Sanayinin boğucu havasından ziyade ustanın ardı arkası kesilmeyen isteklerinden bunalmıştım. Bir haftadır ustanın başının etini yememe rağmen bugün erken çıkacağımdan haberi yokmuş gibi davranması ise bunların üzerine tuz biber oluyordu. Yeni gelen bir arabayı içeri çekmiştik. Onun başında bir şeylerle uğraşıyorduk. Tam da karşımda, biraz yüksekçe bir yerde duran televizyonda ise sürekli şarkı çalıyordu. Bu sefer ne oldu bilmiyorum daha doğrusu ustaya olan sinirimi televizyondan çıkarmak istedim, bunu itiraf etmeliyim. Kumandayı aldım, söverek radyoyu kapattım. Bir belgesel kanalı açtım. Orada da tam kaplumbağalardan, onların yaşantılarından bahsediyordu. Kendimi öyle bir kaptırmışım ki dükkandaki hiçbir gürültüyü duymuyordum. Sanki yumuşacık bir koltuğa uzanmışım, yanımda kahvem karşımda da büyük ekran bir televizyon var ve ben orada bu belgeseli izliyorum. Ben böyle hayal aleminde gezerken yavaş yavaş yükselen bir çınlama sesi işitmeye başladım. En nihayetinde bu çınlama sesi kulaklarımı delecek kadar yükseldi ve ustanın sesiyle karıştı. Arkamı döndüğümde bir elimle kulağımı tutuyor, diğer elimle de yüzümü korumaya çalışıyordum. Gözlerimin dolduğunu fark eden ustam bağırmayı bırakmıştı. Ben hâlâ karşısında iki büklüm duruyordum, kendimi koruma çabasındaydım. Durdu, durdu bir anda patladı:

-“Defol git nereye gideceksen!” deyince ben hemen dükkandan çıktım.

 Dükkandan çıkınca arkama hiç bakmadan doğruca eve geldim. Pek bir mesafe yoktu evimizle iş yeri arasında. Yolda giderken bir yandan yediğim tokadı düşünüyordum, bir yandan da hafta sonu geçireceğim iki güzel günü. Hafta sonu yaşayacaklarım daha ağır bastı ve sanki görünmez bir el kulağımın ağrısını bir anda siliverdi. Eve girdiğimde saat on ikiye yaklaşıyordu. Hızlı hızlı üstümü değiştirdim, hemen lavaboya koştum. Annem de bana laf yetiştirme derdindeydi. Garibim ne yapsın, çok uğraşıyordu benimle. Lavabodan gelince bağıra çağıra konuşmaya başladım:

-“Yav anne, hâlâ çantam hazır değil mi? İki gün ormanda kalacağız diyorum sana hadi anne ya!”

-“Tamam be, ne bağırdın? Uşağın mı var karşında hazırlıyoruz işte.”

-“Tamam anne, hadi aha şimdi gelecek dayım.” demeye kalmadan motorun sesi gitgide yaklaşarak kapıda yankılanmaya başladı. Ben yine heyecana kapılarak bağırıp çağırıyordum. Dayım kapıyı açıp içeri girdi. Gözlerinin neşesi gözlüklerinden taşıyordu. Kızmış gibi görünmek için ta genizden başlayarak tatlı sert bir “Furkaaan!” çekti. Ben de tam o sırada çantanın üstüne eğilmiştim, bacak aramdan dayıma bakarak sinirli sinirli cevap verdim:

-“Aha bu senin kardeşin sağ olsun dayı, her şeyi hazır etmiş de işte oyalanıyorum öyle!”

            Annem tam başımdaydı. Bana baktı ama dediklerime cevap vermedi. Doğrudan dayıma seslendi:

-“Ay abi, dikkat edin ha gözünüzü seveyim!” derken başını da sağ omzuna yaslamıştı sanki.

-“Tamam, tamam merak etme sen. Hadi yeter bu kadar hazırlık yengen ayarladı zaten her şeyi. Hadi oyalanmayalım daha fazla.” dedi, annemi geçiştiriyordu sanki.

