Fotoğraf

            Trenin cam kenarı koltuğundan almıştım biletimi, bindikten sonra yanıma hoş görünüşlü, 30’lu yaşlarında, kahverengi saçlı, yeşil gözlü bir hanımefendi oturdu. O gün hava güneşli ve sıcaktı, ben de ince ve rahat kıyafetler giymiştim işimi daha iyi yapabilmek için. Gözlerimle etraftaki doğa güzelliklerini süzerken bir kuş geliverdi camın kenarına. Beyaz bir güvercindi. Biz çocukken arkadaşlarla kuşdili oynardık, her hecenin arasına belli ekler koyarak konuşur ve birbirimizi anlamaya çalışırdık. Ben de o şekilde konuşmaya çalıştım bu pamuk gibi bembeyaz güvercinle. Pek beni anlamış gibi durmuyordu, ben de bir yerden sonra konuşmayı bırakıp çantama sarıldım hemen, bu anı kaçıramazdım. Küçük, siyah çantamın içinden çıkardığım SLR fotoğraf makinemle hemen bu güvercinin fotoğraflarını çekmeye başladım. Trende olduğumuz için flaş patlamamasına ve fazla ses çıkarmamaya özen gösteriyordum. 7 fotoğrafını yakalamıştım, içlerinden 2’sini çok beğenmiştim, bunları kesinlikle bir sergiye gönderebilirim diye düşündüm.     

            Çektiğim fotoğrafları makinemin küçük ekranından incelediğim esnada yanımdaki hanımefendi “Pardon, merhaba” dedi. “Merhaba” dedim ben de gülümseyen bir yüz ifadesiyle.

-Fotoğrafçı mısınız?

-Evet, fotoğrafçıyım, sokak fotoğrafçısı.

        -Sokak fotoğrafçısı mı? O nedir?

-Normal bir fotoğrafçıdan farklı olarak bizim gibilerin bir stüdyosu yoktur, biz fotoğraflarımızı sokakta çekeriz ve güzel olduğunu düşündüğümüz, gözümüze hoş gelen şeyleri yakalayıp kendi halimizde bir şeyler yaratmaya çalışırız. Arada bir insanların masum, hazırlıksız ve saf duygularla dolu yüz ifadelerini de çekeriz.

-Demek öyle. Gerçekten heyecan verici bir işe benziyor. Makinenize bakabilir miyim izin verirseniz?

-Tabii buyurun.

Fotoğraf makineme birkaç dakika göz attıktan sonra kibarca geri verdi, iyi birisine benziyordu. Ben de hanımefendiye kibarca gülümsedim ve yeni aldığım toz bezimle makinemi temizlemeye başladım. Ne de olsa bugün büyük gündü, her şey tam tıkırında olmalıydı. Temizlik işini bitirdikten sonra telefondan internete girip duayen hocamız Ara Güler’in fotoğraflarına bir göz attım. Hemen her gün ilham almak için yaptığım bir rutin haline getirmiştim bunu. O zamanın teknolojisine rağmen muazzam fotoğraflar yakalamayı başaran biriydi. Boşuna dememişti “En iyi makine en iyi fotoğrafları çekseydi, en iyi daktiloya sahip olan en iyi romanı yazardı” diye Ara Güler hocamız.

Ben böyle birkaç fotoğrafı daha incelerken yanımdaki hanımefendinin “Burada iniyoruz” demesiyle anlayıvermiştim şehre geldiğimizi. Ellerim biraz titriyor, gözlerim açılıyor, dudaklarımı ısırıyordum. Heyecanımdan yerimde duramıyordum. Trenden inen büyük bir kalabalık vardı, benim inmem yaklaşık iki buçuk dakikayı bulmuştu.

İstasyona indiğimde dikkatimi çeken ilk şey trenin hemen üstünde duran kocaman saat oldu. Hemen makinemi çıkardım ve 3 farklı açıdan fotoğrafını aldım. Biri önden, biri yandan, biri de diğerlerine göre biraz daha aşağıdandı. İstasyondan nasıl çıkacağımı bulmaya çalışırken onlarca insanın arasında kaybolmuştum. Ne kadar kalabalık bir yer diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım. Trenden indiğim an dudaklarımı uçuklatan bu şehirde acaba daha neler görecektim?

            Nihayet kalabalığın arasından sıyrılıp istasyondan dışarıya adımımı atabilmiştim. İstasyondan çıktığımda gördüğüm taksi durağını es geçerek şehir merkezine doğru yürümeye başladım. Merkeze giderken krem renginde, heybetli, konuşan bir heykel görmüştüm. Yanına gittim ve “Merhaba, bir fotoğrafınızı çekebilir miyim acaba?” dedim. “Tabii” dedi ve 8 farklı poz verdi. 8 pozun 8’i de mükemmeldi. Teşekkür maiyetinde kafamı salladım ve yoluma devam ettim.

