TİNİN FENOMENOLOJİSİ: HEGEL’İN KANT ELEŞTİRİSİNE DAİR BİR İNCELEME

Fatih ER

“Ararsın yaşamı, ararsın da, fışkırıp bakar
Tanrısal bir ateş yerin derinliklerinden sana
Ve ürperten arzunla atarsın Kendini Etna’nın yalımlarına”
-J. C. F. HÖLDERLİN

Özet

Hegel açısından fenomen ve kendinde şey diye bir ayrım yoktur. Onun felsefesi bize birbirini olumsuzlayan ve sonunda mutlak tine vardığımız yolculuğu gösterir. Bildiğimiz üzere, Kant felsefede büyük bir delik açmıştı. Eğer birisi felsefede bir şeyi değiştirmek istiyorsa onu kabul etse de etmese de mutlaka Kant’la yüzleşmiş olmalıydı. Kant’ın arkasından gelenler bunu yaptı ve Hegel onlardan biriydi. Hegel’e göre fenomen ve kendinde şey ayrımı bir bariyerdir. Bu zemin üzerine mutlak bilimi inşa edemeyiz. Mutlak ideale sahip olan her kişi bu bariyeri kırmak zorundadır.

Anahtar Kelimeler: Hegel, mutlak bilim, Kant, Alman İdealizmi, Tinin Fenomenolojisi, Geist.

Giriş

Tinin Fenomenolojisi Hegel’in felsefe sistemi içerisinde ilk ve önemli kitabıdır. Kitabın her sayfası adeta Batı felsefesinin adım adım nasıl mutlağa erişebileceğini gösteren bir rehberdir. Okuyan herkes için hem Batı felsefesinin hem de filozofun sistemi için bir harita niteliği taşır. Tinin Fenomenolojisi, tıpkı çocukluktan yetişkinliğe doğru, en ilkelden en yükseğe doğru yaşanan süreçleri gösterir. Tin gittikçe özgürleşir ve en sonunda mutlağa kavuşur. Bundan dolayı fenomenoloji, Hegel felsefesinde, yani spekülatif felsefeye (mutlak idealizm) erişiminde kilit rol üstlenir. Bu alan ise fenomenolojik betimleme sayesinde açılır.

Klasik mağara metaforunu Hegel’in üzerinde kullanırsak, Tinin Fenomenolojisi mağaranın kapısıdır. Biz o kapıdan kafamızı çıkarttığımızda etrafımızdaki duyulur olanı algılarız. Burada imgelere dayalı olanlar söz konusudur. Bu kapıdan çıkıp adım adım ilerledikçe bu imgelere dayalı olanlarda kopup, onların bilincinden uzaklaşıp felsefi spekülasyonun bilincine yükseliriz. Sonraki büyük kitabı olan Mantık Bilimi’nde ise, bütün tikel ve tahminleri arkamızda bırakmış şekilde saf düşüncelere ayak basmış oluruz. (Orman, 2018, s. 111)

Tinin Fenomenolojisi’nin yolculuğu neyi içerir? Özne nesne düalizmine dayalı sıradan bilinç aşamasından özne ve nesnenin bir oldukları mutlak bilgi aşamasına ulaştıran bir merdiveni içerir (Özcangiller, 2016, s. 11). Uğraştığı temel konuyu en başından ele alırsak, Hegel’in itirazı, bizi 17.yüzyıl felsefesine damgasını vuran Kartezyen düalizmine götürür. Kartezyen felsefenin yarattığı ikilik “düşünce-nesne” ilişkisinden hareket eder. Yani, düşünceme karşılık düşen objelerin gerçekliğini nasıl kanıtlayabilirim ya da düşünceden nesnenin kendisine nasıl geçebilirim, şeklinde sorun(ları) barındır. Descartes’tan sonra gelen herkes bu düalizm ile uğramıştır. Kant da bu ikiliği kapatmaya çalışırken tekrardan bir ikilik açacaktır. Alman idealizminin çıkış noktası da burası olacaktır.

