Üç beş arkadaş, Balat’a muhabbete çağırmıştı bizi… Buradaki her şey bugün bana yabancı geliyor… Yaptığım ve yapacağım her fiil de anlamsız… Henüz nedenini bilemediğim sebepler yüreğimin sıkılmasına, hayallerimin donuklaşmasına, vücudumun hareketsizliğine sebep oluyor…
Niye böyleyim? Onu da bilmiyorum…

Öyle bir durumdayım ki biri yanımda kibrit yaksa yüreğim o ateşten nem kapan benzin bidonu gibi hemen parlayıverecek… Şimdi burada; güzel giyimli, güzel kokulu, parlak simali abilerin yanında yanmalı mıyım? Yoksa yanıyorum da yüreğimin üstüne bir avuç su mu dökmeliyim?
İçim kaynıyor… Olacak bir şeyler ve ben bunu hissediyorum. Olacak olan her ne ise daha önce de olma ihtimalini hissetmiş ve olmuşluğunu deneyimlemiştim.
Nasıl mı biliyorum?
Ne zaman göğsüm daralsa, içim sıkılsa, gözyaşlarım gözlerime doğru sökün edip yürüse hep acı bir şeyler oluverir…
Bu olacak olan her ne ise önüne geçebilir miyim?
Sanki bu da beyhude… Olacak, olacaktır. Hiç kimse olacağın önüne geçemez…

***

Gökhan abi:
-Yuşa, çay mı kahve mi içersin?- diye sordu.
Aslında çayı seviyorum. Ancak kahveyi de gönlümün sultanı Ranam pek sever… Rana’nın tarafını tuttum ve:
-Şekersiz bir kahve Gökhan’ım…- dedim.
Dükkânın önündeki boş tabureye müsaade istemeden sessizce geçip oturdum… Herkes birbirine bir şeyler anlatıyor; Korana’dan, siyasetten, asgari ücretten, Siha’lardan, Tiha’lardan, Karabağ Savaşı’ndan, dem vuruyorlardı… Ben ise kendi garında için için yanan Mecnun gibi bir köşede konuşanları dinliyor, arkadaşları seyrediyordum. Aklımdan her zamanki gibi hayatımda önemsediğim tek bir insanın sureti geçiyordu… İşte tam bu sırada Gökhan abinin beni yıllar önce tanıştırdığı semtin delisi Behram abi çıkageldi… Benim, Behram abiyle tanışıklığımın üzerinden bugün itibariyle 3 yıl 8 ay geçmiş… Onu ilk gördüğümde çok irkilmiştim. Hayatımda onun kadar pis kokan, üstü başı kir pas içinde bir insan görmemiştim. Zaten ilk tanışmamızda ona elimi uzatmamış, iki kelime konuşmamış, hatta kokusunu almamak için hızlıca dükkanın içine atmıştım kendimi… Ancak geçen zaman içinde insanın hem burnu, hem zihni, hem gönlü bazı şeylere alışıveriyor. Gökhan’ın dükkanına her ziyarete gittiğimde Behram’ı birilerine vaaz ederken görüyor, ben de sohbete ara sıra dahil oluyordum. İşte böyle böyle ben de Deli Behram ile tanışma şerefine nail olmuştum…

