Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşamanın yollarını aramayı itiyat haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkümdurlar.

                                                                             Mustafa Kemal Atatürk

Toparlanın hadi kuzucuklar…

İki tontonun sizlere anlatacakları var…

Simya Dede derler bana… Sözcükleri ve kavramları dilimde oynatıp, bambaşka anlamlara dönüştürebilme becerimle layık görüldüm bu ünvana. Yılların tortusuyla keskinleşti fikirlerim. Başkaldırışım kambur sırtımın tüm yükünü sırtlanarak, keskin sirke küpene zarar inancının önüne dimdik dikilişimle başladı. Bulanık olması beklenen zihnim berrak bir coşkuyla cesurlaştı. Kocamış yılları geride bırakıp, kaybedecek yıllarım azaldıkça, korkular da kalmadı. Gelecek diye nitelenen yaşanmamış o zaman benim için artık sadece bir yalan. Gelmesi ertelenemeyen çıkmaz bir sokağa doğru yol alır bu yaşlarda insan.

Simya Bey yine beylik laflar eder oldun. Karşındakilerin daha çocuk olduklarını unuttun. 

Sokulun haydi çocuklar yanımıza. Ben yaşını saklamaya gerek duymayacak kadar yıllanan Sihir Nine’nizim. Ama yine de adet yerini bulsun yaşımı söylemeyeyim. Merak her zaman ruhu tırmalar. Bunu da en iyi kadınlar anlar.

Her tecrübe fayda sağlamaz çocuklar. Deneyimin nasihate dönüşmesinin sırrı aktaranın hayata karşı başarısında saklı. Bu yüzden kulak verin bize. Dinleyin hayatın katı bedeninde çocuk yüreği taşımayı nasıl başardı bu iki yaşlı.

İşleyen demir ışıldar derler ya, neden bilir misiniz? Çünkü sebebi ne olursa olsun, oksitlenen bir demir için geriye dönüş artık yoktur. Pasın kirli istilasıyla bozulur özü. İşe yaramadığı gibi göze de kötü gözükür. Başka ellerde zımparanın acıtan darbeleriyle yüzleşir. Dokunurlar izinsiz, teklifsiz. Sonrasında ne olur dersiniz? Hoşlanmadıkları görünüşünü sorgusuz sualsiz kendi istedikleri bir renge boyarlar.

Yüzünü ilk kez makyaja boğan küçük bir kızdan farklı değildir şaşkınlığı. Ama artık onun o küçük kız kadar bile seçeneği yoktur. Kız büyüyecek, öğrenecektir de, o, ona yakıştırılanı kabullenecektir. Zamanında gösterilmeyen çabalar işte böyle bir kıyım yaşatır benliğinizde. Yılların elinde zımparalanırsınız. Ruhunuzda açılan o yaraları kapatacak çareler de bulamadan çirkefe bulanırsınız. Çirkinleştiğinizi düşünenlerin ellerinde rengarenk boyanarak kukla gibi oynatılırsınız.

Simya Bey biraz sakin ol. Çocukları ürkütüyorsun.

Kuzucuklarım Simya Dede’nizin en hassas noktasıdır atalet. Adaleti suskunlaştırıp aydınlığı gölgeler, der hep. Haklarını bile aramaya üşenen bir toplumu çürümüş cesetler kadar kokuşmuş bulur. Sürü olmayı bile beceremeyenler ancak hayvanat bahçelerine yakışırmış. Tembel tembel önlerine konulanları yiyip, teşhir edilmeyi sindirebilenlere ancak fındık fıstık atılırmış.

Aslında hepimiz başarı hikayelerinin başkahramanlarıyız. Babamızdan kopup, tüm kardeşlerimizi alt edip, annemize en hızla koşmayı becerdiğimiz için hayattayız. Daha doğmadan hayata duyduğumuz bu heves neden söner, azim nasıl olur da unutulur? Yaşamın hangi yüzü genetiğimize bile karşı koydurur? 

İktidar garantisi için kardeşlerini boğduran Osmanlılarla karşılaştırıldığında, yumurtaya en önde koşarak milyonlarca kardeşini ölüme terk ettikleri halde yakaladıkları bu şansı heba edenlerin eleştirisini yapma vaktidir artık. Geçmişin eleştirisi geleceği şahlandırmıyorsa tarihi eserler gibi davranmalı. Korumaya alındıklarının bilinciyle sandıklarda saklanmalı. Yeni tarihler yazacak dinç zihniyetlere gebe bırakmalı geleceği.

