YOKLAR FISILTISI

1.BÖLÜM

Kerpiç evin odaları konuşuyor dinliyor uyuyanların nefesine eşlik ediyor rüyalarına yol oluyor yokuş oluyor dağ oluyor horozları uyandırıyor ses veriyor ve güneşten önce uyanıyor Zeyno…

Gözleri mahmur yüreği pıt pıt atıyor sevdası yüreğinden önce filizleniyor al yüzü daha bir al oluyor horoz şekere çalıyor gamzeleri, yastığına düşleri bırakırken anası geliyor anasından önce kerpiç evin tahta zemini tok tok yeri göğü inletiyor beyaz kireçler dökülüyor görünür görünmez, kardeşleri de sese kulak veriyor kulağı da döşeğe gömüyor örgüleri kamçı gibi yatağı dövüyor sürüngen yılanlar gibi döşeğin içinde kayboluyorlar; anası bağırıyor sabah oldu hadi kalkın …

kümesten yumurta, ahırdan süt, yüklükten saç ekmeğiyle, yufka diyor ardından;  ardından da bağırıyor sesini çınlata çınlata kızcelerim hadi kalkın…

akşam oldu huuu bu ne uykusu babanız kalkmadan sofra kurun hadi kime diyorum…

Zeyno kalkar kardeşleri Emine ve Yeter’i dürte dürte Emine döşeğin içine saklanır ister ki ablası bulsun her seferinde ayaklarından tutarda bir balık gibi kaldırır yataktan; Emine kıkır kıkır güler sağa sola sallanır bu en sevdiği uyanış en sevdiği kalkıştır yataktan, sabahlar başka güzeldir ablası balıkçıdır rastgele atar oltasını deryaya yakalar balığını; Emine her zaman ki gibi derya kuzusu sırf bunun için daha çok sever sabahları hangi günün sabahı olursa olsun.

Yeter de sesini yutar bir fısıltıya saklanır.

Zeyno bilir bilir de oyuncu kardeşlerini ama vakit o vakit değildir sofrayı babasının önüne koymazsa

Sıra dayağına çekilirler yemek yerine kötek yerler.

Kardeşlerini mor çiçekli yorganın altından çeker yetti gayri yetti ha babam de babam oyun istiyorsunuz da şimdi oyun zamanı değil şimdi zaman o zaman değil;  şimdi değil

İşleri kolaylayalım söz bez bebek dikeriz, beş taş oynarız,  masal bile anlatırım, durur cama bakar dışarda hayat akıyor ben der ben ne zaman bir sabahı da sevdamın kollarında karşılayacağım .

Ahmet’imin gözlerinde uyanacağım.

Ahmet çocuk sevdasıydı beraber büyümüşlerdi saklambaç oynarlardı ama hiç çıkmazlardı kimse ebeleyemezdi öyle iyi saklanırlardı ki onlar birbirlerini ebelemişlerdi saklananda onlar ebeleyende onlar nerde bir sote yer var Ahmet biliyor zaten ne olduysa bu sotelerde oldu Ahmet ağzından girdi burnundan çıktı ikna etti Zeyno’yu sevda kuşuydular; kuşlar kıskanırdı aşklarını. Öyle böyle aşk değildi onlar birbirini bulmuştu tüm olumsuzluklara karşı iyiyi, güzeli, değeri bulup mısra mısra şiirlerini yazıyorlardı. Çocuklardı ama sevdaları büyüktü gördükleri her an canlarına can katıyorlar göremediği her an da ölümlerden ölümdü öyle seviyorlardı. Aşktı işte onların ki başka bir şeye benzemezdi.

Ahmet Zeyno olmuştu; Zeyno Ahmet bitmeyen sevda artarak büyüyen sevda…

Ahmet  her fırsatta ahırlarına girer Zeyno süt sağmaya sarı kıza yem vermeye girdiğinde arkasından gözlerini kapatır sevdam der saklı gizli kuytularda öperdi Ahmet, Zeyno utanır gözlerini indirir kıpkırmızı olurdu ; dur Ahmet babam yakalarsa çıkartır beylik tabancasını şuracıkta hiç acımadan Allah verdi demez vurur.

Ahmet dinlemez öperdi; senin yoluna ölürüm ölürüm derdi.

Ölümle mi korkutuyorsun korkmam ki yaşın gelsin bak babayı kim dinliyor aldım mı seni atımın terkisine yeşil pınar soğuksu Ağlayan Çınar bir bir geçeceğim sonra yol nereye biz oraya mecbur muyuz bu mendebur babanın tatavalarını dinlemeye derdi, derdi dururdu da Zeyno bir şey diyemezdi

Demeyince Ahmet bakar bakar suratına sen benim seni sevdiğim kadar sevmiyor musun aşk böceğim derdi.

Zeyno o nasıl söz öyle öl de ölürüm ama anam kardeşlerim ve cellat bir babam var nasıl bırakıp gideyim; söyle gidebilir miyim gittim diyelim babam peşimizi bırakır mı ölür de başlık parasını almadan bırakmaz beni bulana kadar da anamla kardeşlerimi sabah öğle akşam köteğe çeker.

Şimdi söyle;

Ben böyle mutlu olur muyum, sen olur musun

Babam baba değil cellat gözünün üstünde kaşın var diye dövüyor canı sıkılmasın yeter ki insani duygular yanından yöresinden geçmemiş bir tutturmuş oğul da oğul sanki oğul olunca kafası göğe erecek.

Ahmet sevdasının küçük küçük gözlerinden öper; öpücükler gamzesine düşer oradan dudaklarına ıslak bir imza bırakır tam dudağının kenarına.

Zeyno pespembe utanır eli ayağı titrer bakamaz eğer başını.

Pembe bir tomurcuktur artık açar sevdanın bahçesinde

Kalbi davul çalar ama ne davul bayram marşı gibi güm be de güm güm be de güm tam duruldu derken Ahmet kafasını kaldırır sevdam bir bak gözlerimin içine ezber edeyim der.

Zeyno kafasını kaldırır gözleri buluşur, buluşur da ne buluşma

Zeyno kanat takar bütün ovanın ağaç dallarını dolanır, bütün çiçeklerin balını toplardı özüne.

 Ahmet iki dam ötedeydi ama ona fizan gibi gelirdi; sevdası yürek sızısı aklına düşer aklını alır yüreciğine koyar serçe kanatlarıyla her sabah camın önünden geçer, geçer geçerde Zeyno’nun kalbi yerinden sökülür, geçerken de bir gül bir mektup bırakırdı.

Zeyno kap gel derdi Emine’ye, Emine göz açıp kapayana kadar avuçlarına bırakırdı.

İşte o vakit dünya sessize alınır Ahmet satırların içinden çıkar sevdasının boynunda dolanır gözünü öper; Zeyno havalanmıştır yerle zamanla alakası kalmamıştır yüreği pıt pıt atarak Ahmet’i kagıda sarar özenle soluna koyar incitmeden.

Gözlerini camdan aldı; tahta pervaza perdesiz hayallerini asarak; kolundan bacağından çeke çeke kaldırır Emine’yle Yeter’i 

Bir bakar gülmemek için zor tutar kendini birinin donu düşmüş diğerinin geceliği ters saç baş karman çorman sanki harpten çıkmışlar hemen üstlerinden rüzgar gibi geçer değiştirir yamalı ama temiz pembesi solmuş yeşili kahveye çalmış bir örnek basma entarileri, entariler derken o gün düşer anasının diktiği gün;

Zeynep teyellemiş annesi Irazca makineye vermişti kara zetina dikiş makinesi elle çevriliyor yerde iki büklüm anası; kış gecelerinin tıkır tıkır sesi kulaklarında, gaz lambası ışıtır anası ölçer biçer kaldırır bakar kız hele bir gel üstüne tutayım olmuş mu derdi.

