Göçmeden geçmek gerek bu dünyadan
Nice gençler gülüp geçer
Amma bilmezler ki bu yol ağlamadan geçilmez.
Nice kimseler yalın ayak geçer
Amma bilmezler ki taşlıdır yollar, ayakları keser
Göçmeden geçmek gerek bu dünyadan
Nice göçen bakıp geçer
Amma bilmezler ki bu yol görmeden geçilmez
Nice sakinler bilmeden geçer
Amma bilmezler ki bilmeden sınıf geçilmez
Göçmeden geçmek gerek bu dünyadan…
Göçmeden geçmek: kendinden geçmek gerek

Neydi bu “göçmeden dünyadan geçmek?” Sırrı neydi? Bir insan dünyadan nasıl geçebilirdi ki göçmeden? Hayallerle mi? İşiyle? Yok yok ilmiyle? Hıh, orada dur işte! İlim… İlim tanımaktır kardeşim. Kendini tanıtanı tanımaktır. Tanımak için de bilmek gerekir. İşte o bilme safhası için de istemen gerekir. İlim, bir sebil gibidir kardeşim. Gece gündüz su dağıtılan bir sebil düşün. Sen almak istemesen, sebilden sana su verilir mi? İstemek gerek, kana kana su içmenin tadına varmayı istemek için de susamak gerek. Susamayan kişinin sudan aldığı zevk ile susayan kişinin aldığı tat başkadır. Dağda bayırda yürüyüş yapıyorsun. Çok susadın. Ama nasıl olur? Yanına su almamışsın. “Alırız bir yerden ya…” demişsin. Sonra da unutmuşsun, aklına bile gelmemiş. Çok yüksektesin. Biraz daha su içmezsen rüzgârdan kuruyan boğazından konuşmanı engelleyecek. Her nefes alışında susuzsun. Artık nefes dahi zor alıyorsun. Yana yana su arıyorsun. Halin kalmadı. Yoruldun lakin suyu bulamazsan bitap düşeceksin. Arıyorsun. Artık dua ediyorsun: “Allah’ım ne olur susuzluğumu gider. Dayanamıyorum…” Biraz daha yürüyorsun. Karanlık çökmek üzere. Bir adım atmaya bile halin kalmadı. Çöküyorsun olduğun yere. “Bulamayacağım, dualarım da kabul olmadı. Belki de gereği gibi dua edemedim.” diyerek hem üzgünsün, hem de ümidini kaybetmek üzeresin. Derken o da ne? İleriden gelen bir su sesi. Evet, bu bir su sesi! Kalkıyorsun, koşmaya başlıyorsun. Demin yürümeye halin yoktu, şimdi koşuyorsun. Çok yakınlaştın. Bu hayal değil, gerçek. Karşında șırıl șırıl akan bir şelale… Taşların arasını delip geçen ve tertemiz akan su.. “Çok şükür, Allah’ım çok şükür…” diye teşekkür ediyorsun ve kana kana içiyorsun. Nasıl da güzel, nasıl da tatlı… Sen susuzluktan fark etmemişsin ama arkanda kamp yapan gençler var. Bir grup genç kitap okuyor. Hatta birisi okuyor, diğerleri dinliyor. Kulak kesiliyorsun: “O’nun celâli ne yücedir ve O’ndan başka ilâh yoktur. Dünyânın evvelinden hilkatin âhirine kadar bütün zerrât-ı kâinâtın, ezelden ebede kadar bütün zamânların dakîkalarının âşireleriyle darbı adedince hamd Allâh’dan gelir,
Allâh ile olur, Allâh’dan dolayı olur
Allâh’a mahsûstur.”* Demin yana yana arayıp en sonunda içtiğin su için “elhamdülillah” demediğini hatırlıyorsun. Utanarak elhamdülillah diyorsun. Hava da karardı. “Acaba oraya gitsem beni yanlarına kabul ederler mi?” diye düşünmeye başlıyorsun. “Ya da boş ver, giderim bir şekilde.” derken bir kişinin sana doğru geldiğini görüyorsun. “Kardeşim, yorgun görünüyorsun; gel çay iç, bir şeyler ye. Hem seni buraya getiren boşa göndermedi. Belki aradığın buradadır.” İçinde “Orada ne konuşuyorlar?” merakı, bir yanda açlığın ve karanlık çökmesi, bir de “seni buraya gönderen boşa göndermedi.” sözündeki tılsım seni oraya çekiyor. Kabul edip kampa doğru yürüyorsunuz yanındaki beyefendi ile. Hâlâ bir çekinme var sende. “Kimdir bunlar? Bindik bir alamete, hadi hayırlısı…” söylemleri… Yanlarına varıyorsunuz. “Selamün aleyküm kardeşim.” diyen onca genç seni selamlıyor. Ayağa