Alkışlayın da kuzucuklarım Herodot Dede’niz mutlu olsun.

Şiir gibi konuşuyorsunuz. Sanki masallar diyarındayız. Neredeyiz biz Sihir Nine?

Dur Simya Bey daha vakti değil. Biraz daha anlatmalı.

Madem böyle münasip buldunuz anlatırız biz de o halde… Evet nerede kalmıştık çocuklar. Tarih diyordum değil mi en son? Çok başa götüreceğim sizleri. Biraz aklınızı yoracağım. Ama didinip yorulmadan ulaşılmaz hedeflere.  Ter dökmeden elde edilenlerin de kıymeti bilinmez. Çünkü insan emek verdiklerini kollayıp sever. Bu yüzden de en sevdikleri çocukları olur istisnasız. Tembelliğe yer yoktur bu amaçta. Karşılık beklemeksizin, bir ömür süren bu uğraşlardan umulan ve dilenen onların mutluluklarıdır. Bazen ne kadar çabalarsanız çabalayın tüm kapılar kapalıdır. Açmak için ölesiye uğraşıp zorladıkça vuslat anının hayali devleşir, imkansızlaştıkça derinleşir sancı. Kaderini sev öğütleriyle teselli eden öğretilere sığınarak soğutulur kaynayan yürekler. Yeterince soğumayan kalplerde kin kabarır. Çünkü tutku ateşlerinin harı tüm şiddetiyle yandıkça taşar öfke hiddetle. Ama her zaman bu böyle olmaz. Öyle tırsak benlikler tanıdım ki kaderi bahane edip hayal kurmaya bile üşendiler. Rüya görmeyi bile zahmetli bulup şikayet ettiler. Hele öyleleri vardı ki ruhlarını kullanmaya kullanmaya körleşmişti hisleri. Ruh tembelleri dedim ben onlara. Hislere duyarsızdı kısır gönülleri. Zalimce zehir saçtı bu yüzden esir dilleri.

Biraz şu kasvetli havayı dağıtmalı kuzucuklarım. Size bazı anılarımı anlatayım da gülümsesin asılan suratlarınız. Simya Dede’ye kalsa ağlarsınız. Hayatı kolaylaştırmak uğruna neler çektik biz. İlk kez yürüyen merdivenle karşılaşanların hallerini görmeliydiniz. Hareket eden basamağa, o ilk adımı atarken, yüzlerdeki karmaşık çelişkileri, son basamağı aşıp da, zemine ulaştıklarında övünce dönüşümünü izlemek, nasıl keyifliydi. Hele bir keresinde kısa süreli bu seyahat yolcularının aniden duran merdiven üzerinde, şaşkınlıkla birbirlerine bakıp merdivenin hareket etmesini beklemelerini unutamam. İnsan rahata nasıl da çabuk alışıyor. Ama tuvaletlerdeki o sensörlü ışıkları hiç sevemedim.  Bir düğmeye basıp kapamaya üşenen insanların tembelliği yüzünden, o halde ışığın yanması için akrobasi yapmak zorunda kalmak yorucuydu. 

‘’Tembel teneke diyorlar bana’’diye bağırır birden küçük bir kız. Kim bilir aklına hangi kıt beynin körpe zihnine yakıştırdığı haksız suçlamanın tatsız hatırası üşüşmüştür. 

Sihir Nine’yle Simya Dede birbirlerine bakışıp dudak bükerler şefkatle. İçlenen kızı etkisi altına mahzun  rüzgarların hafiflemesi için biraz beklerler.

Teneke olamayacak kadar bile vasıfsız, şahsiyet noksanı kişiliklerin yakıştırmaları seni üzmesin. Sana kim ne derse önce bana bunu kim söylüyor diye düşün. Bazen en yıkıcı olduğu sanılan hakaretlerin bile insanın kendine öz eleştiri yapabilmesini sağlayan tesirleri olur. Bazen de en güzel sözcükler tırmalar kulağını, diken gibi batar. Ben her zaman samimi bir ağızdan çıkan uyarıcı yergileri, sahte dilden, bol kepçe dağıtılan övgülere tercih ederim. Bu yüzden para biriktirmek yerine dost biriktirmeyi seçtim. Çünkü sağlam bir dostluk hiç tükenmez. 