Hegel’e baktığımızda, onun da bu düalizmi kapatmaya çalıştığını görürüz. Doğruluğa ya da mutlağa ancak kendi içerisinde bütünlüklü yapı arz eden sistemle ulaşılır (Özcangiller, 2016). İşte bunu sağlayan ise Tinin Fenomenolojisi’dir.

Hegel Mantık Bilimi’nde bir bilimden söz eder. Bu bilimin başlangıcının mutlak ve önvarsayımsız olması gerekir. O halde bu yolculukta Tinin Fenomenolojisi bir önvarsayımdır ve saf bilim için gerekli dedüksiyonu sağlayacaktır (Özcangiller, 2016, s. 11). Felsefe bu şekilde doruğa ulaşacaktır. Yolun başlangıcı ve aynı zamanda bahsedilen bilimin de ilk adımı burada atılacaktır. Hegel açısından mağaranın oluşmasını neye bağlayabiliriz? Mağaranın temeli tam olarak neye dayanıyor? Hegel’in mağarasının içindeki ayak izlerini takip edersek karşımıza çıkan Kant olacaktır.1 Hegel’in her bir ayak izinin arkasında Kant vardır. O halde yapmamız gereken Kant’ın felsefesini kısaca hatırlatmak, daha sonra da Hegel’in Kant’a dair eleştirilerini göstermektir.

Kant ve Felsefede Bıraktığı Miras

Kant, Saf Aklın Eleştirisi’nin ikinci baskısına olan ön sözünde, felsefe tarihinde en çok ses getirecek olan o deyimi kullanarak kendi felsefesinin neyi başardığını göstermeye çalışır: İkinci baskıya ön sözünde Kant (B XVII), bilgi problemine getirdiği yeni yaklaşımını Kopernicus metaforunu kullanarak karakterize eder. Kopernicus, klasik astronomideki dünya merkezli evren anlayışını değiştirerek güneş merkezli bir anlayış geliştirmiştir. Kant da bunu felsefedeki klasik anlayışa, özellikle Kartezyen felsefedeki anlayışa saldırarak yapar. (Stern, 1990) Yani, özne nesneye uymayacaktır ya da özne nesneyi pasif bir şekilde izleyen konumda olmayacaktır. Nesnenin kurulumunda bizzat aktif rol üstlenecektir. Böyle bir felsefe bize neyi gösterir? Eğer nesneyi kuran bir özne belirtiliyorsa, bu pozisyonda felsefe tam olarak nerede durabilir? Aynı zamanda bunun tekrardan felsefenin neliğine dair bir araştırmayı da beraberinde getirmesi olasıdır.

Saf Aklın Eleştirisinin bize sunduğu şudur: “Akıl, kendisine materyal verilmeden ne kadar ileri gidebilir?” Bu soruşturma biçimi salt aklı ele alarak, doğrudan onu yargılama biçimine dönüşüyor. (Çüçen, 2000, s. 3) Betimleme yaparsak tam bu noktada Kant, aklı mahkemeye çıkartıp yargılayacaktır. Peki, bu ne demek? Öyle ki akıl ile ilişkide olan her şey eleştirinin sert oklarına hedef olacaktır. Böylelikle soruşturma “Neye yönelik bilgi?” yerine, bilmenin kendisine yönelir (Çüçen, 2000, s. 3). Dolayısıyla Kant’ın uyguladığı bu “despotik yöntem” bizi sınır çizmeye götürecektir. Süreç boyunca, temelde vurgu transandantal biliş tarzımıza2 ilişkin olacaktır. Bu bilme ile, felsefenin kendisi ve onun cevap aradığı sorular3 açıklığa kavuşup savaş alanı görüntüsünden kurtulacaktır.

