İnsan yaşadığı her kayıpla birlikte geçmişi daha fazla düşünürmüş. Bir kitapta buna benzer bir cümle okumuştum. Gülüp geçmiştim tabi ki hayatta yaşanacak tüm kayıpları yaşamıştım sonuçta, tüm hayatımı değiştiren o günden sonrada her şeyi geride bırakmış, geçmişi hiç düşünmemiştim. Ama bugün beni, geçmişin en derin yerlerine götüren, defalarca bakılmaktan kırışmış, göz yaşlarından ıslanmış bir resim ve mektup tutuyordum elimde.

Çocukluğumdan kalan, nadir güzel hatıralarımdan biri olan bu fotoğrafa yıllardır bakmamıştım. O gün annem, doğum günüm için hazırlık yaparken bende babamla bütün gün dışarıda oynamıştım. Annem bizi içeri çağırmadan önce de bu fotoğrafı çekmiştik.

Fotoğrafta, sıvaları dökülmüş, her yeri çatlaklarla dolu iki katlı evin önündeki bankta mahallenin iki yaşlı teyzesi oturmuş sohbet ediyorlardı. Mahallenin en zararsızı, kendi halinde yaşayan, hiç konuşmayan Aliş’te onların önünde durmuş her zamanki gibi kuşlara bakıyordu. Belki de onlar gibi özgür olmayı hayal ediyordu. Ben ise bisikletimle Aliş’in yanında durmuş poz veriyordum.

Annem Aliş dışında tüm mahalleyi doğum günüme davet etmişti. Herkesin “deli” dediği Aliş’in neden bizden farklı olduğunu çocuk aklımla hiç anlayamamıştım. Büyüdükçe insanların kendileri gibi olmayanları nasıl dışladıklarını tecrübelerimle öğrendim.

Doğum günümden kısa bir süre sonra annemin hastalanması ile hayatım geri dönülmez bir şekilde değişti. Annem kısa bir sürede kötüleşti ve sonunda yataktan çıkamayacak hale geldi. Günden güne eriyen annemle birlikte babamın da yaşam enerjisinin çekildiğini hissediyordum. Sanki o da karısıyla birlikte yok oluyordu. Ben kimsenin umurunda değildim. Sitem ettiğimde de ayıplanıyordum. Ne de olsa annem amansız bir hastalıkla savaşıyordu. Beni mi düşünecekti?

Çocukluğumun en güzel yılları birilerinin beni görmesini bekleyerek geçerken annemin kaybıyla iyice görünmez oldum. Cenazeden sonra babam odasından çıkmayı reddetti. Ne yaptıysam ona ulaşamadım ve sonunda tek evladının onun için ne kadar önemsiz olduğunu kanıtladı.

Elimde tuttuğum kâğıt parçasını açmama gerek yoktu, her kelimesini ezbere biliyordum. Bana ailem için görünmez olduğumu bir kez daha ispatlayan babamın intihar mektubu. Onu bulacağımı bile bile babam kızını hiç düşünmeden canına kıymıştı. Bir baba nasıl bu kadar bencil olabilir? Nasıl kızını bu kadar görmezden gelebilirdi?

Babam, beni şaşırtan bir şey yazmamıştı. Anneme duyduğu büyük aştan bahsetmiş, kendi acılarını anlatmıştı. Bana yazdığı mektubun tek bir satırında bile benden bahsetmemişti. Kimsesizliğimin resmileştiği gün kendime bir daha onları düşünmeyeceğime dair söz verdim ve bugüne kadar da düşünmedim.

Babamın ölmeyi seçtiği evde tek başına yaşamaya başladım. Bu sırada tek sırdaşım, en güvenli sığınağım mahallenin “deli” dediği Aliş oldu. Gözümün içine bakmasa da konuşmasa da beni düşündüğünü, önemsediğini her zaman hissettim.

Geçmişim, geleceğime yön verirken benim gibi çocuklara destek olmak için, iyi bir çocuk psikoloğu oldum. Onlara yardım ettim ama içimdeki çocuğu iyileştiremedim. Hayatımı yoluna koymaya çalışsam da hep terk edilme korkusuyla yaşadım. Ben geçmişten kaçtıkça o beni daha çok kovaladı. Şimdi geçmişi gömdüğüm kutuya bakarken bunu daha iyi anlıyorum.

Bugün tek sırdaşımı, dert ortağımı, abimi, ailemi, geçmişimle son bağımı, her şeyimi, Aliş’imi kaybettim. Son anlarında ellerinden tuttum, güzel yüzüne uzun uzun baktım, o küçük kızı hiç bırakmadığı için ona teşekkür ettim.

Aliş, beni bırakıp gitmeden önce ilk ve son defa gözlerimin içine sevgiyle bakarak bana son hediyesini de vermiş oldu. Yıllardır görmek istemediğim gerçek o gözlerde saklıydı. Ben kendimi sevmez, kabullenmezken başkalarını beni sevmesini nasıl bekleyebilirdim. Mektubun ve fotoğrafın ucunu yakarak lavaboya attım, akan su ile birlikte küllerinin kayboluşunu seyrettim. Artık geçmişi ait olduğu yere göndermeye hazırdım. Bundan sonra önüme, geleceğime bakacak ve mutlu olmayı öğrenecektim.

AYBÜKE ÇOLAKOĞLU

By torus85

Bir Cevap Yazın