Gelin, size merhamet tembelliğinin rehavetine kapılan insanların, diğer canlılara karşı nasıl acımasız davrandıklarından bahsedeyim. Aslında hepinizin şahit olduğu sahneler bunlar. Bunları duydukça gördüğünüz sahnelere karşı nasıl körleştiğinizi anlayacaksınız. Bir bez parçasıyla hafifletebilecekleriniz varken kendi gözlerinizi nasıl koyu karanlıklara hapsedebildiğinize utanacaksınız…

Av eti neden lezzetli olur bilir misiniz? Çünkü gafil avlanırlar. Korku zapt etmemiş, adrenalin hücumuyla kasılmamıştır etleri. Sadece insanlara özgü değil ki korku. Her canlı ölümden korkar. Yaşama güdülerinin emridir bu. Her canlı ölümü tadacaktır yazan mezarlıklara girerken, tattığımız hayvanların duygularını hiç hesaba katmayız nedense. Yaşamak için muhtaç olduğumuz bu canlıların canlarını alırken şuursuzca unutkanız. Bayramları hatırlayın. En besilisinden seçilip, sevap işlemek için kurban edilen kınalı koyunların sıra sıra dizilip kesildiklerini gördünüz değil mi siz de çocuklar. Mahşer yerine dönen o kanlı ritüel kutsal bir emanete riayetten çok katliama dönüşür. İşkencenin en gaddarı yaşatılır, ecel sırasını melür melür bekleyen koyunlara. Kan çukuruna doğru azaldıkça mesafeler melemeler acılaşır. Bir öndekinin kesilen boğazından akanların ne olduğunu anlamaları için Einstein olması gerekmez ki koyunların. Öleceklerini bilir onlar da öldürülmeden evvel. Hangi canlı buna katlanır? Bir göz bağını çok gördükleri koyunları kesip sevap işleyeceğim derken günaha girdiklerini bilmeyecek kadar düşünce tembeli bu insanların sevap neyine?

Ne güzel söyledin Simya Dede. İnsanları düşünmeye yönlendirmek yetmiyor sadece, imrendirmek de gerekiyor, ne yazık. Bir başkasına özenmedikçe denemeye lüzum görmeyecek kadar uyuşmuş akılları. Tembellik temahın kollarıyla sertçe sıkılmadıkça yerinden kıpırdamıyor. Saltanatı da nesilden nesile katlanarak güçleniyor. İnsanlar yaşamı kolaylaştırmayla tembelliği karıştırıyor. Nasıl hissedeceklerine başkaları karar verip yön çizsin diye yaşam koçları tutuyorlar. İyi yaşam sanatı misyonerlerinin ellerine teslim ediyorlar en kıymetli hediyelerini. Hür iradelerini. Hantallaşan beyinlerinde kök salan tek bir yılgınlık tohumu zihinlerini sarmaşıklar gibi sarıyor. Dolu olduğunu sandıkları kafalardan çıkan saçma fikirlerle yönetiliyor devletler. Savaş haberlerini dizi film tadında seyretmeyi kolaylıkla hazmediyor benlikler. Okumuyorlar. Okusalar da düşünceye dönüştürme aşamasında evrilmiyor o yazılar. Harf harf satırlara, el emeği, göz nuru işlenen nice sağlam fikir, sayfaların koynunda sevilip okşanmadan  sararıp ,soluyor. Ne garip, biraz düşünebilseler, ilk vahyin neden “Oku” olarak geldiğini anlamaya çalışırlardı. Belki de bu sebeple ilk uyarı en başta söylenmişti. Tanrı kullarının tembelliğini bildiğinden hepsini okumasalar da ilk emrimi uygulasalar da yeter diye özet geçmiş, ama aciz kulları onu bile becerememiş ya, ne gaflet.