Kant’ın felsefesi insanın bilişsel kavramasını hedefleyerek saf aklın temel kavramlarının apriori analize dayanır. Bu doğrultuda Kant sentetik apriori önermelerinin imkânının peşinden koşar. Hem bilgimizin genişlemesini hem de bu genişlemeyi deneyden bağımsız bilmenin imkânını aramıştır. Arayışın kendisi, bilme yetilerinin ayrımını doğurur. Kant’a göre, hataya düşmeden, zemini sağlam bir yapı inşa etmek ancak böyle mümkündür. Felsefesinde bizi ilk karşılayacak yer Transandantal Estetik bölümüdür. Dikkat çeken yer ise burada kullanılan ‘estetik’ kavramıdır.

Estetik kavramı Grekçedeki Aesthesis kavramına denk düşer. Greklerde ‘algılama’ya karşılık gelir. Kant’ta ise algılama faaliyetinin apriori yanını araştıran öğretiyi içerir (Shand, 1993, s. 163). Algılama faaliyetinin iki apriori karakteri olan zaman ve mekân yanı vardır. Zaman ve mekân tek başına, kendinde değildir. Bizim alıcılığımızın faaliyetini hareket geçiren temel formlardır. Kant’ın iddiasına göre saf apriori formlardan biri olan mekân, geometrinin imkânını sentetik önermeler barındıracak şekilde içerir. (Parson, 1992, s. 74). Zaman da aynı şekilde matematikteki sentetik apriori önermelerin olanağını sağlar. Can alıcı nokta ise bir şeyi bilmek için önce o şeyin bu iki forma çarpması gerektiğidir. Lâkin bu faaliyetin bedeli ise “ağır” olacaktır; kendinde şeyler ve temsiller ayrımı bu noktada doğar. Çünkü kendini gösteren şeyleri zaman ve mekân altına almamız o şeyin ilk halini bilemeyeceğiz anlamına gelir. Dolayısıyla ayrım olması kaçınılmazdır. İleride göreceğimiz gibi bu ayrım Alman idealistlerinin çıkış noktası olacaktır.

Transandantal mantık kısmına geldiğimizde Kant bu ayrımı meşru zemine oturtmaya çalışır. Buradaki temel görevi anlama yetisi üstlenir. Anlama yetisinin temel işlevi düşünmektir. Düşünmenin faaliyeti pasif bir şekilde değil, spontane şekilde gerçekleşir. O, bağ kurar. Onun öz etkinliği tam olarak budur. Olanaklı bilgi verme açısından anlama yetisindeki temel kavramların -Kant buna ‘kategoriler’ adını verir- tek başına bir işlevi yoktur. Transandantal Estetik bölümünde gördüğümüz yapıyla iş birliği içindedir. Olanaklı bilgi ve tecrübenin koşullarını oluştururlar. İşaret etmemiz gereken nokta ise şudur: Bu kategorilerin ontolojik bir değeri yoktur. Tamamen epistemolojik değeri vardır (Orman, 2018, s. 57).

Tarihsel çizgimizi geriye çekersek ve Aristoteles ile olan bağlantısını gösterirsek, ondaki kullanımı şudur: Düşünme bir forma bağlıysa ve kişi bu formlar aracılığıyla şeyler arasında bağ kuruyorsa bunu rastgele gerçekleştiremez. Bir kurala göre gerçekleşmesi lazımdır. Yargı vermedeki kurallar böylelikle mantığın yasalarını oluşturur. Dolayısıyla mantığın yasaları aynı zamanda aklın yasaları olur (Heimsoeth, 2018, s. 82). Bu nedenle, Aristoteles açısından, kategorilerin ontolojik değerleri vardır. Kategorilere ontolojik değer yüklemek ise akıl (Vernunft) ve anlama yetisi (Verstand) ayrımını görmemek demektir. Kant ise bu bağı kopartır ve kategorilerini anlama yetisi olarak belirler. Dolayısıyla anlama yetisinin kategorileri doğrudan empirik görülerin üzerine uygulanır. Eğer bu ilişki biçimini ihlal ederek ortaya bilgi koyduğumuzu söylersek ne olur?

