Saat 03:46 2020 yılının Agustos ayının 18’nci sabahı… Öykü mü yoksa hikâye mi yazmalıyım diye düşünüyorum… Bunu düşünürken öykü ile hikâye arasında ince ama önemli bir ayrımın olduğunu anımsıyorum. Hangi kitaptan okudum tam olarak hatırıma gelmiyor olsa da hikâyede daha çok insanın içine doğulan şahsi yaşantısından kesitlerin veya bir yaşanılmışlığın dramatize edilerek anlatılması, öykü de ise yaşanılmamış (ve belki de yaşanılmayacak) olanın kurgu edilerek yazılması gerektiğine dair bir metin okumuştum.

Neden bu tanım hala kafamın içinde duruyor onu da bilmiyorum ama bu tanım hoşuma gitmiş belleğimde kalmış deyip geçiyorum. Şimdi müsaade ederseniz yukarıdaki tanıma kendim de bir ekleme yapmak istiyorum…

Şöyle ki; hikayeci dediğimiz kişiler esasen herhangi bir manzarayı tuvaline geçiren ressam gibi somut olanı anlatırken, öykücü soyut bir ressama benzetilebilir diye düşünüyorum. Binaenaleyh soyut resmin ressamı, yaşadığı ve algıladığı hayattan hareketle çıkarımlarda bulunur; tahayyül eder; yıkar, yeniden inşa eder. Öykücü ise; gerçekliği çok fazla dikkate almayarak kurguladığı öyküsüyle, hayata nasıl bir anlam yüklediğini ve hayatı nasıl gördüğünü anlatır.