Aklına gelmişti bir çift fistan çiçekleri soluk anıları dalından yeni kopmuş gibi taze, giydirdi bir solukta giydirirken de tekrar tekrar dikti hatta anasının elinden aldı da bir kez de kendi geçti zetina makinenin altından, saçlarını ördü manilerle. hemen oracıkta uydurduğu manilerle kimsenin bilmediği yastığın yorgana, yorganın döşeğe uçurmadığı maniler …

bir balık gelmiş

etini anama

kemiklerin bana

aldım onu taşa

evirdim çevirdim

taş basa basa

aldım onu küçük başa

iğneleye iğneleye diktim

bu yaramaz başa

dedikçe; Emine kahkahayı basıyor Yeter sessizce izliyor içinden de kıkır kıkır gülüyor yani Zeyno öyle olmasını istiyor ne yapsa Yeter gülmüyordu şebeklikleri seve seve yapardı onların az gülümsemeleri bile ona dünya malıydı anası ve kardeşlerinden başka canı yoktu

Derken birde Ahmet’i geldi aklına allar giydi gamzeleri.

Beyaz yazmasının içinden bağırıyorlardı al al gamzeleri, gülüşleri bahçesi; yüreği Ahmet’i gonca gonca döküyordu. ortalık yerde çırılçıplak düşleri halay çekiyordu üstelik kardeşlerinin önünde, birde hiç olmayacak bir yerde konu komşu  pervaz önünde görecekler anlayacaklar diye ödü patlıyor, içi durmadan içli içli diyor da, o dinletemiyor ki yüreğine,yürek işte laf anlamaz söz dinlemez; annesinin sesiyle apar topar kalktı pembesi solmayan düşlerinden

Zeynooo kime diyom sağır mı oldun ay kızım…

Birden fırlıyor kardeşlerini önüne kata kata hadi diyor hadi tahta zemini höpürdete höpürdete kardeşleri koşmaya başlamıştı bile arkalarından seslendi duydular mı bilmez ama yine de seslendi Emineee koş kümese kırçıllının altına bak sıcak yumurtaları ocağa at, Yeterrr sende yufka ekmek kap kuzum ıslatalım sofra bezinin altına sığıştır, bende sarı kıza bakıyım memesinden süt alıyım

Hadi babamdan önce koşun….

Diyor ayrılıyorlar da bir Zeyno kalıyor öyle bakakalıyor arkalarından büyüdüler diyor büyüdüler…

Irazca kadın çoktan üç ayak ocağı çalı çırpıyla doldurmuş altına ateşi vermişti ahlaya oflaya ocağın askısına mavi çaydanlığı yerleştirmişti bir taraftanta karnını tutuyordu ah be anasının kuzusu bu sefer gamzeme gül bırak be yavrum yıkıldı bu anan artık kalmadı derman ,umut bitti yarınlar karanlık ,ağart bu sefer dünümü bugünümü yarınımı ağart yavrum;

Yüzümü ağart ah be yavrum bu sefer adını baban koysun adın hazır evlendiğim günden baban ezber ettirdi hep söylediği kulaklarıma yapışan ayrık otu .

Bir oğlum olsun adı hızır babamdan.

Bir oğlum olsun adı hacı babamdan.

Bir oğlum olsun canım alsın.

Bir oğlum olsun adı ondan önce koşsun.

Ökkeş desinler bir ağızdan çıksın yerle gök arasında sesleri çarpışsın seslerde yankılansın yankılanırken de karışsın havaya ağaca ota çimene yürüsün gitsin diyar diyar ondan önce civar köylere hasbıhal olsun ,ondan önce kasabaya gitsin yürür olsun yürürken de  dükkanları dolaşsın eline tüfek tabanca alsın üstüne sünnet kıyafeti alsın dolansın ondan önce şehre gitsin gitsin de okulların kapısını açsın açsında otursun sıraya kalem işlesin işlerken de sıradan kalksın öğretmen masasına otursun otursunda ders anlatsın ,ondan önce Mehmet olsun olsun da mehmetçiğin başını okşar olsun olsun da iki üç düşmana kurşun sıksın sıkarken de adının hakkını vere vere dedesinin namını yürüte yürüte dolansın  ,ondan öncede dizimin dibine otursun şuncacık elleriyle iki dirhem gözleriyle bülbülü kıskandıracak sesleriyle babamm babamm desin desin de

Ben öleyim, ben öleyim tek muradım var mavi bir kurdele den asılır sallanır Ağlayan Ağacın dallarından der, der durur herif her allahın günü, her çileli günü, her umudu karanlığa gömdüğü doğum işkencesi artık bitir yavrum artık bu canda ten, tende soluk kalmadı artık bitir…

Dedenin adı Ökkeş idi kelli felli Ökkeş yedi düvelde konuşulurdu,baba yiğitliği, korkusuzluğu,cabbar oluşu pehlivanlığı yeşil pınar da hala mesire ormanlarında soğuksu kenarlarında  Ağlayan Ağaçın damlalarında damla damla düşer köy kahvesinde nargile sohbetlerinde baş konudur.

Babanın göğsünü kabarta kabarta  gel oğul bir kahveye şeker edelim babanın yiğitliğini iki lafın belini kıralım der koltuk altlarına alırlardı.

Konuşurdu yaşlılar ne yiğitti baban derler yiğit babanın yiğit oğlu eee ne zaman yiğit bir oğlan getireceksin dedesinin kucağına koyamadın onun kucağına koyar gibi

koy be oğul koy kollarıma dedesinin kucağına koyar gibi  koy be oğul koy ..

bu kollar dedenden emanet o olmasaydı hızarın altında kalacaktı bilir misin dedene neden hızar Ökkeş derlerdi ???

Bilmem dedi baban…

O zaman dinle şimdi:

O zaman yokluk zamanı kuraklıkta var ağıllarda hayvanlar aç,açta ne elde var ne avuçta kilerler boşalmış bütün köyün ambarını deşsen toplasan erzağı bir kazan kaynamaz o kadar sefiliz el elde ,elde başta sıvazlar düşünür yatar düşünür düşünür de düşünür bir çıkış kapısını bulup da açamayız açamayız ama ses olur dolanırız sokak sokak, sokağında deliği çok sesimiz bu deliklerden kaçmış kaçmışda şehirin mazgalından çıkmış sere serpe cümle cümle dolanmış bir ayvazın önüne dizilmiş ayvaz okumuş ahaanda demiş işte bu aylardır arardım bulamazdım işte bu ayaklanmış dört çekere ayağınıda atmış kellesini de iki gün iki gece sora sora gelmiş ahanda bu masaya konuşlanmış kahveci hoş gelmişsen demiş hayırdır ne ola ki bu köye ayağınız değdi demiş kervan geçmez yol işlemez hangi rüzgar attı olsa olsa yaban rüzgarı demiş.

Ayvaz hayır hayır demiş hoş gördüm demiş demişte ardından hani bu köyün yiğitleri demiş taşı sıksa suyu soğuk su gibi dökecek baba yiğitler hani demiş?

Kahveci İslam haber ederim hemen demiş ,çırak süloya göz etmiş Sülo durur mu kuş olmuş yol olmuş yola taş olmuş köyü bir bir dolanmış alıcı kuşlar gibi.

Ayvazın çayı bitmeden nefes nefese gelmiş gelmişte meraktan bütün tırnaklarını yemiş tutamamış kendini bir kere daha yemiş ,yemişte adamda çıt yok..