            Eşyalarımı motorun sepetine yerleştirmeden önce ben de Özer’in yanına oturdum. Çünkü eşyaları da ayaklarımızın üzerine koyacaklardı. E ne de olsa küçük sepetli bir motordu. Hem yatak yorganımız hem yiyecek içeceğimiz derken iyice doluydu. Dayım motorun yönünü mahalleye doğru çevirdi. Hemen arkasına yengem oturdu, ayaklarını sepetle motorun arasına sıkıştırdı. Biz zaten oturuyorduk. Dayım pedala bastı ve motor, kulakları şimdiden yoran bir sesle çalıştı. Arkamızda benzin kokusuna karışmış egzoz dumanını bırakarak köşeyi döndük. Özer ile ben sepetin kenarlarından sıkıca tutuyorduk. Ağzımızı açıp rüzgara karşı koymaya çalışıyorduk. Neredeyse ağzımız yırtılacak gibi oluyor ve anında kuruyordu. Bazen de eşyaların üzerine doğru başımızı iyice eğiyorduk. Rüzgarın hızımızı kesmesini engellemeye çalışıyorduk. Böylece daha hızlı gidebilecektik.  

Çadırı kuracağımız yere vardığımızda yaklaşık yarım saat geçmişti. Hemen güzelce malzemeleri boşalttık. Dayım otoriter bir tavırla bize döndü, “Akşam olmadan çadırı kurmalı!” dedi. Biz izcilerdik, o da oymakbaşı! Biz de ne derse yapıyorduk; içimizde çocukluğun verdiği bir heves, bir heyecan vardı. Dayım eline baltayı alıp ormanın içine daldı. Başını da beni takip edin der gibi öne doğru savurdu. Hemen düştük peşine. Biz arkasından yürürken sürekli bize bilgi veriyordu. “Ormanda, yaş ağaca çizik bile atılmaz! Biz ihtiyacımız olanı ya kurumuş bir ağaçtan ya da yıkılmış bir ağaçtan alacağız!” diyordu. Sözcükleri değiştirip değiştirip sürekli bundan bahsediyordu. Neyse ki çok geçmeden aradığımız incelikte sekiz-on tane dal bulmuştuk. Hemen çadırı kuracağımız yere geldik. Önce aralıklarla yere kazıklar çaktı. Üç bir tarafa üç de diğer tarafa. Sonra ormandan bulduğumuz ince dalları o kazıklara sabitledi. O dalları da eğerek karşıdaki dal ile birleştirdi ve böylece çadırımızın iskeleti tamamlanmış oldu. Hemen üzerine iki kat çadır attık. Çadırın yanlarına da sırayla taşları dizdik. İş bitince geriye doğru beş altı adım attı. Belinden kendini arkaya doğru yatırdı. Sadece dudaklarının kıpırdadığını gördük, ne dediğini duyamadık. Çadırı kurduktan sonra ben yengemle kaldım. Onlar da oltaları atmaya gittiler, gelene kadar biz de yemek falan hazırlayacaktık. Yengem:

-“Furkan yavrum, aha şuralardan bir kucak çalı çırpı getir de hele ocağımızı tezden yakalım!” dedi. Hemen fırladım olduğum yerden. Yukarı doğru koşmaya başladım. Havadaki beyazlıklar da yavaş yavaş kayboluyordu. Sağıma soluma bakarak gidiyordum ki yavru bir kaplumbağa gördüm. Hemen dizlerimin üzerine oturdum, elimi uzattım ki bir anda kabuğuna çekildi. O öyle yapınca ben de sanki sıcak bir sobaya dokunmuş gibi hızlıca çektim elimi. Daha sonra korkumu yenmek için yavaş yavaş sırtına dokundum ama hâlâ çıkmıyordu kabuğundan. Artık korkumu iyice yenmiştim. Elime alıp havaya doğru kaldırdım. Bulunduğu yere tekrardan bıraktım. Orada çok fazla oyalanmış olmalıyım ki yengemin sesi ormanda yankılanmaya başladı. Hemen karşılık verdim, kıyıda köşede ne kadar çalı çırpı varsa topladım hızla aşağı doğru indim. Aklımda hep o kaplumbağa vardı. Televizyondakilerden de daha güzeldi hem. Küçük olduğuna göre mutlaka büyükleri de vardır diye düşünüyordum. Yemeğimizi yiyip çayımızı içtik. Dayım tekrardan oltaları dolanmaya gitti, yengem de bulaşıklarla uğraşıyordu. Özer’le barajın üzerine yansıyan yamru yumru ışıkları izliyorduk. Dizlerimizi göğsümüze kadar çekmiştik. Gözlerimi barajdan ayırmadan Özer’e:

-“Bugün kaplumbağa gördüm. Hemen yukarıda. Sabah gidip onu alalım mı?” dedim.