Ne yaptılar peki bu kullar Sihir Hanım? Sürekli tepelerinde elinde sopasıyla kafalarına vuran vicdanlarını susturabilmek için hiç üşenmediler. Var güçleriyle çalışıp susturuculu huzur yöntemleri keşfettiler. Dilencilik de bunlardan biridir. Dilenci ne satar dersiniz? Vicdan ferahlığı. Rüşvet karşılığı susmayan o iç seslerin ağzı kapatılır bir müddet. Yükte ağır olan dertlere karşılık, pahada da aynı bedel ödendiğine ikna olunduğu an kaderle el sıkışılır. Kişi peşin olarak ruhi refah satın alır. Bu işten de çalışmadan insanların sahtekarlığından yararlanmayı iş edinen dilenciler karlı çıkar nihayetinde.

 Sadece dilenciler değil ki Simya Dede, bilinen en eski meslek değil mi fahişelik. Onlar ne satıyor biliyoruz da  bu işi niye hep kadınlar icra ediyor bunu anlamakta zorlanıyoruz. Erkeklerin dizginlenemeyen arzularını doyurabilmek yine kadınlara vazife olmuş. Hiç büyüyem

eyen erkekler hormonlarını bile ehlileştirmek için kadınların etekleri altına sokulmuş. Erkeklerin gizli fantezilerinin öznesi oldukları halde, yine aynı erkekler tarafından aşağılanan bu beden işçisi kadınlar, eşleriyle görev bilincinin şehvetten yoksun dokunuşlarıyla birleşen erkeklerin tüm arzularını serbest bırakmalarına olanak tanıdıkları için yattıkları yerden para kazanırlar. Asırlar geçse de, yangını hiç sönmeyen kor dürtülerin, kızgın talepleriyle, unutulmaya yüz tutmayacak tek meslek belki de. Kozmosta  yeni uydu kentler kurmayı akıl edebilecek kadar ufkunu genişletebilecek olanların uzayda başlatacakları ilk hizmet en olacaktır dersiniz? Uzay escort servisi.

 Aslında kadınların hizmeti sadece bu sektörle sınırlı değildi. Bir çoğu nikah altına alınıp, evlerde köleleştirildi. Çağlar peş peşe birbirini kovaladıkça erkeklerin hükümranlığında nefes almalarına dahi şartlı izin verilen kadınlar da amazon türdeşlerinin tüm mücadele mirasını diriltmeyi göze alamayacak kadar boşvermişlik illetine tutuldular. Bu öyle bir salgına dönüştü ki daha anne karnındayken bulaştı hepsine ezginlik mikrobu. Uyumu koşulsuz itaat bildiler. Kadınlığı suskunluk. Analığı adanma. Erkeklerinin seçtikleri akvaryumlarda erkeklerin hükmüyle atılan yemleri nimet sayıp şükrettiler. Okyanusları düşlemelerine  izin verilmemesini  bile kabullendiler. Erkekler, kuracakları cesur hayallerinin sonunda fahişelikle lanetleneceklerini fısıldadılar mırıl mırıl. İnandılar. Erkeklerinin kirli diye horlayıp ibretle andıkları fahişelerin koynuna nasıl koşa koşa girdiklerini unuttular. Kendi değerlerine paha biçemeyecek kadar teslimiyetle kader mahkumu olmayı seçtiler. Kaderin bile seçimlerden ibaret olduğunu göz ardı ederek. 

Bakın, aklıma ne geldi çocuklar. İnsanlarla hayvanları en kati sınırlarla birbirinden ayıran ve insana insanlığın ne olduğunu hatırlatan bir kavramı açıklamaya çalışacağım. Sanat diyoruz biz buna. Tanrının birer yansıması olduğu düşünülen insanlara bahşedilen en yüce yetkidir bu. Başka canlıların aksine, bir tek insan yaratma gücüyle donatılmış, kutsanmıştır. Doğada tembelliğe yer yoktur. Ölümcül sonuçlar doğurur. Aylak aylak gezen bir hayvan aç olan ötekine yem olur. Kimse de kimseye alınmaz. Beni neden yedin, ama sorunlarım vardı, o yüzden dalgındım, demez. Saat gibi işleyen kusursuz bir düzen vardır. İnsanı hayvandan ayıran en büyük fark da burada gizlidir. Hayvan düzene uyar insan düzen yaratır. Düzen arayışıysa hep kargaşadan doğar. Aksamayana müdahale gereği de duyulmaz çünkü. 