İşte bu alemde her şey bir öykünün veya hikayenin malzemesini oluşturur. Evler, sokaklar, semtler, yollar, yeni yerler, eski mekanlar benim gibi beyninin üzerine oturan tiplerle isterse konuşabilir…
Kimi zaman: “Biraz daha kal gitme” der bir ev ama sen hazır değilsindir henüz gitmeye.
“Zaman geldi, git artık” der bir sokak sen uyuşup kaldığında.
“Hızlı sür arabayı” der veya “Sağa sap ki başına iyi bir şey gelsin” hatta “Bugün hiç çıkmamalıydın mahalleye” bile diyebilir bir semt o günden hayır gelmeyecekse…
Eh biz de çıktık bugün yine İstanbul’u seyrelemeye… Şimdi Taksim meydanındayım. Ara sokaklara dalmam gerekiyor ama İstanbul’da Allah’ın her günü “günün olmadık bir saati” yaşandığı için inanın nasıl dalacağımı ben de bilemiyorum…
Neden böyle bilmiyorum. Taksim’den Fındıklı’ya, oradan Eminönü tarafına uzanan tüm yollar sanki kendi aralarında anlaşmış gibi aynı anda tıkanıveriyor… Ahesta revan çöp kamyonları, belediyenin yıllar süren yol çalışmaları, park halindeki bir aracı çekerken bin araç şoförüne “ya sabır” çektirten trafik polisleri, az ötede iki uyanığın önde gitme sevdası yüzünden yaptığı kaza, Kazancı Yokuşu’nu ters yönde geri geri çıkmaya çalışan kafası güzel sürücüler vs, işte bu kenti yaşanmaz hale getiriyor…
Allah’a şükürler olsun ki henüz yağmur, kar filan yok yollarda. O da olsa 20 dakikalık yol, iki saatte çıkıverir… Bu iki saat süresince korna sesleri, her araçtan gelen yerli yabancı cistak müzikler, sürücülerin sesli küfürleri, trafikte kalmanın sıkıntısını eşine telefonda bağıra bağıra küfür ederek çıkartan metropol ayıları, yayaların geçecek yer bulamaması yüzünden söylene söylene araçlarının arasında yürümeye çalışmaları, kent insanını ve sakinlerini bizi bile çileden çıkartabiliyor. Kim bilir belki bu dayanılmaz gürültüden insanlar kendi evlerinde ses almayan en uçtaki odalarına kaçışmakta buluyorlardır çareyi…
Kaldırımlardaki yayalara gelince, bunların bir kısmı, tıpkı yağmur geçene kadar saçak altına sığınanlar gibi kaçacak delik ararlar hep…
Kalan kısmı da bu gayya kuyusundan olabildiğince hızlı bir şekilde kurtulmak için, caddelerin arasında bir yardım eli gibi uzanan daracık sokak aralarının kollarına atarlar kendilerini…
İşte ben de tam olarak bu sokaklardan biri olan Pürtelaş Sokağının başındayım.
Bu sokakta kediler, yosun tutmuş taşlar, sessiz ve sesli evler, perdesiz haneler, sokağa yayılmış yemek kokuları, usulca akan su, saksı ve tenekeler içinde yetiştirilen çiçekler, birbirini tanımayan ve görmeyen semt komşuları, sokak aralarında el ele gezen çiftler, çocuklu aileler ve bendeniz Pürtelaş Sokağı’nda İstanbul’un hengamesini değil, yaşamın bu şedit acımasızlığını, güvenilmezliğini, bilinmezliğini inkar etmek için gözlerimizi kapatıp sevdiklerimizin hayalini kurabiliyoruz istemsiz…
Örneğin şuan belleğimden tam olarak;
“Ten ki sana salınır
belli bir dalgayım
sen kıyımsın, susuyorum
sesim sensiz, sessiz
nerelerdeyiz?
-Bu gitmeler yordu, yıktı beni…”
diye giden satırlar geçiyordu…
Bir korna sesine gözlerimi açıp telefonumu kurcalarken sen de o an aynı şeyleri düşünmüş gibi semtini, evin hikayesini çevresini; ağaçlarını, balıklarını, sokakta top oynayan çocukları, tatlı kedicikleri, sevimli komşularını, yalnızlığını, çıkmazlarını, halini anlatan güzel bir müzik paylaşıyorsun kendi Pürtelaş Sokağı’nda…
Şimdi ben nasıl hüzünlenmeyeyim ey yar?
Günüm nasıl aydın olsun ki benim?
Havam nasıl kararmasın benim?
Çeşmimden yağmur gibi damlalar nasıl düşüvermesin boş avuçlarıma.
Birdenbire gelen bu hüzünlere, yüzyıldır bizi birbirimizden ayrı yaşatan zillet içinde saklı olan izzete tutunup kalakaldım tek başıma…
Düşünüyorum da şuan Pürtelaş Sokağına aniden bir yağmur yağsa…
Trafik iyice kilit olsa, sen yanımda olsan arabanın camları buharlansa, buharlanan cama düşüncelerimizin resmini, haritasını parmaklarımızla birlikte çizsek…
Ah! olsan şimdi yanımda…
Trafik açıldığında seyahatler çekse içimiz…
Pürtelaş Sokağı’ndan bilinmedik ıssız yollara, oradan gotik binaların dizildiği bol heykelli ağaçlık yollara; yeşil, kırmızı, turuncu yanan işaret levhalarını geride bırakıp yalnız kalabileceğimiz kentin en izbe yerlerinde saklansaydık…
Yüzüne bakıp sana aşık olduğumu söylesem,
gözlerine bakarak derinlerine dalsam,
hiçbir şeyin seni sevmekten beni alıkoyamayacağını anlatsam…

***

Ah be kardeşim bir durun yahu iki dakika!
İki dakika hayal de kurdurtmayacaksınız anlaşılan insana…
Tamam yaylanıyoruz işte… Hayal kurmak da neyimize…

3 thoughts on “Kökleri Olmayan Bir Ağacım Pürtelaş Sokağında”
  1. “trafikte kalmanın sıkıntısını eşine telefonda bağıra bağıra küfür ederek çıkartan metropol ayıları”
    bu tabirin altına müsaadenle imzamı atıyorum gardaşım.

  2. Sen, ister öykü, ister hikaye yaz fark etmez azizim. Yaz okumayan göz utansın. Almanya’dan selamlarımı sunuyorum gönlü güzel, muhterem kardeşime. Halit Dayanan

    1. Kıymetli hocam sağ olun. Hürmetlerimi sunarım. Ellerinizden öperim..

Bir Cevap Yazın