Yavaş yavaş dolmuş sandelyeler ,sandalyeler bitmişte tabureler ,tabureler de bitmişte ,boş yağ tenekeleri ,boş yağ tenekeleri de bitmişte ağaç kökleri taş duvarları dolmuş ,dolmuş  dolmuş taşmış karga sürüsü bir tas buğday atılmış da üstüne çullanmış gibi Ayvaz ortada etrafı köyün adamı kadını çoluğu çocuğu torunu torbası doluşmuşlar hepsi kulağını kabartmış ayvazın ağzına ,ağzının diline ,dilin sözüne ses vermesini bekliyorlar ..

Ayvaz şöyle bir bakmış kalabalığa bir daha bakmış, içinden demiş ki tamam doğru yerdeyim açlar bir lokmaya tamah edecekler hatta abdest alıp üç rekat namaz kılıp amin diyecekler.

Derin bir nefes almış ve söze başlamış:

Duydum ki iş işlemek istermişsiniz sesiniz bana kadar geldi.

İş istiyor musunuz; eve ekmek, dama ot, ağza tütün, cebe de para gerek o da şimdi gerek.

Köylü iş istiyoruz istemesine de nedir ki iş dediğin de hele.

Ayvaz döner bakar kim konuşur diye bu Ökkeş’tir .

Ayvaz der sen kimsin tanımak isterim bu yiğit delikanlıyı

Ökkeş adıyla sanıyla pehlivan Ökkeş, gazi Ökkeş der

Ayvaz ooo mert Ökkeş sana nasıl hitap edeyim

Ökkeş deyin gayri herkes bilir kime kimseye lakap öğretmeyeceğim ben bir fani kulum der

Ayvaz, Ökkeş sen benim ciğerime oturdun kimse kaldıramaz baş adamımsın bundan kelli der.

Evet şimdi anlatayım ben köylere gider ağaçlar tomruklar kestirir sonra onları fabrikalara satar öyle geçinirim demiş

Ökkeş ağaç mı keseceğiz, taşıyacak mıyız ne yapacağız?

Ayvaz gittiğimiz her kasabada şantiyeler kuracağız ağaçlar keseceğiz onları ayırıp nakliye kamyonlarına yerleştirip göndereceğiz.

Ökkeş ne kazanacağız yatma yeme bunlar da size mi ait

Ayvaz evet demiş belli periyodlarda evinize de geleceksiniz maaşı şartları çok iyi

Ne zaman başlarız demiş Ökkeş

Konuşuruz hemen de gidebiliriz önce kim çalışmak istiyor kim benimle geliyor yazalım, yazdığım herkese avans vereceğim diyor köylü sıraya giriyor adını yazdırmaya sözün kısası o gün tüm köyün eli tutan ayağı basan erkeği adını yazdırıyor ardından 100 kayme alıyor o zaman bu büyük para alan karısına veriyor aş olsun ot olsun yoluna yoldaş olsun diye.

Neyse gel gelelim yoksa git gidelim mi demeliyim oğul yaşlandım artık bir gözüm toprağa bakıyor öbür gözüm umudu yüklüyor yarınlara; gülüşüyorlar elini dizine vuruyor ve anlatmaya devam ediyor köylü umudu yastığın altına koydu yarını bekler karılar kocalarını yolculayacak bebeler babalarının ardından göz yaşı dökecek öyle bir yaş ki babalarının ardı sıra tıp tıp atlaya atlaya gidecek, gidiyor da…

Şantiye de ilk gün anlatıyorlar böyle tutulacak böyle kesilecek belki yarım gün anlattılar tabi biz o zaman cahil işin ciddiyetinin farkında değiliz ilk ağaç kesimi için ağacın başına geçtik hızar babanın elinde önce o başladı sonra ben aldım aldım da ters tutmuşum çalıştırmamla bağırmam bir oldu sonra gözlerimi hastane de açtım dediler ki eğer baban hızarı kollarımdan çekmese imiş toprağın altında olurmuşum ben hatırlamıyorum ama anlatılanlara göre baban beni itmiş hızarı kaptığı gibi yere indirmiş nasıl yapmış nasıl altından kalkmış bilmem ama bu kollarım varsa onun yüzü suyu hürmetine şimdi unutmak mümkün mü şimdi torun Ökkeş ‘i dede Ökkeş’in kollarına bırakmak farz değil de nedir.

İşte böyle bekleniyorsun oğul bebem adı sanı konulmuş bebem hadi be Ökkeş’im maviye muradımı adadım ağlayan çınara  kurbanlar keseceğim, mevlütler okutacağım lokumlar dağıtacağım sen bir doğ hele ablaların ne yapacak Ökkeş oğlum, koli koli bisküvileri koli koli lokumları babanın siparişi ile kasabanın bakkal Eminin elinden bahşiş vere vere alacak ata devşirecek

sonra rüzgara bir at sarılacak bir baban yol koşacak at koşacak rüzgarda peşi sıra koşacak bir nefeste ensende babanın maşallahları ile kulağına ezanlarla ismin okunacak ablanlarda açacak gazete kağıdına sarılmış kolileri bir bisküvi bir lokum bir bisküvi daha al sana lokum kestirmesi işte Ökkeş’imin mevlüdü ah oğul ahh bir gelsen yüzümü ak etsen

yuduğum çamaşırlardan ak, alnımın terinden ak.

Ahhh oğul ağlayan çınarın altına çok yüz sürdüm dalına mavi çaputlar bağladım ağladım diledim ,güldüm diledim boyumun ölçüsünü ver artık…

çay kaynar Irazca kadın fokurdama sesine döner elini karnından çeker demliğin çivit mavisinde düşleriyle konuşa konuşa çaydanlığın kapağını açar kenara koyar .

Tahta tel dolabın kapağını telinden tutup açar ; çay kavanozunu aranır reçel kavanozların arkasına koymuş der .

Zeyno elin kırılmaya kız bu da bu kadar arkaya mı konur ?

Alır mor menekşeli kavanozu gözüyle düşüyle seve seve, aldıkları gün gelir aklına, gelir de  düşer gözlerinin önüne, kasabaya gidişleri Zeynep adım atmaya başladığında gitmişlerdi dolanırken herif erkek çocuk kıyafetlerine doğru yürüdü gözü vitrinde kaldı plastik tüfekler tabancalar arabalar asker kıyafetleri bakarken daldı uzun uzun Irazca herif dedi hiç oralı olmadı herif; Irazca’da döndü arkasını iki adım attı vitrinlere bakıyor sözde ama aklı kocasının baktığı vitrinde kaldı tam o sırada  züccaciyeci Şerif önüne çıkar babasının kardeşliği kucağında büyümüştür Irazca kadın; Şerif dede görür de  abovv bu kadar büyüdümü der bu saçaklı sarı Zeyno mu

kucagına alır Zeyno’yu dükkana girer şöyle bir dolaştırıp sonra yere bırakır hadi Zeyno hadi sarı saçaklı seç beğen neyi tutarsan o Şerif dedenden sana armağan, Zeyno denileni anlamaz yere bırakılınca çeşit çeşit renk renk tabağın çanağın kap kacağın plastik bidonların tasın tarağın içinde önce bakınır renkli olanlara yönelir bir anasına bakar bir de döner Şerif dedeye bakar.

Şerif dede hadi saçaklı seç beğen dükkanın en güzel parçasını al senden güzeli yok emme bak bakim ne sevecek benim torunum .

Zeyno bakar bakar ne diyorlar anlamaz anasıda kucağına almaz sonra adım atar ilk adım iyidir gülüştür ikinci adımda hop poposunun üzerine düşer tutuna tutuna kalkar bir iki üç düşmeden adımlar her adım kahkahaya bulanır derken

mor menekşeli kavanozu tutar gülümseye gülümseye belli ki renkleri çezbetti onu Şerif dedesiyim ben onun der kavanozu iki büyük üç küçük olarak toplar kese kağıdına koyar Irazca kadının eline tutuşturur Zeyno’ya da bir horozlu şeker tutuşturur ufacık ellerine al yanaklarından daha al horoz şeker bir de öpücük kondurur Zeyno ağzına götürür güler hoşuna gider ağzı burnu al şerbet zaten şekerdi bal oldu bal Zeyno .

