AŞK NEYDİ

‘’O KAZULET ATTAN HEDİYE Mİ OLURMUŞ DEDİMDİ SANA’’

Göz göze geldik. Bom. Oldu. Kilitlendik. Başladı bir kıvranma, kaşınma hali. Ben dur desem, sen dinlemedin. Sen bekle desen, ben duramadım. Öyle kaçamak buluşmalar; kikirdeyip, hoşbeş etmeler. Biz iki sefa hali süreceğiz diye uğraşırken, bizi destan ettiler ya Paris. Şimdi en ücra ülkenin bilmem ne okulunda bile dillere düşmüşüz. Aradan asırlar geçmiş, ne fayda. Ne diyorlar biliyor musun? ‘’Paris Heleni’i şey etmiş de kocası da çok kızmış, savaş açmış’’. İşte tüm hikayemizden geriye kalan bu tek cümleye sığan kadar. Sen beni… Yaşadığımız onca heyecanlı, tutkulu ve şefkat dolu anların hepsi silinip gitmiş. Aslında bizim yüzümüzden çıktığı söylenen savaş da şimdi aşkımızın film stüdyolarında senaryolaştığı sebebin aynısı yüzünden çıkmıştı ya. Daha çok, daha çok para! Sevdik biz birbirimizi Paris. Ama ok yaydan çıkmıştı bir kere.  Gücümüz yeter mi bu sansasyon çığına direnmeye? Yuttu bizi. Paris Helen’i sevmiş de savaş çıkmış. Oh iyi olmuş. Ama değdi, değil mi Paris?  Dünyaya bir kere daha gelemedik bak. Dibine kadar yaslayıp, tadını çıkardık. Hakkımızda anlattıkları kadar bizim anlatamayacaklarımız var ki, esas lezzeti orada. Ne oldu, bak. Yanımıza kar kaldı. Şanımız yürüdü Paris. Bir tek neye takılı hala kafam. O at. O çirkin tahta at.’’ Paris böyle saçma hediye mi olurmuş, var bu işte bir bit yeniği’’ dedimdi sana. ‘’Yat uyu’’ dedindi rehavetle. O at, Paris. Ah, o at. Dedimdi ben sana. 

‘’İŞTE BU BİZİM HİKAYEMİZ, ÖYLE SAF ÖYLE TEMİZ’’

İyi ki demişim. İyi ki o lafı etmişim o gün. Çöl sıcağı başıma vurmuş, aç susuz, derbeder halde, iş bulmak için debelenmişken, seni sordulardı bana. Sanki her yerde bolluk varmış da ben özellikle senin için mecnun olmuşum. Fesupanallah. Dilimin ucuna geliyor geliyor da, diyemiyor işte insan. Anlıyorum da maksatlarını. O suratlarındaki hınzır sırıtışın manasını. Şimdi alınma sakın sen Leyla. Öküz ölmüş, danalar kaçmış, olanlar olmuş, köprülerin altından ne sular akmış dediklerinden hani. Failatün, failatün, failün. Fuzuli’ye de sitemkar söylenişim  yalandan. Hoşuma gitti, bizi aşkın Kutadgu Bilig gibi ilk yalın halde işleyişi. Ne anlatmış, ne süslemiş adam. Vallahi helal. Esas onun anlattıklarından sonra sırılsıklam aşık oldum ben sana. Dedim, vay be, ne aşkmış bendeki. Demek ki çok seviyorum ben seni. O gün sordulardı Leyla. Gülerek. Dünyalar güzeli Leylan nerede, diye ya hani… Allah’ın işi işte. Dedim ‘’Siz Leyla’yı benim gözlerimle görün’. Sana da ‘’Senin güzelliğin beş para etmez, bu bendeki aşk olmasa’’ demiştim ya. O lafı ilk ben ettimdi Leyla. Aşık Veysel de etmiş aynı lafı benden asırlar sonra. O garibim körmüş. Vallahi benim de güneş geçmiş kafama.  Aşkın vücut bulmuş hali olarak tasvir edilişimizin üstünü başını asırlar süpürmüş, herkes aşklarının dozunu bize göre kıyaslıyorken, ikimizin resmini çıkardılar ortaya. Aşk alevi sönmüş, şehvetim dinmişken gördüm ilk kez seni. Aman Yarabbi . İyi ki o gün o lafı etmişim Leyla. ‘’Siz Leyla’yı benim gözlerimle görün’’ diye. Denmez, evet, güzellik ruhtadır, evet, her kadın nadide bir çiçektir, evet de, o ne hal Leyla. Vah benim mecnun kalbime.