Bu kısım ise Transandantal Diyalektik bölümünde işlenir. Aklın ideaları diyalektik ile bir “yanılsama mantığı” üretir. Olanaklı bir bilgi için nesnenin algısı şart olduğu halde, akıl yetimizin ürettiği kavramları, algılardan bağımsız bir şekilde kullanma ve bu kullanış üzerinde bilgi iddia etme gibi eğilimi vardır. Oysaki idealar, deneyimde, onlara denk düşecek herhangi bir algı verilemeyecek türden kavramlardır. Kant açısından buradaki hata filozoftan kaynaklanmaz. Aklın doğal yapısında bu türden bir işleyiş bulunur. Aklın bu tarz kullanımı, hiçbir zaman bilemeyeceği şeyleri bileceğine yönelik bir umudun kapısını aralar. Bundan dolayıdır ki insan aklı bir “diyalektik” veya yanılsama mantığı üretir. (Wood, 2009, s. 115) Başka bir deyişle kategorilerin aşkın kullanımı bizi doğrudan illüzyonun kucağına itecektir. Öyle ki akıl, yetki alanının dışına çıkıp bizi cevapsız soruların ya da çıkmazların peşine sürükleyecektir.

O halde bilgi dediğimiz şey ortaya çıkacaksa ancak hem algımızın iş başında olduğu hem de anlama yetisinin iş başında olduğu bir yapıya gereksinim duyacaktır. Böyle yapının bedeli ise fenomen-numen, kendinde şey-temsil gibi ikilikler olacaktır. Artık bilgi temsiller üzerinden işlenecektir. Kant felsefe tarihine böyle bir felsefi anlayış bırakmıştır. Onun ardılları bu ayrımı kapatmaya çalışmıştır. Onlara geçmeden önce Kant’ı gözümüzde canlandıracak bir tabloyu eklemekte de fayda görüyorum.

Kant’ın bu devrimini Alman idealizminin genel çerçevesinde düşünürsek; oldukça sert tepkiler ile karşılaşır. En temel eleştirisi Kant felsefesinin dinamik bir ilkeden yoksun olmasıdır. İddialarına göre Kant kritisizm ile aslında temelsiz bir felsefe üretmişti. Onlara göre bu felsefe sağlam yapıda değildir. Eleştiri bir yapı kurmaya yardım etmez, aksine yapı yıkar (Copleston, 2011). O halde ilk görev Kant felsefesini düzeltmektir ve onu mantığın bir ilkesinden hareketle başlatmaktır. Fichte, Schelling ve Hegel’in gördüğü -yöntemsel olarak kendi içlerinde ayrılmakla beraber- temel problem “kendinde şey” kavramıdır. Çünkü Kant geleneksel metafiziği eleştirirken, yapılan özne/nesne karşıtlığını eleştirirken, şimdi  “kendinde şey” kavramıyla aynı noktayı yine kendisi dile getiriyor. Bu noktada Hegel’in Kant’a karşı olan eleştirilerini 3 adımda incelemeye çalışacağım:

  1. Kendinde şey.
  2. Tinin fenomenolojinin giriş kısmından hareketle Kant’ın felsefe yaptığı hamleleri Hegel açısından değerlendirmek.
  3. Kant’ın özne modeline Hegel’in getirdiği eleştiri.
Yeni Bir Felsefenin Şafağında Hegel