O gün bugündür on yedi sene bu kavanozlar bu tel dolabın içinde gözü gibi bakar Irazca kadın sanki Zeyno dur alı ballı Zeyno, o mor menekşelerde  tel dolabın içinde salınırlar bir sağa bir sola…

Irazca kadın kavanozu alır seve seve çayı üç kaşık koyar demliğe sonra bir kaşık daha atar herif der herif kükremesin sabah sabah imamın abdest suyu gibi utanmıyor musun bu çayı önüme koymaya sonra kafasına atılan bardaklar aklına gelir tövbe tövbe der şeytanın aklına karpuz kabuğu koymayayım Demliğin çivit mavisine dala dala üç ayak ocağın üzerine asar çayı, Zeyno bakır kova elinde sütü köpürte köpürte dalar sahanlıktan içeri ana der ana yettim ne edem yoğurt mu çökelek mi ana sana diyom

Ana ana ana !

Diyom işittin mi ?

Irazca kadın Zeyno’ya döner ay kızım ahırdan bir bakraç süt almak ne uzun sürdü baban kalkacak sen hala oynaş peşindesin.

Zeyno kıpkırmızı oldu ana, sarı kız huysuzluk yaptı der, der ama anası inanmaz inanır görünüp daha fazla utandırmaz ay kızını ama aba altından değneği de gösterir tatlı sert.

Korkar Irazca kadın bir delilik yapacak da altından kalkamayacak diye ay kızını gözünün önünden ayırmaz.

Emine beş yumurtayı sepete koymuş samanı döke döke girer sahanlıktan bir taraftan da kararmış is olmuş bakır tasa su doldurur ufacık elleriyle de suyun içine  tuz atar yumurtaları yavaşça koyar kırılmasınlar diye  üç ayaklı ocağın altına alevi köz olmuş kızarmış çalıların dibine sokuşturur öyle ustaca yapar ki sanırsın on dört yaşında çocuk değil de otuz yaşında tecrübeli ev hanımı çoluklu çocuklu taslı taraklı; kendi hiç çocuk olmamış, tatmamış, çocukluğun anasının sarılışı öpüşü sanan koca kadındır o kerpiç damın tahta zemininde biri kalkan biri oturan hatta hop oturup hop kalkan tahtalar delik deşik cıra kokar az güneş gördü mü az ocak yandı mı inceden burnu yakan cıra bizimde dört mevsim durmadan yanışımızı resmeder.

Emine bağırır ana ne yapam daha ne istiyorsun tavada da yumurta kıram mı üzerine dağ kekiği dökem mi az pul biber

Ana ne oldu niye duymuyon beni küstün mü bana?

Irazca bakar öyle anlamamıştır öyle uzaklardadır ki..

Söyle bal kızım duymadım bir daha deyiver anacığına serçem ötsün kulağım şenlensin…

Yeter kiler den yufkaları kaptığı gibi gelir bir eli su da bir eli yufkanın arasında ıslatır katlar sofra bezinin arasına sıkıştırır. O kadar sessizdir ki kimse farkedemez dolanır pire gibi ama kimse kaşınmaz ayakları var kendi yok ağzı var sesi yok çok derinden solur nefesini bile duymazsınız öyle izler göz süzer bulunduğu yerin şekline rengine girer de ayırt edemezsin orada var mı yok mu belki de yoktu yoklara karışmıştı bir fısıltıda; oysa çocuktu kalıpsız kahkahaları dolanmalıydı mutfağın tahta dolaplarında yağ tenekesinin ak karanfilinde, elleri yumurtaları tokuşturmalı , reçeller damlamalıydı çocuk dudaklarından o, sadece kanayan ağzını bilirdi bir de yuttuğu kelimeleri o sözler ağzında büyür büyürdü de söyleyemezdi söyleyemedikçe büyür büyür koca bir dev olur onu yutardı her seferinde kendi sesine yutulmuş, kendi diyememiş ama adı yeter demiş.

Zeyno yalın ayak anasının eteğine dolanır anaaaa Emine bal ben biber miyim Yeter serçe ben yılanmıyım …

Irazca sarılır alır eteğinden kollarının altına ah benim Zeynom pekmezim seni Emine den; Yeteri

Senden çok sevmem hepinizi çok severim hepiniz benim canımsınız canımdan düşenim, yoluma yoldaş olanım, yarenim, sevdalım dert ortağım sizden gayrı kimim var ki Eminem ,Yeterim,  Zeynom …

Emine, ana en çok beni sar kollarına beni öp gerdanımdam ….

Irazca gelin hayta kızlarım gelin bakem inci mercanlarım gelin bakem sarayım kuzularım…

Sarılıp öpüşürler ta ki yeri göğü inleten babalarının tahta döşemeyi ağlata ağlata gıcırdatan ayak seslerini duyana kadar hemen kurt görmüş tavuk gibi kaçışırlar sofraya ekmek yumurta peynir zeytin nasıl olmuşsa olmuş beş dakikada hepsini dizmişlerdi inci gibi sofraya Zeyno bardakları eli titreye titreye koydu babasının önüne annesi üç ayaklı ocaktan mavi demliği fokurdata fokurdata bir bardağın içine sıcak su koydu Zeyno diğerlerine aktardı sıcak suyu bardaklar çatlamasın diye sonra en sondaki bardağı alıp tahta pervazdan suyu dışarı fırlattı bardağı yerine koyarken annesi çayı doldurdu babası çay kaşığını aldı eline şöyle bir çaya baktı bir Irazcaya  , Irazca taş oldu sesi soluğu çıkmaz tel dolaptan farksız yanı başında hatta dolabın arkasında ki kerpiç bir duvar ,duvarda dökülen pul oldu ,oldu da kendinden başka kimse inanmadı  …

Herif durur mu hani lan bunun şekeri kaç kadınsınız bir şeker koyamadınız mı bu sofraya bir sabahta düzgün bir sofra koyun önüme elini kaldırdı Irazca başına gelecekleri biliyordu gözlerini kapattı Zeyno, Emine, Yeter güz görmüş fide gibi tirtir titriyorlar dal misali perdenin sararıp dökülen dalları gibi ağlıyorlardı sessiz gözyaşları damlıyor odanın içinde sekiyorlardı kendileri analarına sarılamıyor gözyaşları sarılıyordu

Babaları şakkkk şaaakkk diye öyle tokatlar savuruyordu ki Irazca yerden kalkamıyor yapma diyemiyor dişlerini sıkıyordu bitse de gitse diye sıkıyordu dişlerini sanki elleri herifin boğazında da sıkıyor da sıkıyordu çenesi ağrıyordu sadece ağrımıyordu dökülen kerpiç pulları gibi un ufak oluyordu…

Herif birkaç tekme daha savurdu kızları da önce gözleriyle dövdü sonra elinin tersiyle kocaman bir şamar indirdi o kadar kocamandı ki Zeyno kulaklarının zembereği çıktı sandı Emine yandım anammm diye yeri göğü inletti Yeter sesini tahtanın tavanıyla zemini arasında çiğnedi yeter baba diyemedi bir şeker dedi içinden, bir şeker, şeker şeker olalı böyle zülüm görmemiştir. bir şeker daha ağzıma sokmam dedi gözü düştüğü yerden şeker tasında kaldı ,sokmadı da seneler sonrası kocasına çay dökerken şekeri de yanına katardı o şamar öyle bir şamardı ki yüzünde ömür boyu yangısı kaldı ablalarının da analarının da….

