“Şimdi namazımı daha bir çok sevdim…” 

    Bismillahirrahmanirrahim. 

    Buraya bir seccade çizdiğimizi hayal edin. Seccadede tam baş koyduğumuz kıble işaretli yer var ya:

İşte orası dertlerimizin gözyaşına dönüştüğü yer.

Günahlarımızın, belki en gizli günahlarımızın tevbesini duyan Rabb’imizle buluştuğumuz yer.

Ağladığımız, şükrettiğimiz yer.

Gözümüzü kapattığımızda karanlık olmayan tek yer.

Rabb’imize başvurduğumuz yer…

Secde; bazen en çok sarıldığınız, bazen ise en çok utandığınız yer….

Özetle milyonlarca insanın asırlardır alnını edeple yasladığı yere secde  diyoruz.

   Eskiden misafirliğe gidince eskimiş seccade verildiğinde içten içe ayıpladığımı, çok utanarak itiraf etmeliyim. O zamanki düşünceme göre seccade misafire özel ve yepyeni olmalıydı. “Eski püskü” seccade misafir önüne çıkmamalıydı bile (!). Hâlbuki eskiyen, secde edilen ve ayaklık kısımları aşınan seccadelere ne çok el değmiş, ne çok baş konulmuştu. Ne çok ıslanmış ve ne çok duaya ortak olmuştu o seccadeler. Ne çok “kul” olunmuştu orada. O kadar kişinin Allah’ı zikrettiği bir yere baş koymak, başka bir âlemde uyanmak gibi geliyor bana artık. Seccade dile gelse neler derdi kim bilir.

   İşte yine aşınmış bir seccadeye bakarken, dalıp gitmiştim. Böyle anlarda aklıma en çok gelen günahlarım olur: Size bir şey itiraf edeyim mi? Bir insanı ziyana uğratan: günahında ısrar etmek ve yaptığının günah olduğunu kabul etmemektir. Kabul ediyorum Rabb’im: Beni; işlerken senden uzaklaştıran, işledikten sonra da izninle sana yaklaştıran günahlarım var benim. İstihare kılmaya korktuğum, istişaresini dahi yaparsam kaybedeceğimi düşündüğüm ve günah olduğundan bir haber olduğum günahlarım. Doğrusunu bilmek istemediğim yanlışlarım. Olmayacağını düşündüğümde daha çok ısrar ettiğim dualarım var mesela.Hz. Adem gibi kabul ediyorum hatalarımı. Hz. Yunus gibi itiraf ediyorum. Bu günahlardan geriye kalan pişmanlık bir fırın gibi adeta; yanıyorsun, yanarken de pişiyorsun.

Bu kadar pişmanlıkla beraber yanıp kavrulurken kendime şunu da demeyi ihmal etmiyorum: Ümidini kaybetmek büyük günahtır. el-Halık olan, bizleri yoktan var eden Allah’a karşı ümidimizi yitirmemek gerek. Bu ümitli yaklaşım öyle serinlik veriyor ki ara ara esen bir çöl rüzgârı gibi adeta. Kork ama korkun sevginden büyük olmasın! Bunu dengede tutabilmek için yapılması gereken: daha çok dua, daha çok namaz ve daha çok İslam…

İyi ki duavar, iyi ki secde var. İyi ki “namaz” var. İyi ki İslam var… Neden bu kadar iyi ki dediğimi birazdan daha iyi anlayacaksınız.

   Namaz kılmayan, bu durumdan kalpleri rahatsızlık duymayan, namazsızlığa alışmış öyle insanlar tanıdım ki secde etmemenin kalplerinde meydana getirdiği kibri ve gururu tarif edecek kelimeler bulamıyorum. Hep başları dik. Tevazudan nasibini almamış. Günahını kabul etmek desen yok. Bir insanı kırarak verdikleri haklılık mücadelesini zafer zannediyorlar. Muzaffer olmanın iki-üç tartışmaya katılmakla elde edileceğini zannediyorlar. Oysa hak yiyerek elde edilen haklılık davası; zafer değil, zulümdür! Zafer sonuçta belli olur, süreçte değil. Hâlâ sürecin devam ettiğini bile bile nefislerini okşamak için kendilerini kandırmaları daha ne kadar sürecek: Allah bilir…

Bunları düşündükçe başımı eğerken bedenimi, ruhumu yükselten Allah’a hamd olsun demekten kendimi alıkoyamıyorum. Meğer namaza nasıl da ihtiyacımız varmış… Namaz bir zırh gibiymiş; ağzı açık bekleyen ejderha misali nefsimizden, birden çok yeri ısıran sinek gibi zihnimizi rahatsız eden şeytandan, beynimizi uyuşturan vesveselerden, alçalmaktan, rezil olmaktan bizi koruyan bir zırh… Ne de güzelmiş namaz…

   Namazı bize dost kılan, namazımızla bizi tüm düşmanlarımızdan koruyan Allah’a hamd ü senalar olsun.

  Şimdi namazımı daha bir çok sevdim! 

Selam ve Dua ile…

Bir Cevap Yazın