kalkıyor, sana yer gösteriyorlar. Şen sohbet insanlar. Ara sıra Risale-i Nur kitaplarından bahsediyorlar. Sonra saatlerine bakıyorlar. “Vakit girmiş.” diyorlar. Önce “neyin vakti?” diye düşünüyorsun. Ağaçların orada birbirlerine su dökerek abdest alan gençleri görünce “ha namaz vaktiymiş.” diyorsun. Sonuçta namazdan haberin var. Namazdan haberin var da bugüne kadar başlama cesaretini gösterememişsin. “Ya bırakırsan? Daha çok günaha girersin! Bir başla, bir bırak olur mu? Bekle, namaz kaçmıyor ya!” vesveseleri cesaretini kırmış. Bir arzu da var içinde. Uçan kuşlar var sanki kalbinde. O’na secde etmeyi, bununla yükselmeyi ne çok isterdin halbuki. Ama vesveseleri kendinden biliyorsun. Hem çok da günahın var zaten. Bu kadar günahla ne namazı? Yok yok, yüzün olmaz zaten. Bu kadar genç şimdi hep beraber namaz kılacak. Aralarından biri “Kardeşim.” diye sana sesleniyor. İrkiliyorsun. “Dur, korkma. Bizi Yüce Rabb’imiz huzuruna çağırıyor. Seni de çağırıyor. Gelmek ister misin?” Şaşkınsın. “Beni de mi? İyi de ben çok günahkârım. Beni nasıl kabul eder? Ben şükretmeyi bile beceremeyen bir kulum!” diye konuşuyorsun içinden. Gözlerin fal tașı gibi açılmış. Bu kadar sözü içinden konuştuğunu fark ediyorsun. Sirkelenip “Nasıl?” diye sorduğunu bile fark etmedin. Durum anlaşılıyor. “Cemaat yapacağız kardeşim. Abdest alman yeterli. Gel ben su dökerim sana. Şelalede üstün ıslanırsa üşüyebilirsin. Bu yüzden biz sularımızı gündüzden doldurduk.” Ayakların gidiyor. Sen kendini götürmüyorsun, sanki biri seni çekiyor. Çöküyorsun yere. Yanında abdest almaya başlayan bir gence bakarak nasıl aldığını hatırlıyorsun. Bir utanma sarıyor içini:” Bugüne kadar neden öğrenmedim? Neden namaz kilmadım? Neden abdest almayı hâlâ karıştırıyorum?” Tüm cesaretini topluyorsun ve artık konuşan vesveselerin bir balon gibi uçuyor aklından. Aldın abdestini, cemaat birazdan başlayacak. Seccadeler seriliyor. Bir kişi öne geçiyor. Ezan okuyor ve kamet getiriyor.”Allahuekber!” Sen ilk namazını kılıyorsun. Nasıl bir özlem, nasıl bir ferahlık bu… Susadığında o içtiğin sudan bile daha ferah. Namazın bittiğinde o an neden duanın kabul olmadığını ve biraz daha aradığını yeni anlıyorsun. Allah sabredenlere en güzelini verir. Duanı geciktirmesinde bile bizim için bir hayır vardır. “Elhamdülillah….” diyorsun. Kamp lambaları, ortada ısınman için bir ateş ve Risale-i Nur sohbeti… Bu kitap hakkında hiçbir fikrin yok. Kulağına yabancı gelen kelimeler de var. Sıra sıra okunuyor ve ardından mütalaası yapılıyor. Konu: Namaz.. Sözler kitabından bir bölüm açılmış. Șöyle diyor: “Namazda ruhun, kalbin, aklın büyük bir rahatı vardır. Hem, cisme de o kadar ağır bir iş değildir.”* Dinledikçe kendinden geçiyorsun. Hele ki dördüncü nüktede akşam namazının insanın vefatını, dünyanın yok oluşunu, insanı gaflet uykusundan uyandırdığını ve insanı ikaz ettiğini duyduğunda tüylerin ürperiyor. Demek ki diyorsun, ölüm vakti gelmeden bu dünyaya kendini fazla da kaptırmamak gerekiyormuș. Hiç ölmeyecekmişsin gibi yattığın gaflet uykusundan uyanmakmış bize gereken. Göçmeden geçmek gerekirmiş bu dünyadan: geçmek, kendinden geçmek gerekirmiş… Gözünü açtıysan uyanmanın zamanı da geldi demektir. Uykuda göçmek istemeyen herkese…

*(Lem’alar, Dokuzuncu Nokta.)
*(Sözler, Dokuzuncu Söz.)
*(Sözler, Dokuzuncu Söz, Dördüncü Nükte.)

Reklamlar

By Sena Teper

Sanat Tarihi Öğretmeni, Çocuk Gelişimci, Yazar

2 thoughts on “GÖÇMEDEN GEÇMEK GEREK BU DÜNYADAN”

Bir Cevap Yazın