Herif evin kapısını çarparak çıktı minderde sarma sigarası körüklü baba çakmağı kehribar teşbihi onun gözleriyle bakıyordu Irazca kalkamadı sızı ciğerden geliyordu sesi kısık ölüyormuş gibi soluyordu

İlk fırlayan ana ana ana diye bağıran Zeyno oldu ardından Yeter Emine Irazca kadını yerden kaldırdılar mindere yatırdılar herifin sarma sigarasının tam da yanına yatırdılar Irazca kadını, herif sövüp sayıp tozu dumana katıp gitmişti de  sarma sigarası körüklü çakmağı körüklemiş de sigarası içli içli duman salmış ara ara öksürüğe durmuş her öksürük arası da bir kehribar çekilmiş sanki herif elini çigerini orda bırakmış ta kah teşbih çeker kah sarma sigarasını…

Çekerken de siz kaç kadınsınız bir sofraya şeker koymazsınız ha ha der gibi soluklanmış herifin eli…

Zeyno bir tas su çekti kuyudan anasına yetti bir yudum içirdi Irazca kadın yetti kızım yetti dedi.

Hadi oturun kahvaltıya yapalım sonra çok iş var hayvanlara bakılacak yem verilecek samanları kontrol edilecek bahçeden kabak dolma biber asmadan yaprak biraz da kuru patlıcan kuru biber suya atılacak bugün herif dolma istedi koruklu ocağa koyam ki akşam da bir fasıl dayak yemeyelim

Tamam ana dedi Zeyno ben bir koşu hallederim…

Hele bir yudum bir şey atayım ağzıma..

Sonra ana dedi bu babam neden böyle sinirli aksi hiç iyi bir lafını duymadım hiç sevmedi kızım diye

Hep mi böyleydi he ana anlat artık susma ana anlat neden böyle niye bizi seni sevmez

Köyde kimsenin babası böyle değil kimse babasından bizim gibi korkmuyor bak Yeter altına kaçırmış neden ana neden bizim suçumuz ne …

Anlat artık anlat..

Emine de hadi ana deyiver kızcelerine

Yeter gözlerini pörtletmiş anasının morarmış gözlerinin demediği söylemediği ne varsa onları okuyordu zannımca yoksa o bakışın başka bir anlamı olamazdı öyle derin bakıyordu ki el ettim göz ettim beni görmedi bile bazen çok korkuyordum pire Yeter ermişlere mi karıştı yoksa gaipten sesler alırda onlara cevap mı yetiştirir ya da onlardan gözce mi öğrendi kesin kanaat getirdim pire Yeter gözce biliyordu nerden bilir kim öğretmiştir ya da öğretilen bir şey mi hiç bilemedim kimse bilemez bilemeyecekler de

Irazca kadın biraz doğrulur derin bir soluk alır ve başlar anlatmaya…

Aslında der…

herif le ben sevdalıydık

üç köyün içinde bir bizim sevdamız konuşulurdu üç köyün kızları da babana sevdalıydı kızların düşlerini süslerdi Ağlayan Çınara, efsanesine efsane eklemek ister gibi renk renk  çaput bağlarlardı Murat, Murat, Murat diye …

Ana Murat kim dedi Yeter…

Irazca kadın babanız dedi…

Kızların üçü birden ellerini ağızlarına götürdü babamızın adı Murat mı …

Neden ana neden hiç demezsin babamıza adını …

Irazca kadın demem dedi demem daha ömrüm boyunca demem …

Sormayın dedi sormayın…

Zeyno ,ana Ağlayan Çınarı anlatıyordun…

Hadi anlat hadi ana….

Anlatam gari dedi ve başladı anlatmaya…

Ağlayan Çınar çok eski bir çınar sevdaya düşen çaput bağlar oğul isteyen çaput bağlar bağ bahçe isteyen çaput bağlar şifa dileyen çaput bağlar , bağlar da bağlar…

Oluncaya kadar bağlar…

Olunca da şükür edip kurbanını adağını helvasını lokumunu dağıtmaya gider …

Çok eskidir civar köylerden kasabadan şehirden bile gelirler duyan gelir olan gelir olmayan gelir

Efsanesi büyük vakti zamanında kralın kızı ay kız kuzuları severken sırma saçlı mavi gözlü çobanı görmüş o ne görüş sanki dünya durmuş bir ay kız bir çoban yürümüş elleri buluşup gözleri öpüşünce kral yeri göğü inletmiş çabuk asın bu çobanı demiş kralın adamları yaka paça almışlar çobanı Yeşilpınar ile Soğuksu arasında ki en tepeye götürmüşler bir çınarın dibine önce öldürelim demişler ama çoban öyle temiz yüzlü öyle duru bakıyor ki kıyamamışlar öldürürsek tanrı da bizim önümüze ölüm serer demişler ama öldürmezsek de kral bizi öldürür demişler, düşünmüşler akşam olmuş aralarından biri demiş ki in yok cin yok hava karardı şimdi kurtlar iner bağlayalım çobanı getirin kalın urganları dört bir tarafından sarmışlar öyle sarmışlar ki çoban ağacın gövdesiyle bütün oluşturmuş kıpırdayamıyor kafası hariç urgan olmuş urgandan dal olmuş, ağaç olmuş: kaçamaz yardım da isteyemez kurt yemese birkaç güne açlıktan ölür demişler çoban ne kadar yalvarsa boş öldürmediğimize şükret demişler kalan zamanını iyi değerlendir deyip atlarına nal yola sel verip gitmişler.

Sonra gök gürlemiş şimşekler aşıklar gibi aşık atmaya başlamış bir o çarpmış bir bu ardından bir yağmur ki öyle böyle değil ne toprak kalmış ne ova ne pınar ben diyim yekpare su sen de sel ne kalmış Yeşil pınar ne kalmış Soğuksu üç gün üç gece durmadan yağmış göz gözü görmüyor.

Üç gün sonra kesilmiş günlük güneşlik gökkuşağı sarmış, belini dünyanın, çamaşır makinesinin sıkma kolu gibi Yeşilpınar Soğuksu yerli yerine oturmuş, nadasa çekilmiş ova gibi yine birbirlerine mesafeli yine dargın gibi araları açılmış orta yer dağ gibi yükselmiş bir tek çınar kalmış her yer kuru ama o sürekli damlıyormuş yapraklarından dalından kökünden budağından sürekli ağlıyormuş gövdesinde dallar sanki halatlarla sarılmış sıkı sıkıya bağlanmış çınar can veriyor da veremediği için ağlıyormuş gibi…

Kral durur mu sel olmuş acaba çoban öldü mü ölmedi mi diye adamlarını dört bir tarafa salıyor adamları arıyor arıyor sonra çınarın yanına da geliyor bir de bakıyorlar ki bağladıkları urganlar dal olmuş çoban yok ama ağlayan bir çınar kalmış gidip krala anlatıyorlar kral dört dönüyor ah ben ne yaptım vah ben ne yaptım ermiş çobanı gittim öldürdüm şimdi ne yapsam da affettirsem kendimi tanrı’ ma

adamlarını çağırır küçük baş hayvanlar alına köylü davet edile büyük kazanlar kurula yemekler pişirile adaklar adana demiş ve cümbür cemaat Ağlayan Çınara gidilmiş af dilenmiş biz ettik sen etme deyip kral kaftanından mavi bir parça koparmış Ağlayan Çınara bağlamış kızı fistanından al mendil almış bağlamış ardından adamları da bağlamış da bağlamışlar köylüler bağlamış da bağlamış adaklar kesilmiş yenmiş dualar edilmiş sonra duyan gelmiş de duymayan da gelmiş acep ne var ki burada diye Ağlayan Çınar dolup dolup taşmış ,taşmış taşmış dolmuş ve efsaneye göre denir ki..