Şunu söyleyebiliriz ki Transandantal Felsefe’de kendinde-şey kavramı, Kant’ın da işaret ettiği gibi felsefenin sükûnete kavuşması için ödenen bir bedeldi. Lâkin ardılları kendinde şey kavramının bir çelişki olduğunu ifade ettiler. Buna göre o hem kendisiyle çelişen bir soyutlamadır hem de imkânsız olandır. Kendisiyle çelişik bir ifadedir çünkü Kant duyumlarımızın dışsal bir nedeni olması gerektiğini düşündüğü için kendinde-şeyin var olduğunu varsaymıştı (Stace, 1976, s. 86). Bu pozisyonda kendinde-şey, neden konumuna geçer. Ama Kant’ı hatırlarsak kategoriler ancak kendisine bir nesne düştüğünde kullanılabilirdi. Neden kategorisi kendinde şey için geçerli değildir. Temsillerin temeli olduğunu iddia etsek bile yine de çelişkiyi gideremeyiz. Onun neden değil de, yine de var olduğunu söylediğimizde yapacağımız şey yeni bir çelişki daha eklemektir (Stace, 1976, s. 86). Çünkü neden kategorisinden vazgeçtiğimiz halde bu sefer ona var oluş kategorisi uygulamaktayız. Dolayısıyla Kant’ın ifade ettiği ilkelerle tekrardan ters düşme durumu yaşanacaktır. Buradaki çıkmazı biraz daha daraltırsak ve rotamıza Fichte’yi dâhil edersek onun iddiası şu olacaktır: Eğer apriori ilkelerimiz varsa bunlardan bağımsız kendinde şey olamaz. Çünkü bu apriori ilkeler ile özne doğaya yasa buyurur. Eğer kendinde şey her türlü kategoriden bağımsız ise bu sefer kategorilerin genel-geçerliliğinden bahsetmeye gerek yoktur (Topakkaya, 2011). Hegel’e dönersek onun Kant’a yönelik bir diğer eleştirisi, bilgiyi fenomenal alana indirgemesidir. Hegel’in yaklaşımı bireyi aktüele geçmeye çağırır. Çünkü hareket bilginin oluşmasında önemli rol oynayacaktır (Çüçen, 2000, s. 12). O halde Hegel açısından kategorilerin işlevi nedir? Hegel açısından kategoriler, Kant’ın bahsettiği gibi saf apriori şekilde mevcut olmayıp tarihsel süreç içinde oluşmuştur (Olpak,2019, s. 356). Kant’ın kategorileri nasıl daha düşünmeden önce var ise işte Hegel bu olma biçimine karşı çıkar. Kategoriler doğrudan tarihsel bir evrimle düşünsel bir mantık içinde kendi içlerinden çıkarlar. Dolayısıyla kategorilerin tarihsel olduğu sonucuna varmamız kaçınılmaz olacaktır. Hegel’e göre Kant’ın kullandığı şekliyle kategorileri ele alırsak onlar anlamsız ve içeriksiz olacaktırlar (Olpak, 2019, s. 357). Şunu hatırlayalım: Kategorilerin tek başına kullanımı yoktur. Ancak algının saf formlarından bir beliriş olduğunda kategoriler anlamlı oluyorlardı. Tek başına kullanımı aklı antinomi üretmeye zorlar. Hegel’in yapmaya çalıştığı şey bilginin kökeninde özne-nesne ikiliğini mutlak olanın birliğinde incelemeye çalışmaktır. Bu mutlak arzusu felsefeyi kendinde şeylerin dogmatizminden kurtararak bir oluş sürecine iter. Oluş sürecinin bizlere göstereceği şey ise Kant’taki gibi bir saf akıl olmayıp doğrudan tarihsel ve toplumsal süreçleri içeren bir akıl yapısı sunacaktır. Bilgiye öncel olan her türden gizem perdesi ortadan kalkacaktır. İde dışsallaştıkça doğayı, gelişiminin son adımında ise tini oluşturacaktır (Olpak, 2019, s. 357). Tinin Fenomenolojisi’nde temelde gördüğümüz durum budur.

Hegel Tinin Fenomenolojisi’nin giriş kısmının 74. paragrafında Kant’ın bilme’den önce bilmenin kendisi üzerinde yaptığı sınır çizme hareketini ‘hataya düşme korkusu’ olarak değerlendirir. Hatta bu korku giderek gerçekliğin kendisinin yerini tutmaya başlar. Yapılan sınır çizme ise bizi doğrudan bilgi ile mutlak arasında aşılmaz ayrıma götürecektir. Bu şekilde araştırmaya başlarsak hiçbir koşulda mutlağın kendisine erişim sağlayamayacağız demektir.