Behram, üstü başı kir pas içinde, çok pis kokan biri olsa da ahlakının güzelliği, sohbetinin derinliği ve tatlılığı, farklı düşünceleri dile getiriş şekli beni kendine hayran bırakmıştı… Abimizdeki üslubun lirik havası, muhteşem ses tonu ve hitabı beni kendine çekmiş, zamanla onun en iyi dinleyicilerinden biri haline gelmiştim. Sanki o cevher de ben de onun arazıydım. Garip bir ikili olup çıkmıştık… Onu tanıyanların çoğunun bu bilge kişiliğe “Deli Behram” demesine bir anlam veremiyordum. Zira konuşmasında en küçük bir delilik emaresi göremiyordum… Üstelik Behram çok soylu bir ailenin son temsilcisi ve oldukça da varlıklı birisiydi. Aslında deli deme sebepleri onun meczup gibi giyinmesinden ileri geliyordu… Behram’ın elbisesi masa örtüsü gibiydi. Bu öyle bir elbise ki rutubetli, çürük, buruşuk, lekeli ve yağlıydı… Onunla konuşurken değmemeye, dokunmamaya özen göstererek konuşuyordum. Zaten Behram’ın topu topu bir kat elbisesi vardı. Onu da sırtına atar parça pençik olana kadar giyerdi. Aynı elbiseyi bir yıl sırtında taşıdığını bilirim. Nihayet bu elbise giyilemeyecek, el sürülemeyecek hale gelince gidip kendine yeni bir elbise alır, eskilerini oraya bırakır, yenileri de sırtına çeker bir süreliğine ortalıktan kaybolurdu. Behram’ın bu tavrını da anlayamıyordum. İnsan yeni aldığı kıyafetleriyle gezmeli, tozmalı değil miydi? Bize göre öyleydi de ona göre öyle değil imiş! Yeni elbiseyi sevmiyordu, bir türlü de alışamıyordu. İlla o elbisenin de ütüsü bozulmalı, temizliği gitmeli, şıklığı ve ışıltısı kaybolmalıydı ki öyle çıkabilsindi insan içine… Onu yeni bir elbisenin içinde; tedirgin ve neşesiz görünce daha çok şaşırmıştım. Hatta herif elbisesi eskisin diye rast gele yerlere koyar, çamura atar, kumaşın sarkması için elinden gelen her şeyi yapardı. İyice eskiyince o vakit Behram elbisenin içinde daha rahat nefes alır, özgüveni yerine gelir ve kendini daha rahat ifade ederdi…

Behram’ın su ile de arası yoktu. Yani yıkanmaktan, banyo yapmaktan adeta nefret ederdi. Birkaç kez onu hamama götürmeyi teklif ettiysem de başarılı olamadım. Hamam deyince gözlerini fal taşı gibi açar:
– Beri bak! Ben, ılık suyu da soğuk suyu da sevmem- derdi.
Bir gün: “Behram abi gel birlikte hamama gidelim. Seni bi güzel keseleyeyim” dediğim hemen bir bektaşi fıkrası anlatmıştı.
Fıkrayı hatırımda kaldığı şekliyle nakil edeyim:
“Bir gün “Piri fani bir Bektaşi’ye; “Pirim yıkan, temizlen iyi gelir sana” demişler de Bektaşi: “Yooo!” demiş: “Cenabı Allah, ademi topraktan yarattı, öyle su ile oynarsa çamurlaşır…” demişti.
Ayrıca o uslanmaz bir sigara tiryakisiydi… Sigaranın biri bitmeden diğerini yakıyordu. Öylesine çok sigara içiyordu ki inanır mısınız o parmakları tütün sarısına dönmüş her parmak adeta bir sigarayı andırır hale gelmişti. Birkaç sene önce Rüstem Ağabey’in düğününe gelmek istemişti. “Olur” dedik aldık arabaya da kokusundan birkaç arkadaş neredeyse istifra edecekti.
-“Abi gel bir hamama oradan berbere bir de şu ayakkabıları bir boyacıda boyatıp öyle gidelim düğüne” dediysek de ne mümkün… Adam hamamdan, ayakkabıcıdan, berberden, sudan vahşi bir kedi gibi kaçıyordu. Onun için kirlenmek, kirli kalmak doğal ve güzeldi. Hayatından memnundu… Bir kez olsun saçını taramazdı. Bir kez olsun dişlerini fırçalamazdı. Bir kez olsun elbisesinde bir ütü izi göremedim… Sabahları kalkar kalkmaz dört dişli tahta tarağı andıran parmaklarını yapış yapış olmuş saçının arasından bir defa geçirip, arkaya atar, ondan sonra da çıkıp keyfine bakardı. Onun için kirli yer, artık yemek, kötü insan anlamsızdı! Nerede olsa vurur kafayı yatar, ne bulsa yer yutar, kimle olsa çenesi düşüne kadar konuşabilirdi! Ömrünü Balat’ın dar sokaklarında, kahvehanelerde, birahanelerde geçirirdi. Onu kah lüks lokantalarda zengin biri gibi yemek yerken, kah otel çöplüklerinin dibinde evsizler gibi karnını doyururken görebilirdiniz… O, asla bir şeyden iğrenmezdi, tiksinmezdi…