-“Ne yapacağız alıp da başımıza bir iş gelir belki!” dedi, umursamaz bir tavırla.

-“Sen bilirsin, ben sabah erkenden gidip alırım o zaman!” dedim, aynı umursamaz tavırla. Yerimden fırladığım gibi çadırın içine girdim. Börtü böcek sesleri eşliğinde sabahın ilk ışıklarını beklemeye koyuldum. Kaplumbağa hiç gözümün önünden gitmiyordu.

            Sabahın serinliğini burnumda hissedince uyanıverdim. Burnum buz gibi olmuştu, kafamı çevirdim herkes yatıyordu. Sessizce battaniyeyi attım, dizlerimin üzerinde çadırın kapısına kadar geldim. Hemen ayakkabılarımı giyip elime ince dallardan birini aldım. Hızlıca onu dün gördüğüm yere doğru yürüdüm. Dünkü yere geldiğimde kaplumbağa orada yoktu. Tabi beni bekleyecek değildi ya. Neyse az daha yukarı yürüyeyim dedim, belki oralardadır. Biraz daha yürüdüm yine bir şey yoktu. “Galiba bunlar daha uyanmadı, ormanın içinde yuvalarında yatıyorlardır.” diye düşündüm. Sola doğru ormanın içine kıvrılıverdim. Biraz da ağaçların arasında, dallardan dikenlerden sakınarak yürüdüm. Hâlâ bir kaplumbağa bulmuş değildim. Biraz da yukarı doğru gideyim dedim. İki üç adım attım ki beynime, kurşun yemiş gibi bir düşünce saplandı. Hemen gözlerim doldu, dudağım iyice öne doğru sarktı. Geldiğim yöne doğru koşmaya başladım. Sağa koştum, sola koştum; durdum sağa baktım, sola baktım… Bir ağacın dibine çöktüm ve ağlamaya başladım, evet kaybolmuştum. Hem de sabahın köründe ormanın içinde. Şimdi ben ne yapacaktım? Dayımlar uyandığında beni bulamayınca ne yapacaklardı? Burada oturup ağlamak çare değildi. Olan olmuştu artık. Kalktım, güneş artık iyice doğmuştu. Aşağı gidersem elbet baraja inerim, oradan kıyıdan kıyıdan gider dayımları bulurum diye düşündüm. Yürüdüm, yürüdüm… Ortalıkta ne su vardı ne de yol! Yine bir ağacın altına çöktüm, ağlamaya başladım. Bu arada saat biraz daha ilerlemişti muhakkak. Az ilerden sesler duydum. “Acaba?” diye geçirdim içimden o tarafa doğru yürüdüm. Kalbim hızla atıyordu. Dua ederek sesin geldiği tarafa doğru koşuyordum. Adamları uzaktan görünce onların olmadığını anladım. Kaybolduğumu da söylemek istemedim. Yanlarından geçtim gittim, onlar da sen kimsin demediler zaten. Sürekli yürüyordum. Artık takatim kalmamıştı. Ne barajı bulabilmiştim ne de yolu. Susuzluktan da açlıktan da kıvranıyordum. Bir adım atacak gücüm yoktu. Olduğum yere yığıldım, sürekli ağlıyordum. Aklıma ne kaplumbağa geliyordu ne de belgesel. Sadece yediğim o şiddetli tokadı hatırlıyordum şimdi. Eğer beni bulurlarsa muhtemelen onun daha da şiddetlisini yiyecektim. Ama olsun, ona da razıydım elbette. Dizlerimi yine göğsüme çektim, ellerimle sarılıp kafamı dizlerimin üzerine dayadım. Olabildiğince sessiz ağlamaya çalışıyordum. Kaybolmaktan korkuyor, başıma bir şeylerin gelmesinden daha çok korkuyordum. Burada ne kadar vakit geçirdim bilmiyorum. Gözlerimin feri kalmamıştı hissediyordum. Tam o sırada birisi kolumdan çekti. Başımı kaldırdım, kim olduğunu göremedim.

            Gözlerimi açtığımda başımda yengem, bana bakıyordu. Az ileride de dayım ile Özer öylece duruyorlardı. Yengem, elini yüzümde gezdirirken gözlerim çadırın dibinde duran kaplumbağa takılmıştı.

Eylül 2020/Taşlıçay

One thought on “Bir kaplumbağa gördüm”

Bir Cevap Yazın