İlerlemek aydınlanmak için de aksaklık gerekir ki yeni fikirler serpilsin. Bir lokomotif gibi taşırlar birbirlerini. Bu yüzden kumandasında hangi elin olduğu kadar istikametin de doğruluğu toplumun geleceğini belirler. Macerayı yolculuktan ayıran da istikrar bilincidir. Hevesle yapılanlar kararlılıkla sürdürülmezlerse  gezintiden öteye geçemez. Büyük serüvenler ancak tutkulu çabalarla tarihe dönüşür. Sanat da bu tutkunun en güzel yansımasıdır. Güzelliğe adanmış hayatların kırılgan yansımaları estetik sunumlarla fışkırır adeta. Sanatı sakatlayansa yine beyinleri sakatattan öteye geçemeyen zihinler olur. Piyasa beğenisi telaşıyla, his yoksunu, emek fukarası çöplüğü sanat diye yutturmaya çalışanların kaba ellerinde hırpalanıp, küstürülür. Oysa gerçek sanat hep güzeli arar. Öteki ise çarçabuk gündemdeki yerini.

Ama bazen siz tarih yazarsınız da tarihi kaydedenlerin tembelliği gölgeler emeğinizi. Ya garip Galileo’nun başına gelenler? Modern bilimin babası kabul edilen Galileo kemikleşmiş inançları gerçekleri ispatla çürütme yolunu buldu da örümcek beyinlerle mücadele etmeyi başaramadı. Katolik otoritelerin hışmına uğradı. Bu yenilikle tüm inancı sil baştan yenilemek onlar için zahmetli bir uğraştı. Tamam tamam, sizin dediğiniz gibi olsun, dedirttiler adama. Dünya tepsi gibi olsun, siz de fincan. Yine de kapatıverdiler zavallıyı eve. Hırslarını alamadılar ölünce bile Hıristiyan usullerine uygun biçimde gömülmesine müsaade etmediler. Öyle bir kibir illetiydi ki tutuldukları Vatikan ancak 250 yılı aşkın bir süre sonra 1992 de Galileo’nun Katolik inanca suç işlemediğini resmen kabul edebildi. 

Zararlı buldukları düşünceleri hapislere tıkarak kurtulmaya çalıştılar da habis inançların ellerinde nasıl zincirlendiklerine akıl erdiremediler. Doğal kaynakları aç gözlülükle tüketirken cömertken, gelecek için endişelenen aydın beyinleri anlayışta cimrileştiler. Benim düşünmediğimi düşünecek biri çıkar nasılsa diyerek tüm çözümleri erteleyenler düşünebilenlere de isyankar hükmü giydirdiler. Bu kıyafet içinde hareket edemeyenlerin boyunlarına kravatları da takıp soluklarını kestiler.

Oysa bilir misiniz bazı kavramların anlam yükü açısından cinsiyeti vardır.

İsyankar ne demek Sihir Nine?

 Anadan doğma hür olduğunu bilme özgürlüğüdür. Dişidir. Çünkü koşulsuz sevgi ve sahiplenme taşır yüreğinde. Saldırısı sevdiklerine yapılan haksızlığa karşıdır. Susamaz ki hiçbir anne çocukları ezilirken. Brecht’in Kafkas Tebeşir Dairesindeki annesi gibi çocukları için kendini feda eder. İnsanın anlamlı bir ömür sürmesi için hayatta olması yetmez. Yetinmemeliler. Yaşayanı bitkisel hayatta olandan ayıran doğru eylemlere atılabilme cesaretidir. Hareket olmayan yerde bereket de olmaz kuzucuklarım. Bir kalbin hala attığını bile atışların ritmi gösterir. Düz bir çizgi ölümün habercisidir.

 Demek ki yaşamak için devinilmeli. Sizin anlayacağınız kadar basit bir örnekle anlatmak gerekirse saklambaç oyununda isyankar hep saklanmak zorunda bırakılandır. Çünkü kulaktan kulağa oynayanların hin planlarını göremeyecek kadar ortalarda savunmasızdır.

Devrimlerse sizin gibi hep çocuk kalmalı ki iyimserliğini korusun kuzucuklar.

Ama sizin bunlar için endişelenmenize gerek yok.

