Fatih ER

Özet

Burada incelenen kavramların tarih içerisinde farklı teorilerle/uğraşlarla tekrardan ele alındığının farkında olarak sadece kavramların en temelde gönderimde bulunduğu anlamları ve kavramların arkasındaki temel şeyler gösterilmeye çalışılmıştır. Bu yapılırken yüzeysel de olsa kavramların değindiği alanlar ve birbirileriyle olan ilişkileri gösterilmiştir.

Hakikat, doğruluk ve gerçeklik kavramları felsefenin omurgasını oluşturur. Ana uğraşı bu kavramlar üzerine sistem kurmasıdır. Bilim ve sanattan onu ayıran da budur. Tartışmaya açık olmakla birlikte bilim, zaman zaman doğruluğa yaklaşır ama onu tam olarak ele geçiremez. Çünkü bulunduğu konum buna müsaade etmez. Bilim düşünemez. Bu, şu demektir: Bilim, sahip olduğu kavramların doğasını ortaya çıkartamaz. Bir bakıma ‘kavramların üzerine çıkamaz’. Bu durumu yeterli şekilde ele alan iki isim gösterebiliriz: Heidegger ve Platon.

Platon, Heidegger ve Bilim

Platon’un bölünmüş çizgi analojisindeki dianoia kısmı ‘düşünce ve bilim’ ilişkisini Heideggerden önce ortaya koymuştur. Dianoia kendisine duyusal olanı zemin olarak alır ve orada kalır. Sadece varsayımlardan varsayımlara ilerler. Ama diyalektikçi bunun da tepesine çıkar ve ilkenin kendisine ulaşır. Heidegger aynı şeyi ifade eder. 1951/1952 kış dönemi dersinde bu konu üzerine durur. Temelde şunu ifade eder: Bilim sahip olduklarını bir meseleye dönüştürmez (Heidegger, 2019, s. 22). Ondan alıntılarsam,  “Fizik; uzam, zaman ve hareket içerisinde yol alır. Buna karşılık uzam, zaman ve hareketin neliğini bir bilim olarak ortaya koyamaz”[1] Bu elbette kötü bir itham değildir. Sadece onun yapısına ilişkin bir tespittir. Meseleye sanat açısından bakarsak; onun da doğrudan bir kaygısı yoktur. Belki bu alanlar içinde en özgürüdür!

Hakikat, doğruluk ve gerçeklik kavramları, bu zamana özgü olamamakla birlikte, genelde birbirinin yerine geçer şekilde (en azından Türkçede) kullanılır. Anlamın ve anlamanın önüne geçen bu kullanım tarzı düşüncede körelmeye yol açar. Dolayısıyla bu ayrımı ifade etmek için önce bunların nasıl problemleştiğini göstermek gerekir. Problem olarak ortaya çıkan sonuçlar bize kendi anlamlarına dair bir kapı aralayacaktır. Bunu gösterebilmek için de bir ayrım daha yapmak gerekir: Zihin ve zekâ.

Zihin ve Zeka

Zihin, bilmemizin tüm düşünsel etkinliklerinin gerçekleştiği ya da taşıdığı bir mekân gibidir. Zekâ ise zihinsel etkinliklerimizden biridir. Görevi anlamlı ve kavramsal yapılar inşa etmek, rasyonel akıl yürütmektir. (Bilgiç & Bilgiç, 2014, s. 44) Hakikat ve diğer kavramların problemi bu noktadan sonra ortaya çıkar. Problem aynı zamanda paradokstur. Düşünme ediminin düşünme deneyimine dâhil olduğunu fark edemediğinde ortaya çıkar. Başka bir deyişle, düşünmenin işlem sırasında kendini fark edememesi sonucunda bir çıkmaz oluşur. Bu yapıyı keşfeden filozoflar, onun yapısını bozmadan bilmecenin içine dâhil etmeye çalışırlar. (Bilgiç & Bilgiç, 2014, s. 77)

Gerçeklik ve Doğruluk

Zekânın bu yönelimi sonucunda hakikat problemi ortaya çıkar. Bu noktada gerçekliği tanımlamamız gerekir. Gerçeklik öznenin dışındaki şeylerle ilgilidir. Yani o, zekâ dışındaki dünyanın “etkin var oluşuna” ilişkindir (Bilgiç & Bilgiç, 2014, s. 85) Başka bir deyişle, bilen bir özneden bağımsız olarak var olanların bir özelliğidir (Tepe, 2016, s. 18). İngilizcedeki karşılığı reality’dir. O halde gerçeklik ontolojik yapıyı ilgilendirir.

Doğru/luk ise önermelerle ilgilidir. İngilizcede karşılığı true/rightness’dır. Doğruluğun gerçeklikle ilgisi vardır. Doğruluk, zihindeki dilsel tasarımların var olanlara karşılık gelmesidir. Bu bakımdan da doğruluk dilsel yapılarla ilgilidir (Bilgiç & Bilgiç, 2014, s. 85).

Gerçek ve doğruluğun aynı şey olmadığını gördük. Peki, hakikati nereye koyabiliriz? Zekâ, dış gerçekliğe bakarak o gerçekliğin kaynağını aramaya çalışır. Bu doğal bir harekettir. Çünkü bu sonuca akıl yürüterek varır. Hakikat (truth) bu noktada devreye girer. Algılanan dış gerçekliğin gerisindeki gerçekliğin doğru bilgisi hakikattir (Bilgiç & Bilgiç, 2014, s. 86). Dış gerçekliğin bir kökeni olduğu düşüncesinden hareketle, dışarıdakini bozmadan zihne aktarma çabasıdır hakikat. Hakikat bu anlamıyla epistemolojiktir. Varlık ve hakikatin ilişkisi burada başlar. Oradaki Varlığa, eğer onu varlık olarak kabul edersek, uyumlu ve onu kapsayıcı yargı üretmek hakikatin görevi olur. Dolayısıyla Varlığın bilgisi hakikat olur.

Varlık ve Hakikat

İsa ile Pilatus konuşmasını hatırlayalım (Matta:18). İsa, Pilatus’a, “Ben hakikate tanıklık etmek için doğdum, bunun için dünyaya geldim. Hakikatten yana olan herkes benim sesimi işitir.” şeklinde söyler. Pilatus’un İsa’ya, “O halde hakikat nedir?” diye sormasının üzerine İsa, “Ben hakikatim.” şeklinde cevap verir. Bu şekilde Varlık-hakikat denklemini İsa üzerinden düşünebiliriz. Tanrı’nın cisimleşmiş hali olan İsa aynı zamanda hakikati de sunar. Hakikat salt bilgisel düzeyde kalmaz. Aynı zamanda yaşamı da kurar. Bu sıradan bir yaşam değil, iyi yaşamın kendisidir.

Dipnot:

[1] https://www.youtube.com/watch?v=HykIcqQNFO8&ab_channel=Galgenfrist

Kaynak
  • Bilgiç, M., & Bilgiç, K. D. (2014). Felsefeye Çıkış. Kocaeli: Umuttepe Yayınları.
  • Heidegger, M. (2019). Düşünmek Ne Demektir? (İ. Turan, Çev.) İstanbul: Dergah Yayınları.
  • Tepe, H. (2016). Platon’dan Habermas’a Felsefede Doğruluk Ya Da Hakikat. Ankara: Bilgesu.

Bir Cevap Yazın