Eğer o gün kral kızıyla af dilemese idi bugün Ağlayan Çınar tüm dünyayı sular altında bırakacaktı tanrıların zulmünden korkmuşlar.

Ağlayan çınarın bin yıllık efsanesi böyle işte demiş

Irazca kadın sonra dalmış bardakta ki soğuyan soğurken darılan küsen çaya ağlayan çökeleğe kırılan yufkaya işte demiş içinin sesleri işte benim günüm aha da bu yüzüm gibin morarmış ahanda ekmeğim gibin kırılmış sabahım, dört tarafa saçılıp dökülmüş sofram ahanda iki katlı altı odalı damım her bir köşesinde bir parçam inler …

Ne bitmez çilem varmış ne zaman gülecek bu kader anamdan doğdum şamarla adımladım şamarla yürüdüm şamarla sevdim şamarla doğurdum şamarla sofra kurdum şamarla topladım şamarla ne inmez şamarmış hep tepemde hep tepemde….

Zeyno, ana ana daldın yine sana diyom bak bi hele biraz daha iyice misin

Irazca kadın bakar ay kızım korkma bu daha öncekiler gibi değil korkma kardeşin iyi ben iyiyim birazdan kalkarım iş çok zaman yatma zamanı değil dağ gibi çamaşır birikmiş avluda kazan koyup kaynatmak lazım o kaynarken de dolmayı ocağa koymak lazım hazır su kaynarken de sahanlıkta yıkanmak lazım ama her şeyden önce ayağa kalmak lazım…

Zeyno ana sen bugün yat bebe doğdu doğacak ben yaparım her işi Emine de, Yeter de tutar bir işin ucundan sen kalkma yat dinlen biz kalkarız tüm işlerin altından ben hele bir sofrayı kaldırayım anama da bir çay dökeyim sen iç bir taraftan da anlat babamla sevdanızı …

Yeter git bacım üstünü değiştir hasta olacan çişli donunla …

Yeter utana sıkıla bakar donuna ıslak yerin dibine girer tahta zemine dalar tahtaların arasında göz gezdirir aralıklardan atar kendini sanki yardan atar gibi henüz dokuz yaşındadır dersin ki otuz dokuz o kadar ağrısı vardır içinde büyüyen sığdıramadığı yoklar fısıltıları o fısıltılar tahta pervaza sıkışır pervaz gıcırdar da o ses vermez orada bile sesi sesini yutar bir ova olur bozkır su geçmez taş ot içinde kaybolur bir ova ki kuzular melemez bir ova ki kervan geçmez sanki unutulmuş gözden çıkarılmış var la yok arası, arasında da sese kör dile lal göze sağır sessiz gemi eller ayası yürek yarası yeter demişler

Niye neden niçin onu bile soramamış ….

Zeyno, bacım duydun mu beni hadi ayaklan topla batırdığın sandalları hadi Yeter bacım git değiştir donunu hasta olacan bak ablam dediydi  dersin, söyletme beni işler var bir an önce bitirelim akşam oldu hadi bacım hadi kalk davran ayakta oturuyorsun tahta döşemeleri ağlattın topla mendilini ağlama hadi güzel bacım der öper gül şerbeti yanaklarından.

Yeter utana sıkıla tahta döşemeyi ağlata ağlata gider her bir adımı anasının başına balyoz gibi iner

Ne suçu var buncağızın der ne suçu kız olmak onun suçu mu ya da kız olmak suç mu düşünür içinde

İç sesiyle kavgaya tutuşur sanki iç sesi herif de ona söyleyemediği her ne var ise pusularından çıkar ateşe tutar herifi, herif işte orada da anlar mı

Anlamaz o, hödük der içinden anlasaydı bir gün bu evden selametle çıkardı.

Çıktımı hiç tanık olmadım der iç sesi derde der der…

Şuncacık çocukları gözlerinin önünde erirler erir erirde ellerinden akar giderler yoksunluk dolanır tüm bedenlerinde ne olacak der bu kızcelerim ne olacak bu bebe de kız olursa kesin bu sefer hepimizi öldürür bu herif Allah muhafaza .

Allah’ım der Irazca kadın Allah’ım bu sefer ellerime nur topu gibi oğlan ver adını herif koysun ilk defa baba olsun sundurmaya korkuluk değil; ilk defa çocuklarım gülsün korkmadan sesleri titremeden

Baba desinler balon al, kırmızı balon, baba desinler baba dolu dolu çokça çocukça

Çikolata al hatta az daha şımarsınlar baba kucağına al hoplat desinler Emine, Yeter de oradan sedirin arkasından çıksınlar da baba beni de beni de diye ayaklarına dolansınlar böyle korkudan titreyip altlarına işemesinler

Ahhh çeker Irazca öyle derindir ki

Zeyno döner mutfak tezgahının üzerinden elleri bulaşık önünde eski bir örtü dolma içi hazırlıyor .

Ana ne oldu ağrın mı var yoksa bebe mi geliyor ..

Yok der anası yok daha değil sen işine bak çamaşırları kazana attın mı

Emine katıyor ana Yeter de şimdi yetişir yaparız ana korkma babam gelmeden hepsi olur

Zeyno baba deyince Irazca kadının gözü ilişir mindere, minderin üstünde ki sarma sigara kutusuna körüklü çakmağa kehribar teşbihe bakar bakar durur bir iç çeker bir daha öylece bakar herifin eli gelir bir kehribar çeker bir sarma sigarasını körükleye körükleye gün sayıyor der içinden kıyamete gün sayıyor bu sefer topumuza körüklü çakmağı çakacak bu son görüşümüz olacak bu damı bu çakmağı ahhh zeynom daha on yedi yaşında söylemez ama bilirim yavuklusu var dalıp dalıp gider kendi kendine güler umuda sarılır ay ile yatar güneşe uyanır umudu büyüte büyüte

Ahhh der ahh Eminem daha çocuk on iki yaşında hiç çocuk olmayan kızım şımarık kızım sevgi arsızı yokların içinde bir tebessüm ona dünya varı sanki Allah yüreğine sevdayı koymuş doğarken bile ağlamadı güleç yüzlü su perisi kızım Allah’ım kızım hep gülsün eliyle ayağıyla gülsün.

Ahhh der, der de üç uzun ahhh daha çıkar ağzından en küçüğüm kıyamadığım goncam açamayan filizim

Yeterim ölse ölüyorum demez dokuz yaşında ama otuz dokuz sanırsın o dağlar içine büyümüş yaş aldıkça dağı büyür sesi küçülür içine içine konuşur da kimse anlamaz ne der ya da demez de herkes öyle anlar mesela onun ağzı konuşmaz dişi görünmez ben aç ağzını demesem dili dişi hatta çenesi bile yok sanırım eli var ayağı yok gözü var feri yok onun kelimeleri kirpiğinde öyle mahzundur ki şamar yer baba müsveddesinden  oynamaz yerinden ağlamaz sanki canı yok ya da canı candan çıkmışta kirpiklerine yerleşmiş orayı vatan bellemiş yüreği de orada atar bir kirpik düşürüşü var canımdan can alır içinin derinleri çok derin erir erir de diyemez dolar dolar da taşamaz adının anlamını içinde yaşar, yaşar da bir gün demez ana neden benim adım Ayşe, Fatma, Mücella, Oya değil de Yeter demedi demez bilir çünkü adı konmamış bir kız çocuğu, anasının isyanı, bilir yeter demek artık kız çocuğu istemiyorum demek bilir de taşıması zor yaşaması zor hayata katılması zor hep bir uzak hep bir gurbet hep bir serçe, tüyü yoluk bacağı kırık korkar bir damla göz yaşı dökmeye bilir serçe gözyaşında ölür.