Kanımda canımda dört yanımda

Senden başka hiçbir şey olmasın

Bir gün dönsen yeter bana. 

Gözlerim yolda kalmasın.

GÜÇÇÜKTÜM UFACIKTIM…

Sorun da bu. Hep küçük kaldım ben. Ne çok isterdim oysa Şeker Portakalı’ndaki Zeze gibi büyümeyi, güçlenmeyi. Deli Fişek döneminde yapmadığı kalmadı hergelenin. Ben ise bir çiçeği dert edinip, o küçücük yaşımda manyakça her şeyi sorguladım. Kırk yılın başında konuşacak birini buluyorum ilk sorduğum soruya bak. ‘’Bana koyun çizer misin?’’ Nasıl bir yalnızlık ki, delirmişim demek ki. Çizdirdiğim koyun, saplantılarla, nöbetini tuttuğum çiçeği yedi mi yemedi mi diye kendim endişelendiğim yetmezmiş gibi, çok derin felsefi manalar barındırıyormuş havasına bulandırıp millete de dert edindirdim. Nasıl bir melankoli, yaşımın çok ötesinde bir bunalım. Yazık ya bana. Kimse de demiyor; bu çocuğun içinde bulunduğu koşullar hiç sağlıklı değil diye. Oradan oraya, tek başıma dolanıp duruyorum da bunun anası babası nerede, aç mı, diyen yok. Bir çene bende, boyumdan büyük laflar, her şeye tumturaklı cevaplar. Ne oldu ama. Zeze’nin kırmadığı ceviz kalmadı ben Güççük Prens olarak kaldım. Ha avunayım mı adımın baş harfleri büyük yazılıyor diye. Onlar hep yazım kuralı. Kafayı çiçekle, el alemin ayyaşı, tilkisi, taşı, böceği ile bozacağıma, o çok sevdiğim, hatta bir günde tam kırk üç kez seyrettiğim gün batımını yanımda içimi ısıtan biriyle seyredeydim. Küçük Prensmiş. Saint- Exupery erken göçmeseydi şu dünyadan, bak ben daha neler edecektim.

AŞK ENGEL TANIMAZ (DI) HANİ

Sevdim ulan. Attı şuracığımdaki kalbim. Pıt pıt etti. Tamam, güm güm etti. Dediler film bu, rol gereği olacak her şey. Sen aslında yoksun, gerçek değil hiçbir şey. Ama gel de sen bunu benim sevmeye hasret yüreğime anlat. Ne bilsin o rolü, gereği. İmkansız olacak da film olsundu ya. Tutmuşlar beni aşık etmişler elin kadınına. Eee kırk kere bir şeyi birine söylersen inanırmış dediklerinden hani. Sen bu kadına yangınsın, fena halde tutkunsun, bitiksin oğlum dedikçe dedikçe ben de yürüdüm kadına. Ben goril, o kadın. Ne olmuş? Goriller sevemez mi? Çıkardılar beni bir gökdelenin tepesine. Avucumda da o var. Nasıl yumuşak. Biraz sıksam ağzından fırlayacak içindekiler. Kanlı kanlı , yumuşak yumuşak. Hayvanız da o kadar da değil. İçgüdülerim bile susmuş. Anlayın nasıl bir aşk bendeki. Seviyorum çılgınlar gibi. Şimdi seyredemiyorum ama o sahneleri. Gökdelenin tepesinde hava atacağım diye kadına ne şempanzelikler. O çığlık attıkça ben nasıl coşuyorum. El kadar kadın için girdiğim şekiller yakıştı mı bana? Hayır, artık ormanda da itibarım kalmadı. Her gören elini bir şey tutuyormuş gibi yapıp, öteki eliyle helikopterleri savuruyormuş gibi sallıyor, türlü zırtapozluklar içinde. Dalga denizde olur deyiveriyorum yiğitliğe toz kondurmayarak da ‘’ Aşka gelirsen sen onun üstünde de yürürsün Maxikombi’’ diyorlar. Dalga geçiyorlar kuş beyinleriyle akılları sıra. Sevdim ulan. Güm güm attı kalbim benim. Öyle sevdim ki, o sıcacık bedeni yutmayı bile elimin tersiyle ittim. Sevdim ulan ben. Pişman da değilim.

‘’ATLA’’ MIŞ MIYIM?