            Merkeze varmama 1,5 kilometre kalmıştı ki bir gökdelen görmüştüm. Masmavi ve hafif üçgenimsi bir yapıydı. Bulutlarla dans edercesine yüksek, bir Leonardo da Vinci tablosu kadar da zarifti. Fotoğrafını çekmek için birkaç adım ileriye gittim, bir korna sesi duyup irkildim. Makinemi aşağı indirip sağ tarafıma baktım, heyecandan yola çıkmıştım. Hemen geri adım atıp arabaya yol verdim. Çabucak gökdelenin 5 fotoğrafını da çektikten sonra ağzıma bir sakız atıp gittim son 1,5 kilometreyi de.

            Merkeze varmıştım. Burada muazzam camiler, gökkuşaklarını kıskandıracak derecede rengârenk çiçekler, yüzyıllar öncesinden kalma ahşap evler ve birbirinden güzel antikacılar vardı. Her birinin onlarca fotoğrafını yakalayabilirdim.

İlk olarak oradaki en büyük caminin fotoğrafını çektim. Bu fotoğraftaki en hoş ayrıntı caminin önünde sohbet eden iki amca oldu. Sokak fotoğrafçılığı böyledir işte, bazen yakalamaya çalışmadığınız şeyleri yakalayıp onlara hayran kalırsınız.

            Daha sonra meydanda gördüğüm çiçeklerin yanına gittim. Gonca, lale, karanfil, papatya gibi bir sürü çiçek vardı burada. Yakın açıdan hepsinin fotoğrafını çektim, 20’den fazla fotoğraf çıkarmıştım buradan.

            Son olarak arkası bulanık şekilde ahşap evlerin fotoğraflarını çektim ve bir antikacı dükkânına girdim. Dükkân sahibinden izin alıp, neredeyse her şeyin fotoğrafını çekmiştim. Namütenahi güzellikte eşyalar vardı burada. Fotoğraflara bir göz attıktan sonra dükkân sahibine teşekkür ettim ve oradan ayrıldım.

             Sokağa çıktıktan sonra biraz yürüdüm ve bir çeşmenin önüne geldim. Fotoğraf makinemin ayarını yapıp suyu tane tane çekmeye çalıştım. Çok güzel bir görüntü çıkmıştı ortaya, hatta bunu kesin bir sergiyi koydururum diye düşündüm.

            Sokağın kenarına geçip yürümeye başladım. Avını yakalamaya çalışan bir sırtlan gibi fotoğraf makinemi tutmuş fotoğraf yakalamaya çalışıyordum. İnsanların bana garipser bir tavırla baktığını hissetmiştim. Kafamı sağıma soluma çevirdiğimde gerçekten de yanımdan geçen insanların “Bu adam ne yapıyor ya?” der gibisinden baktığını fark etmiştim.

            Yorulmuştum, bir kafeye girip kahve içmek istedim. Biraz daha ilerledikten sonra nezih bir mekâna rast geldim ve oraya oturdum. Kahvemi yudumlarken bütün gün çekmiş olduğum fotoğraflara bakıyordum. Övünmek gibi olmasın ama cidden güzel fotoğraflar yakalamıştım. Kahvemi bitirdikten sonra saate baktım, 4 olmuştu. Hemen dışarı çıkıp hava kararmadan birkaç fotoğraf daha çekmeliyim dedim.

            Yola çıktığımda gözüme çarpan ilk şey mor pencereli, yeşil kapılı, sarı renkli bir bina oldu. Hemen bu binanın fotoğrafını çekmeliyim deyip fotoğraf makinemi çantamdan çıkardım. Binanın birkaç tane fotoğrafını çekmiştim. Bazıları çok iyi çıkmamıştı ama içlerinden bir iki tane güzel fotoğraf vardı. Tam arkamı dönüp tren istasyonuna doğru gidecekken birisi arkamdan seslendi:

-Hey sen buraya bak.

-Efendim?

-Sen az önce benim ve kız arkadaşımın fotoğrafını mı çektin?

-Hayır, efendim, ben sadece karşıdaki hoş görünümlü binanın fotoğrafını çektim.

-Göster bakalım az önce çektiğin fotoğrafı

            Bu iri yarı adamdan hem tiksinmiş hem de korkmuştum, fotoğrafı açtım ve gösterdim. Adam ve sevgilisi fotoğrafın sağ alt köşesinde beliriyorlardı fakat asıl çekmeye çalıştığımın bina olduğu gayet netti:

            -Bakın, gördüğünüz gibi sadece binayı çekmeye çalışıyordum ama yanlışlıkla siz de çıkmışsınız.

            -Ben göreceğimi gördüm sapık herif.

            Dedi ve bu lafın üzerine bana sağlam bir yumruk indirdi. Daha sonra çevredekiler de beni sapık zannedip adamla birlikte linç ettiler. En son hatırladığım şey fotoğraf makinemi korumaya çalıştığımdı. Daha sonra gözlerimi her yanım sargılı bir şekilde hastanede açmıştım. Zaten o günden sonra da fotoğraf makinemi rafa kaldırdım. 

-Mertcan Furat

Bir Cevap Yazın