Benim serçem, sarı serçe adını yutar, sesini yutar, yutar yutar da dağı almaz içindeki yolu yürünmez yokuşu bitmez kıraçtır umuda yüklenmez bir ana eli bir abla kucaklayışı dünya malı, saklanmış gamzelerine ,gün yüzü ufacık sevinçleri, kursağına gizlediği umutları ahh benim yaşı küçük derdi büyük kızcem Allah’ımdan diliyorum kızımın en kötü günü bugün olsun hep gülsün kızım katıla katıla, yeter demeden yetmez yetmez diye bağıra bağıra gülsün gülmek bir başkaldırıdır bir isyan yeter de isyanın başkaldırının  miğferi kadınların sesi erkek prolatöryasının korkulu rüyası sanki Irazca kadın görüyordu yada ayan oluyordu belki göremeyecekti ama kızı Yeter, yetmez yetmez diye bağıracaktı başkaldırının timsali olacaktı anası bilmiyordu bunları Yeter de bilmiyordu aslında kimse bilmiyordu anlatıcı dayanamayıp söze karıştı yoksa ne bilsin Irazca başkaldırıyı , isyanı, proleteryayı, devrimi, gülmenin direnişini ne bilsin, o bir gülme bilirdi herifinin olmadığı kızlarının kahkahalarının çınladığı damın tahtasından pervazına camından kireç duvarına lambada isleyen titrek ışığa dolanmış kızçelerinin şakıyan sesi, onun mutluluğu, kıvanc , sevinci, yüreği dolar dolar kuş olur ebabil kuşu olur pır pır döner evlatlarının eteğinde elinde dört bir tarafında.

Ana ana der Zeyno …

Irazca kadında ses yok Zeyno telaşlanır Anaaaa diye bağırır

Irazcada ses yok dokunur anasına Zeyno hafif sarsar anasında ses yok

Bağırır feryat figan ana ana diye…

Emine ile Yeter de avludan koşup gelirler sese ses olur yürürler tahtası çürük çıra zeminde sesleri düşer de kırılır.

Onlarda dövünür ağlar ana, ana, ana sesleri koşuşturur kireç damın soğuk duvarlarında perdelerin çiçekleri solar solar dökülür dökülen yaşlara yatak olur dam kararır kadın çocukların başında hiç sesi çıkmayan Yeter sesinin sesinden korkar da anasının ayaklarına sarılır elleri ıslanır abla der abla

Anam da ben gibi işemiş …

Zeyno bakar kardeşine anlar bebek geliyor

Koş der koş Ebe anayı getir acele et annem ölmedi koş bebe geliyor…

Yeter’in  kendinden önce ayakları koşar belki bin kere dolandığı sokakları karıştırır sonra durur bakar hah der hah işte bu yağ tenekelerinde sardunyalar olan kapı güm güm vurur .

Ebe kadın koşar kapıya belli ki doğuran biri için kapısı yıkılıyor.

Açar bir solukta yüreği ağzında, Yeteri görünce kızcem annenin doğumuna daha var ne oldu ki acep der, der de …

Yeter soluk soluğa sesi çıkmaz sesinin içine saklanır da yoklara karışır karıştığı yerden de son bir hamleyle yapışır Ebe kadının eteğine, yapışır da durmaz tutar da bırakmaz çekiştirir sürüye sürüye kendimi gider ayakları mı yoksa bedeni hala anasının yanında dizlerinin dibinde çişler içinde göletlerde boğuluyor mu bugün aklına her geldiğinde düşünür asıl ben, benliğim, neredeydim hiç bilemez bilemedi de yoklar fısıltısı işte anlı ansız yoklar…

Yeter bunlarla cebelleşirken çoktan eve gelmişler .

Gelmişler de kendi de kapıda anasını bekler , bekler de avlu kapısında kapıdan farksız ruhu mu bedenimi bilmez öyle menteşelerden sarkmış tahta kurdu gibi  bekler: düşünceleri dolanır bir anasına gider bir babasına bir doğacak bebeye yoklar fısıldar ne olacak şimdi…

Bilmez bilemez kimse de bilmez yerde ses var kımıl kımıl konuşur tahtada ses var kıyır kıyır kurt gezinir ama koşan ayaklar terliklerini ellerine almışlarda birazı da yorulmuş elinde tutmaktan koltuğunun altına sıkıştırmışta şıp şıp sesleri gelir , gelir de ağızlarından tek bir söz dökülmez kafaları da bir şey demez ne emme basma tulumba ne nırç nırç ne çık çık demezler, demediler de zaten.

Aranır gözleri ablalarını, ararken de sesler duyar avlu da kaynayan kazan ak köpükler içinde sodalı çamaşırlar unutulmuş kaynıyor kendi gibi içi de kaynıyor üstelik köpükleri gözünden akıyor tutamıyor köyü sardı köpükler kimsenin kirli çamaşırı kalmayacasına yıkandı köy, köylü , dağ , tepe, ova, aşağı köyler, soğuk su köylüleri, yukarı köyler, Yeşil Pınar köylüleri, Ağlayan Çınar ve çivarı baştan aşağı tepeleme köşe bucak ama o, temiz bir yer bulup ta yüreğini oturtamadı böyle düşünürken savura savura bağıra bağıra babası daldı avlu kapısını yıka yıka öyle bağırıyordu ki bacaklarımı bir titreme aldı tutamıyorum üstünde de duramıyorum ayaklarım benden habersiz yıkıldı ufaldım ufaldım tahta kurusu ben miydim yoksa içimi kemirip duran mıydı onu da bilemedim ama kurudum tahtada mı çırada mı kurudum , anasının herifi damın korkuluğu göründü mü yetti, korktu Yeter şöyle etrafına bakındı daha ne kadar küçüleyim ki görmesin beni dedi kapının menteşesinin ardına gizlendi zaten babası da onu görmedi kimseyi de görmedi öyle hızlı girdi ki rüzgarından yere kapaklandı Yeter  kalktı dizi kanıyordu canı da yanmıştı şimdi dedi şimdi kime gideyim kim sarar öper annem gibi bir kere daha yoklar fısıltısına sarıldı içi yağdı gürledi ama sesi çıkmadı adı gibi sözün bittiği yük’lemdi

Yeter’di yetmedi acısı bitmedi kederi, ömrü boyunca dizi hep kanadı kimse de bilmedi bilemedi yarasını merhemini, merhem mi o hiç sürülmedi…

Ev konu komşu kadınla dolmuş kim kimdir ne yaparlar hiç anlamaz ayırt edemez kadınların eli çalıyor eteği oynuyor bir terlik sesi tutturmuşlar koşuyorlar bir ocağa sıcak suya, bir yüklüğe temiz havluya çarşafa sarılıyorlar zaman koşuyor biz durmuş,  zamanı, akıp giden zamanı izliyoruz sonun da bir ses geldi müjde müjde diye ben hiçbir şey anlamadım  müjde de ne bebenin adı mı …

Babam elinde ki sarma sigarayı attı bir atıldı öne doğru bir geriye doğru atıldı bir sağa bir sola  hopladı olmadı çömeldi olmadı zıpladı olmadı ayakları ondan önce koştu rüzgara nal giydirdi koştu yeleleri çarptı rüzgarın eliyle bir güldü bir ağladı düz duvara tırmanan beş yaşımda ki çocuk sanki babam beni kıskanmışta küçülmüş küçülmüş atın üstüne atlamış bir o koşuyor bir at rüzgarı hiç sorma o bir yanında bir ardında babam rüzgara da ata da şapka giydiriyor suratında da hiç görmediğim bir gülümseme asılmış