Bana Taçlı fahişe diyen Karl Marx’a ilk lafım. Senin capslerin dolaşıyor şimdilerde sanal ortamlarda. Sanal ortam dedikleri icat nedir diye sorarsan senin meşhur teorine benziyor derim. Hani kağıt üzerinde pek sevimli olup da gerçek hayatta tökezleyen büyük tasarımın var ya. Dünyayı kurtardığın hani. Herkese eşit hak ve özgürlükler vaat ettiğin. Sen çarşaf çarşaf onca manifestolar yaz, risk al, ipin ucunda sallanma tehlikesi içinde ömür tüket. Senin ağzından yazılmış gibi sanki ‘’ Nerede rahat sıçabiliyorsan orası evindir’’ diyen capsler dolanıyor barış dolu, sevgili dünyanda. Hey gidi koca Marx.’’ Sen yine de öyle deme o senin işverenin sonuçta’’ diye de yazmışlar ak sakallı dede halindeki o nurlu fotoğrafının yanına. Hey gidi Koca Marx hey. Bana taçlı fahişe dedin de madalya mı taktılar sana. Ben Büyük hem de en büyüğünden Katerina. Ne yapmışım? Biraz fazlaca aşk yaşamışım. Yaşadıklarımın pek çoğuna da aşk denmezmiş. Sefa sürmüşüm sırpatça. Zevkü sefadan bihaber, milyonlarca döl israfı şu fani dünyada boşu boşuna yer kaplıyorken, ben yatağımda yer açmışım birçoğuna. At olayına gelirsek. Hiç aklıma gelmemişti bunun destanlara has bir söylence haline geleceği. Derler Marx. Ecelinden ölsen bile sebebi at oldu derler. Varsın desinler. Senin için de neler diyorlar. Derler Marx, derler. Ağzı olan konuşuyor son tahlilde. 

İLK GÜNAH 

Her şey çok güzel başladı. Mis gibi yaratılmışız. Etraf yemyeşil, tazelik kokan çayırlarla çevrili. Dert yok, tasa desen hiç yok. Açlık, susuzluk da hissetmiyoruz. Alıverdiğine özgürlük. Hopla, zıpla aklına gelebilecek envai çeşit başıboşlukla haşır neşir ol. Ama olmadı tabi. Tek bir yasak vardı onu da yapmak için canını dişine taktın. Beni de ayarttın. Evet çok canım çekmişti ama göze alamamıştım. Gel, dedin. Orada kıpkırmızı bir elma var, dedin. Çok güzel olabilir, dedin. Evet sen dedin. Çayır çimenin ortasında bir sen vardın bunu diyebilecek. Ve dedin. Can bu. Kimsem de yok başka. Geleyim, dedim. Elma mı, dedim. O ağaçta sallanan kırmızı elma mı, dedim. Evet, dedin. Gel koparalım, kim nereden bilecek, dedin. Yasakmış ama, dedim. Bir elmadan ne olacak ki, dedin. Baktım elmaya daha dikkatli. İyice yakınlaşalım daha yakından bak, dedin. Kimse de yoktu ki yapma sakın, bak kötü olur, affı olmaz diyecek. Tıngır mıngır geldim peşinden. Tuttum kopardım. Nasıl yuttun tek hamlede o elmanın yarısını Havva? Bilmiyorduk ikimiz de o yutuştan sonra başımıza gelecekleri. Tatlıymış çok  dedik. Pek neşelendik. Sen hemen ağacın başka yapraklarını hışımla taradın. Daha başka kırmızı elma var mı diye  Heves işte. Doymamıştık o tada. Çok hareket etmekten midir bilmem, ama bir gurultu oldu karnımızda. Tuhaf bir şişkinlik. Aşk dedikleri türden bir karıncalanma hali gibi değil. Bir şeyler oluyor. Belli ki gelenler var gaipten. Ulvi değilmiş meğer o gelenler, tamamen dünyevi. Aşka işte ilk o anda küstüm ben Havva. Koparmayacaktık o elmayı. Yemeyecektik Havva. O güzelim yerden nerelere düştük bak. Sen ve ben. Milton’ın Kayıp Cenneti’nde bir hatıra olarak kaldı. Düştük dünya denen cehenneme. Kaldık baş başa. İlk günahla. Ne yaptık biz Havva?

Sahi, aşk neydi?

Psikeart dergisinde yayınlanmıştır. Düzenlenmiştir.

Bir Cevap Yazın