Bir gün, Beyoğlu’nda arabanın içinde bir arkadaşın gelmesini bekliyordum. Beklediğim yer Galata Kulesi’ne yakındı. Tam hizamdaki bir meyhaneden bana seslenerek yanına çağırmıştı. Vardım yanına bi baktım ki masada 35’lik bir rakı! Açmış, karşısında Afrikalı ne idüğü belirsiz bir zenci ile oturmuş hem rakı içiyor hem de şakır şakır İngilizce ve Fransızca konuşuyordu…
– Gel Yuşa, sen de otur kuzum bir tek de sen at- dedi.
Geldim oturdum oturmasına da kiminle konuştuğunun farkında bile değildi…
Bir keresinde de Çorlulu Medresesi’nde nargile tüttürürken gördüm onu. Vaktiyle Boğaz’daki yalısında çalışmış aşçıbaşı ile hararetli bir şekilde tavla oynuyordu.
Behram abi hayatım boyunca tanıdığım insanlar arasında en iyi niyetli, en temiz yürekli insanlardan biridir. O herkesin gerçekten iyiliğini isterdi. Ona bakınca sanki kendi yüreğimi görür gibi oluyordum. Herkese hürmet ederdi. Çocuklarla ve yetişkinlerle gayet sarih ve güzel bir Türkçe ile konuşurdu. Herkesin saadet içinde yaşamasını arzu eder, müşkil durumu olan var ise önce dua eder imkanını da hemencik son kuruşuna kadar seferber ederdi.
Bize:
 Hazır şeylere asla alışmayın– derdi.
Bir gün Gökhan abinin dükkanında bulunan herkese lahmacun-ayran ısmarlamış biz tıkınırken o da sanki aç çocuklarını doyuran baba gibi sigarasını tellendire tellendire seyretmişti… Bazen konuşurken coşardı. Öyle hikayeler anlatır, bu hikayelerden öyle felsefik söylemler çıkarttırdı ki sanki içinde küçük bir Aristo yaşıyordu.
Bir gece yine bir sohbette tüm arkadaşlara hitaben;  
“İnsanoğlu rahat istiyorsa kendisini yorucu, hırpalayıcı kötü tüm düşüncelerden arındırmalı! Kişi kendi düşüncesini esaslı konulara yönlendirmeli, yüksek işlere kafa yormalı ve ne kadar teferruat varsa bu düşüncelerden de acilen uzaklaşmalı… Düşünün 24 saat içinde beyninizi lüzumsuz, saçma, faydasız şeylerle yorarsanız hiç enerjiniz kalır mı?
– Hayır…
Bir kıyafet, bir araba bir saat, bir aksesuar düşüncesini bile sırf gösteriş için istiyorsunuz… Pantolonum filanca marka, filanca renk olmalı, ayakkabım şu renk, bu marka olmalı, gömleğim Armani olmalı… İşte bu düşünceleri her gün bir saat kafanızda taşısanız yılda kaç saatinizi boş işlere ayırdığınızı hesap edip görebilirsiniz… Hatta hangi insanla konuşacağınıza, ona nasıl davranacağınıza, kadınlara nasıl hitap edeceğinize kadar lüzumsuz işlere çok kafa yoruyorsunuz. İnsanları ayırarak, adamları kayırarak öylesine boş işlerle meşgul oluyorsunuz ki bu sizi perişan etmez de ne eder?
Kaç kez “bu iyi insandır” diye seçtiğiniz kişiler buna layık çıktı?
Onların birer beşer, şaşar olduğunu bildiğiniz halde yaptığınız seçimlerinizden hanginiz mutlu oldunuz?
Ben sizlerin düşündüğü bu saçma sapan hiç bir düşünceyi kafamda taşımam.
Asla insan, cinsiyet ayırmam.
Zenginle, fakirle, ünlüyle, çöpçüyle, katille, mühendisle her kim olursa olsun konuşur kimseye de fenalık düşünüp gıybetini yapmam.
Ama siz, bunca elemelerinize, seçmelerinize ve kriter belirlemelerinize rağmen en sevdiğiniz insanlarla kaçıncı dargınlığınız, kaçıncı kavganız diye sorsam hepiniz oturup bana roman yazarsınız değil mi?
Bir de şu izzetinefis meselesi yok mu, işte asıl insanları yok eden, harap eden işte bu durumdur…
Bir insanın selamına, tebessümüne, söylemiş olduğu bir söze dikkat kesilip yapılan her hareketine mana vermeye, her buluttan nem kapmaya çalışırsanız; sonrasında dalgınlıkla söylenmiş bir sözün sizi nasıl meşgul ve işgal ettiğine sonradan üzülürsünüz…
Size kim cahil derse desin, size kim üslup öğretmeye kalkarsa kalksın sizde bu uyarılar veya ikazlar karakterlerinizde hiç bir değişime sebep olmayacaktır!
Çünkü “can çıkar huy çıkmaz!” hem Allah Kur’an-ı Kerim’de: “Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler” (İsra suresi) demiyor mu?
O halde beyninizi böylesi saçma sapan düşüncelerle doldurmayın… Doldurursanız bunun ceremesini sizden başka kimse çekmez ve ömrünüzü boş yere heba eder, hastalıklara yakalanıp kendi dünyanızı başınıza kendiniz zindan ederseniz…”- diye mini bir hitapta bulunmuştu.