Ne tarafa çeksen kahkahasını bırakıyor sanki falakaya yatırılmış da vurmuyorlar duvara yaslamışlar kalasları, gıdıklıyorlar tırpanla kahkahası  yeri göğü inletiyor inim inim inliyor yer yerliginden utanarak çatır çatır çatlıyor,gök mavisini ayıplıyor da laciverte çalıyor

Herkes utanıyor da bir babam utanmıyor

Oğul evlatsa kız ne

Oğul cansa kız kan mı

Oğul muratsa kız yüz karası mı

Bilemedim, kimse bilemedi, bilemez de, bilmeyecek de

Çok şaşırdım benim babam asan kesen höt höt konuşan yeri göğü inleten adam gülüyormuş ta gülerken de katılıyormuş eli ayağı da oynaya oynaya katılıyormuş …

bir ses daha geldi bir oğlan müjdemi isterim Murat oğlum muradına erdin artık dövme bu kimsesizleri artık sövme bu cansızlara …

Babam beylik tabancasını çıkarttı belinden havaya üç el ateş etti oğlum oldu oğlummm um umm umm

diye bağırıyordu…

tebrik edenler sarılıp öpenler ben babamı ilk kez böyle görüyordum yeni babam diyordum hiç te fena bir adam değilmiş demek bir oğul bu kadar değiştirebiliyormuş insanı ben hala şaşkın hala acemi bu benim babamsa sabah ki kimdi altıma işetene kadar döven kimdi anama erken doğum yaptıran kimdi bilemedim hiç bilemeyeceğim bu dürtüyü erkek proletaryasını hiç anlayamayacağım zaten boştu fındık kabuğunu doldurmayacak kadar boş tu anlamaya çalışmak da boş bir gayeydi.

Anam kendine geldi kadınlar tek tek hayırlı olsun deyip ayaklarını da alıp gittiler terliklerini de koltuk altlarına koyup gittiler şıp şıp ses kesildi şimdi evde bebe ağlaması var ara ara, biz de çıt yok kerpiç konuşur pencere pervazı dinler perdenin yaprakları düşer çiçekleri göz süzer de biz de çıt yok.

Babam Zeyno bir sofra kur dedi çayı da demle yok yok sen en iyisimi bir kahve yap yandan çarklı keyif kahvesi içeyim yarın kasabaya gidelim de bebeye esvap alalım bisküvi lokum bir de sünnet kıyafeti çok iş var çok hadi ne duruyorsun  Zeyno kalk davran koruklu dolma demiştim anana pişmedi mi …

Zeyno pişti baba hemen hazırlıyorum dedi şaşkın şaşkın ayakları dolana dolana mutfağın yolunu tuttu ahşap zemini ağlata ağlata ….

Siniyi indirdi içine dolma tenceresini cevirdi turşu cacık yufka ekmeği de kattı; Emine’ye seslendi bacım suyla bardakları da al hadi babamı kükretmeyelim.

Emine ablasına baktı bugün dedi bugün kocaya kaçsan yerinden oynamaz öyle mutlu öyle keyifli hiç böyle görmemiştim bu haline alışırmıyım hiç bilmiyorum anamı ilk defa bir doğumda yerden yere vurmadı ilk defa anama sarıldı ilk defa …

bu oğlan ne çok beklendi ne çok adaklar adandı Ağlayan Çınara ne çok dualar edildi abla hayatımızda yeni bir dönem başlıyor bu sevinçle seni sevdiğine de verir belli mi olur.

Zeyno baktı kardeşine gözleri ışıldadı aklı ile kalbi yer değiştirdi de bilmem dedi bu babam elliye dayandı değişir mi ki bir insan yedisinde ne ise yetmişinde de o bir iki güne kalmaz eser gürler taze sevinci bir yüreğine insin bak gör ne tencere de kalır ne tasta dur bakalım koruklu dolmaya ne diyecek o ne mendebur adamdır şimdi başlar anamızdan soyumuzdan sopumuzdan hepimize diyecek bir sözü alacak bir hıncı var biraz iyi olayım dese üzerine bol gelir eğreti durur iyilik üstünde durmaz akar akar ağlaya ağlaya akar.

Babası bağırır …

Zeyno dolmanın yerine kendini mi astın üç ayaklı ocağa kız nerde kaldın başın gözün toprağa değsin.

Kaldırma beni aldırma elime kayışı tez gel öldüm açlıktan midem yapıştı hadi kör olmayasıca .

Zeyno eli titreye titreye siniyi götürür sahanlığa buyur baba geldim der soğumuştu ısıttım.

Babası ters ters bakar bir siniye bir ona sonra kafasını bir daha kaldırır ananıza da götürün lohusadır sütü kesilmesin

Ökkeş’im doğar doğmaz aç kalmasın eğer bir şey olursa alırım ayağımın altına ölüm dilenirsiniz de öldürmem süründürürüm.

Tamam baba der Zeyno sesi titreye titreye arkasını döner tam çıkacakken   …

Zeyno der babası Zeyno

Anlaşıldı dimi bir hata istemiyorum.

Anladım baba.

Babası dolmaya çatalını batırır gözleri ışıldar Zeyno koruklu dolmanın hakkını vermiş artık everebilirim en yüksek başlık parasını verene sorgu sual etmeden vereceğim der dolmaları bir kuru patlıcandan bir sarmadan löp löp güle güle hatta arada kıs kıs arada katıla katıla gülerek yedi. Ohhh be dedi oğul geldi ocağım bereketlendi kızı da kocaya verdim mi ohhh değme keyfime bir seneye kalmaz ortancayı öbür seneye de sonuncuyu gelsin paralar belki bu karıyı da köşeye koyar yeni bir serçe alırım oğullar sıralanır bereketi artar ocağımın dedi dedi güldü bir dolma löpletti bir hayalindeki paraları saydı çil çil nereye koyarım dedi aman sende koyacak yer çok hangi kadına baksam hangi kadını alsam civar köylere mi gitsem sonra bir dolma daha attı ağzına çok iyi denklemiş koruğunu tuzunu dağ kekiğini biberini anamda böyle yapardı rahmetli rahmet istedi demek ki

Oğlanın mevlüdüyle beraber anama babama da mevlüt okutayım pilav tavuk helva da dağıtam sevaptır ruhlarına gitsin.

Zeyno bak hele ..

Zeyno diyom kız ne sağıra yatıyon…

Kaldırma beni..

Geldim baba geldim kahveni közde pişiriyordum çayıda astım baba siniyi kaldırayım mı.

Topla gözüm görmesin beceriksiz koca kız oldun elin iş tutmuyor ne olacak senin bu halin …

Yıkıl gözümün önünden mutfak faresi ömür törpüsü …

Zeyno ses etmeden topladı siniyi tahta zemini ağlata ağlata mutfağa girdi siniyi tezgaha koydu.

Bacım dedi bacım az önce ne dedim di hatırlıyon mu ?

He abla hatırlıyom adam olmaz dediydin doğru diyon abla ama belli olmaz bak kızdı sövdü saydı ama tek bir fiske atmadı.

Yarın ola hayır ola bu gece uzun bir gece bebe ağlar anam kalkamaz babam eser gürler nöbetleşe nöbetleşe sabahı devirelim Yeni bir hayat geliyor bakalım daha mı iyi daha mı kötü olacak anamı daha çok mu dövecek daha az mı biz de alacağız hakkımızı babam çok adildir birimizi az öbürünü çok dövmez hepimize eşit miktarda eser gürler başlıyor başlıyor

Ökkeş zamanı, zaman mı Ökkeş, Ökkeş mi zaman bilemem

Kimse bilemez, bilmediler de, bilmeyecekler de…

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU DEVAM EDECEK….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s