Simya Dede dur biraz…   

Çocuklar, insan yaşama büyük bir neşe ve safa içinde Uşak makamı başlar. Gençlikte Rast makamının etkisinde coşar. Yetişkinlik döneminde şayet istenilen refaha ulaşılamamışsa Kuçek makamının etkisinde hüzün ve elemle büzüşür ama şans yüzüne gülmüşse Saba makamının tesirinde güç cesaretle sarılır hayata. Yaşam bilgeliğine ulaşabilecek kadar olgunlaşan ruhlar Hicaz makamında sonsuz bir tevazuya kavuşur. İç hesaplaşmalarını yapıp vicdanını ehlileştirenler Hüseyni makamında sonsuz bir rahatlığı kucaklar.

Ölümden korkmayacak kadar da yaşamı  doğrulukla doyasıya yaşadıklarına emin olanlarsa Rehavi makamında ruhlarını azad edecekleri gün için artık endişelenmezler . 

İlahi Simya Bey nerden aklına geldi şimdi bunlar. Bizim şarkımızı hatırlıyor musun peki?

Unutmama hiç izin vermedin ki?

Söyle o zaman?

Ben seni unutmak için sevmedim

Gülmen ayrılık demekmiş bilmedim.

Bekledim sabah akşam yollarını

Ölmek istedim, bir türlü ölmedim.

Neyse ki Sihir Hatun ben sözümü yine tuttum. Senden ayrılma korkumdan ebediyen kurtuldum.

Musikiyle hep içli dışlı olmayı sevdim çocuklar. Ruhu besliyor çünkü. Ama sağlıklı beslenmek burada da önemli. Ruhu neyle besleyeceğinizi seçerken dikkatli olmalısınız. Her telden kozmopolit beğeni yerine, damıtılmış seçimler yapmalı. Çünkü müzik de alkol gibi etki yaratır. Karıştırırsan bulanırsın. Unutulmamalı ki içkinin bile damıtılmışı makbuldur. 

Madem müzik dedik size küçük örnekler sunayım da kulaklarınız şenlensin azıcık.

Çocukluk çağında; ‘’Oynaya oynaya gelin çocuklar, el ele, el ele, verin çocuklar’’ diyerek koşturan, gözlerinin içi parlayan, küçük insanlar görürüz önce. Gençliğin o deli kanıyla coşanlar, sonuçlarını düşünmeden atıldıkları deneyimlerden şu nasihatle ayrılırlar:

’’ Alçaklara kar yağıyor üşümedin mi? Sen bu işin sonunu düşünmedin mi?’’

Ardından aşk meşk hararetiyle hayatlarını şipşak birleştiren çiftler dile gelir:

Kadın:’’Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler ‘’derken adam ‘’Sorma ne haldeyim,sorma kederdeyim, sorma yangınlardayım zaman zaman’’…diyerek çilelerini notalara dökerler. 

Ardından hayat onlara cevap verir:’’Kader diyemezsin sen kendin ettin’’

Aynalarda kırışık, yabancı bir yüzle karşılaşanları derin bir hüzün sarar.’

Dönülmez akşamın ufkundayız

Vakit çok geç … diyerek hayıflanırlar. Şayet yaş itibariyle görme kaybı da baş göstermişse kişilerin duydukları şarkı da hazinleşir.

’’Her yer karanlık.Pür nur o mevki. Mağrip mi yoksa. 

Makber mi Yarab?  

Son bir şarkı vardır ki bu genelde başsağlığı için gidilen evde helva yerken duyulur:

  Birçok giden memnun ki yerinden

  Çok seneler geçti dönen yok seferinden.

Simya Dede neler anlatıyorsun kuzucuklarıma böyle?

Hayatı yaşanır kılmak için biraz da dalga geçmek gerekmez mi Sihir Hanım? Ama sizlerin tüm bu anlattıklarım için endişelenmeniz gereksiz çocuklar. Siz tüm kargaşadan, sorumluluktan, kanundan, kaygıdan uzak bir yerde güvendesiniz.

Neredeyiz biz Simya Dede?

Çocuklar o uçak kazasından hiç biriniz kurtulamadınız.

Cennete hoş geldiniz…

ASLI KAPROL

Psikeart Dergi’de yayınlanmıştır.                                                                                                                             

                                                                  

                                                                

Bir Cevap Yazın