Gerçekten onun gibi canımın istediği yere gitmeyi, her yerde yatmayı, her insanla sohbet etmeyi derinlemesine düşüncelerimin içinden geçirince hak verdim Behram abiye… Bu düşüncenin beni özgürleştirdiğini hissettim. Çünkü bu zamana kadar ben hiçbir zaman kendi keyfime göre hareket edemedim. Hiç bir zaman kafama göre bir ömür süremedim…
Hep bir sorumluluk duygusu ve koşuşturmacanın içinde enerji harcıyordum… Bunu derken sorumluluklarımdan kaçayım demiyorum ancak lüzumsuz bir sürü düşüncenin belleğimden silinmesi düşüncesi bile zihnimin sakinleşmesine, sorunlarımın yok olmasını sağlamıştı.

İnsan belleğinde dolaşan şu “… mı acabalar”, akıllı telefonları vücudun bir parçası gibi kullanarak kendisine gelen her mesaja, her iletiye, her habere merakla bakıp yanındakini görmemesi etik bile değil iken, herkesin sorununa ortak olduğu yetmiyormuş gibi bir de dünyayı çekilmez kılanlarla birlikte hayat sürmeye çalışması yaşam enerjisinin yok olmasına neden oluyor gerçekten..
Oysa Behram’ın benimsediği bu hayat her insanın dimağını hakikatten dinlendiriyor… Hatta neşelendirip gülümsemesine bile sebep oluyor.
Hem insanın dışının, nasıl göründüğünün ne önemi var? Evet onun dışı pisti. Farz edelim ki onu yıkadık temizledik. Ya içi pis olsaydı? Yüreği, dünyası, niyeti kötü olsaydı ne yapardık? İşte bu soruların cevabını düşününce herkesin deli dediği Behram’ın, aslında gördüğüm en akıllı adamlardan biri olduğuna daha çok inanmaya başladım. Hem sağlığı, sıhhati de yerindeydi. Üstelik demir gibi bir vücuda ve müthiş bir bağışıklık sistemine sahipti. Onu tanıdığım günden beri bir kez olsun hasta olduğunu görmemiştim. O yırtık pırtık elbisenin içinde; benden daha sağlıklı, sıhhatli, mesut ve bahtiyar görünüyordu. Hayatını İstanbul’un en izbe mahallesinin en berbat sokaklarında; orada burada şurada yatarak, yiyerek, içerek geçiren Behram kendi yatağını yorganını bir tosbağa gibi sırtında taşıyordu. Yazın kırda, kışın naylon pencereli bir viranede ateş başında ısınarak hayatta pekala kalabiliyordu. Açıkta yatıyordu, ballicilerle düşüp kalkabiliyor, katillerle görüşüp konuşabiliyor, haftalarca, aylarca yıkanmadan yaşayabiliyor, hiç çamaşır değiştiremeden yıllarca sağlıklı kalabiliyordu.

***

İşte herkesin deli dediği ama gerçekte bilge bir insanı bir sene önce aşık olduğu bir kadınla evlendirmiştik. Kadının niyeti belliydi. Behram abinin ruhuna değil, malına mülküne aşıktı… Üstelik çok titiz bir kadın olduğu için o kirli elbiseler içindeki sapasağlam abimize evlenmek için “temizliği” şart koşmuş, her gün banyo yapmazsa evlenmeyeceğini söylemişti… Bizimki de aşık olduğu için bu şartı kabul etmişti. Nihayetinde Behram abi artık evliydi. Her sabah, her akşam banyo yapmak, suya sabuna dokunmak zorundaydı. Evlendikten 4 ay sonra Balat’da karşılaşmış hoşbeşten sonra; “Dostum bu kadın beni ördek gibi suyun içinden çıkartmıyor!”, “Artık üstüm başım pak, elbiselerim ütülü, Alen Delon gibi görünüyor olsam da bir türlü suya, sabuna, banyoya alışamadım. Vallahi bu su, temizlik beni öldürecek…”- diye ağlamaklı bir şekilde eşini bana şikayet ediyordu…

