Çocuktum…
Sabahları güneşin doğuşu ile uyanan, meyve ağaçlarını talan eden, üzerinde uyumsuz renk cümbüşü kıyafetlerle dolaşan, kırmızı lastiklerle büyüyen ve oyuncak diye, ırmak kenarlarına atılan kırık dökük eşyalarla evcilik oynayan bir köy çocuğuydum…
Zaman zaman köyümüze, rengârenk oyuncaklar satan bir araba gelirdi ve eskici diye bağırır, demir bakır gibi eşyaları alır karşılığında da oyuncak verirdi. . Nasıl heves ederdim o barbie bebeklere… Televizyon da görmüştüm, bebeğin elbiseleri, çantası hatta ayakkabıları bile vardı. Benim de öyle bir oyuncağım olsun istiyordum. Fakat diyemiyordum aileme, çünkü köy yerinde iş güç arasında büyüyordu çocuklar, aileler ise çocukların neyi sevdiğinden, neye heves ettiğinden hatta neye üzüldüğünden çoğu kez habersizdi. Ben de o çocuklardandım…
Bir gün yine o eskici diye bağıran amca gelmişti, bu kez daha da güzel oyuncak bebekler getirmişti. Karar verdim o bebekten almalıydım ama nasıl? Aklıma harika bir fikir geldi. Eve koştum, mutfakta sobanın önünde duran bakır leğene diktim gözlerimi. Her sabah sobanın külünü o leğene çekerdi nenem ve tüm bakır eşyalarına çok değer verirdi… Ben ise nenem için değerli olan o leğeni gözden çıkarmıştım. Nenem evde yoktu, annemler de kışlık peynir hazırlıkları için yayladaydılar. Evde yalnızdım. Hem leğeni satmaya korkuyordum hem de o bebeği çok istiyordum başka çarem de yoktu. Leğeni kaptığım gibi amcaya götürdüm ve o televizyon da gördüğüm bebeği aldım. Allah’ım o nasıl bir mutluluk ve coşkuydu benim için… tarif edemem fakat büyüdükten sonra şunu söyledim kendime, keşke o an yüzüm de oluşan mutluluğu çeken bir fotoğraf makinesi olsaydı ve ben her mutsuz olduğum da o tarifsiz heyecanımı göreceğim fotoğrafa bakarak çocukluğumu hep yaşasaydım.

Bir Cevap Yazın