi garındaki hayaletler değil miydi?

Diğer taraftan, bu işlerin en tuhaf veya garip yanı bazı insanların “hastalık hastası” olması mevzusudur. Gerçekten şahit de olmuşumdur buna ki kimi hastalar odaya girer girmez adeta kadavra gibi cansız, sessiz, hareketsiz durdukları halde, muayene olup reçeteyi eline alır almaz aniden değişebiliyorlar. Canlı, dinç adımlarla yürüyorlar ve rahatça da konuşabiliyorlar. Hatta gereğinden fazla da konuşabiliyorlar. Gökkuşağının altından geçmiş hikâye kahramanları edasına bürünebiliyorlar… Sanki bütün kilitleri açan mucize bir tesir olmuş gibi…. Oysa doktor hiç bir zaman değişmiyor! Daima ölçülü, ihtiyatlı, serinkanlı ve şefkatli: bir kelime ile güven verici olmak durumunda. Yeri gelir, alçak sesle, tane tane konuşup, bir cümleyi tekrarlamak lüzumunu duyarsa sesini biraz yükseltir, yeri gelir bazı öğütlerinde tam bir kesinlik ve keskinliği pekiştirmek için hastasına “psikiyatri doktoru” edasında telkin ve tembihleri; ses tonunu bir desibel daha artırarak konuşmak durumunda kalabilir…

Diyeceğim o ki: bütün hastalar birer insan! Dolayısıyla her hasta da bir dünya! Hepsinin neticede “Erciyes’ten kar umduğu” ise muhakkak! En yoğun bir şiir cümlesi gibi manalı ve ahenkli bulduğum bu mahalli deyimle ansızın açık denizlerin uğultusu doluyor içime yaşadıklarımdan mülhem… Hani mor dalgaların çatlaması gibi yankılar yaparak… Gönül bu ya Erciyes’ten kar umar gerçekten! Hasta ise her daim, eline yapışkan bir madde sıvaşmış gibi ha bire parmaklarını doktorun huzurunda hep böyle oğuşturup durur haddizatında…

Evet doktorun mesleği hep organik hastalıkları örten deriyle, insandaki ruhi kusurları, sefaleti örten o derilerin arasındaki kıvamı yakalayan insanlar olduğuna inanmışımdır bu yaşıma kadar… Onların meslekleri aynı zamanda mizaçları ve karakterleridir çünkü! Ne var ki her duygu gibi sevmenin de acımanın da doruğunda bazen büyük fırtınalar kopabiliyor..
Bende bu durumdan doktorun az da olsa kurtulması için onun dilinden nükteyle karışık:
–“Hocam, ‘Homoöpati” yönteminin tedavi edici özelliğine inanır mısınız.”- dedim.
Cevaben:
–“Similia, Similibus, Curentur” diyeceğim günler yakın dedi…
Evet bu ülkede görünen o ki “benzer şeyler benzeri ile tedavi edilir.” Bir ateşli hastalığı ateş verici bir ilaçla tedavi yöntemiyle yani.. Çünkü bu ülkede her durum ve olay karşısında; politikadan, siyasete, siyasetten, sağlığa olsundur fark etmez tüm meselelerimizde: “çivi çiviyi söker” mantığı diyeceğim ve söyleyeceğimin hepsi bu!

Bir Cevap Yazın