Çok üzüldüm bu haline… İçim kanadı. Sürekli banyo, sürekli su ve sabun ile karşı karşıya kalan Behram abi, her banyoya girdiğinde suyun altında nefesi tutuluyor, boğuluyormuş gibi hissediyordu Allah bilir…
Ben de ayak üstü teselli etmeye çalışsam da anlattığı şeylere hem gülüyor hem de üzülüyordum için için… Eskiden o konuşkan, hareketli, hararetli Behram’ın artık neşesi yok olup gitmişti… Birkaç hafta bana söylediği şikayetlerden sonra sağlık sorunlarının başladığını işitmiştim. Bu sorunlar artarak devam etmiş ve teleme peynirine dönen vücudu asrın virüsü Covid’e yenik düşerek vefat etmiş…
Bana kalırsa Behram’ı virüs değil alışkın olmadığı temizlik öldürdü. Şayet o eski yaşantısına devam etseydi virüs de ona hiç bir şey yapamazdı..

***
Merhumu az sayıda mahalleli arkadaşlarla toprağa teslim etmeye gittik.. Mezarlığına yaklaştığımızda mezarının hemen yanı başındaki gürül gürül akan çeşmeyi görünce;
“Eyvahh! Burada da suyun dibine koymuşlar seni ey mübarek kardeşim…” diye iç geçirdim.
Ancak yatacağı yer çoktan belliydi. Cansız bedenini toprakla iyice kapattık.
Sonra karısı elinde büyük bir irbikle gelip mezarın üzerine lokur lokur su boşaltmaya kalkınca sinirim tepeme çıktı! Dayanamadım!
– Yenge hanım!- diye bağırdım.
– Allah rızası için bari bunu yapmayın, bu suyu da dökmeyin eksik kalsın ne çıkar yahu!- dedim.
Bu çıkışımı kim bilir belki de kınamışlardır!
Olsun, ben ne düşündüklerini hiç önemsemedim Behram abi gibi. Hiç biri de umurumda değildi..
Behram abinin mübarek ruhunun bu çıkışım yüzünden bana teşekkür ettiğinden emin olsam da size bunu ispat edemem kardeşlerim… Bu ani yürek yangınımın, bu garip iç sıkıntımın sebebi de o daha terki diyar etmeden önce gelip beni bulmuştu…
Ne diyelim?
İstanbul’un başı sağ olsun.
Allah, Behram abiye rahmet eylesin.
Rabbim varsa günahlarını bağışlasın ve onu cennetine koysun inşallah…
Tüm ölmüşlerimizin ruhları şad olsun! (Amin)

Reklamlar
7 thoughts on “Balatlı Deli Behram’ı Kaybettik”
  1. Başınız sağ olsun abi. Allah cümle ölmüşlerimize rahmet eylesin.

  2. Hepimizin başı sağ olsun. Sayende tanımış olduk Behram’ı üstad. Allah gani gani rahmet etsin.

  3. Başınız sağ olsun. Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz kuşkusuz. Emeğinize sağlık Yuşa hocam.

  4. Behram’ı 10 yıldır tanıyor gibi hissettim. Aslında ne kadar çok isimsiz toplum bilimcilerimiz var bu ülkede değil mi? Yoksa ben mi yanlış düşünüyorum Yuşa Bey?
    Gerçekten öykünüze hem üzüldüm, hem de huzur buldum..
    Behram’a da Allah’tan rahmet diliyorum.

  5. Yazı uzun ama sürükleyici.
    Çoğu yaşam koçu denilen saçma sapan terapistlerin söylediğini rahmetli Behram daha güzel izah etmiş.
    Hiç birşey senin değil bu hayatta. Değil! Anla ey insanoğlu.
    Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.

  6. Behram’ın rakı içmesi dışında kafama takılan hiç bir şey yok.
    İçki, haramdır. Hiç bir müslümanın içmemesi gerekir.
    Behram’ın söylediği sözler ve verdiği mesajlar çok içten ve deneyim içeriyor.
    Allah rahmet eylesin.
    Mekanı cennet olsun.

Bir Cevap Yazın