“…Özünde bu korku bir şeyi, daha doğrusu pek çok şeyi gerçeklik olarak varsayar ve kendi duraksamalarını ve sonuçlarını daha önce kendisinin gerçeklik olup olmadığını sınanması gerekene dayanır…” (Hegel, 2015)

Hegel yukarıdaki söylemini alet ve ortam metaforu ile somutlaştırarak bir Kant eleştirisi sunar. Bilgi eğer mutlağı elde etmede bir araç ise şeye yöneldiğimizde, o şeyi biçimlendirir. Ortaya çıkan ürün artık o aletin biçimlendirdiği ürün olacaktır ve böylece ona doğrudan temas edilemeyecektir. Şayet bilgi dediğimiz alet değil de gerçekliğin bizlere ulaşmasını sağlayan ortam ise yine gerçekliği kendinde değil o ortama gözüktüğü kadarıyla bilinebilecektir. Çünkü ortam, ona yansıyan şeyi edilgin hale getirecektir. Bundan dolayı ortaya çıkan kendinde olmayıp ona-görünen olacaktır. Her araştırmanın sonucunda ortaya çıkan bilgi o şeyin bilgisi olacaktır. Hegel’in iddiasına göre Kant en başından beri böyle bir ayrımın olduğunu kabul ediyordu. Hegel açısından bu tavır ortaya hakikat korkusunu ortaya çıkartır. Oysaki felsefe hakikatin peşinden koşmalıdır ve bu yolda onunla olmalıdır.

Hegel açısından, mutlağı bu korkunun boyunduruğundan, hakikati hedef alan bir felsefe ile kurtulabiliriz. Onun hedefinde, mutlaktan ayrılmış bir bilgi ve bilgiden ayrılmış mutlak şeklinde tasarımlar yoktur. Bu temelsiz tasarımlarla mutlağı ele geçirmenin bir aracı ya da doğrudan kendisi yoluyla hakikati sezdiğimiz bir ortam olarak da söz etmeye niyeti yoktur. (Hegel, 1991, s. 13) Her iki kavramın birbirini dışlar pozisyonda işlenip ve ortaya felsefe diye çıkacak olan şey, sadece bize bir şeyin bir yönünü gösterecektir, bütününü gösteremeyecektir. Hegel açısından bu durumu tersine çevirmek için felsefeyi fenomenin baskısından kurtarmak gerekir. Gerçek bilginin edimselleşmesinde bir engel teşkil eder. En baştan bu bilme iddiasını taşıyacak olan felsefe kendi kendisinin anlam kaybına yol açacaktır.

Bildiğimiz üzere modern felsefe, Kartezyen felsefeden itibaren bilincin kendisini nesneden ayırarak konumlandırır. Tüm bilgi ve hakikatin kaynağı olarak gösterilir ve Kant da bu düşünceyi sürdürenlerdendir. (SALUR, 2016, s. 13) Önceki kısımlarda da belirttiğimiz gibi Saf Aklın Eleştirisi’nin bize sunduğu, bütün bilgi probleminin hepsini öznenin akılsal yetilerine indirgemesiydi. Bu açıdan Kant’tan sonra ele alınan hep özne olmuştur. Hegel’in de eleştireceği durum, öznenin bu bilinç durumda kalmasıdır. Çünkü Hegel’e göre bilincin öz kesinliğini soyut düzlemde bırakmayıp, onu nesnel bir gerçekliğe dönüştürmek gerekir. (SALUR, 2016, s. 13) Oysa Kant’ın sunduğu bu özne modelinde, özne bilince özdeş kılınır. Kılınan özdeşlikte bilinç ile dış dünya arasında bir karşıtlık oluşur. Hegel tam konuda böyle bir özne modelini içeriksiz olduğu gerekçesiyle eleştirecektir. Onu, öznenin doğduğu kültür ve tarih bağlamında ele alacaktır (SALUR, 2016, s. 13). Çünkü Hegel’e göre benlik ait olduğu kültürün ürünüdür.

Hegel böyle bir özneyi hangi yolla anlamaya çalışır? Bu süreçte diyalektiğin rol değişimine şahit oluruz. Hegel, Kant’ın aksine özneyi öz-bilinç yolunda diyalektik düşüncenin merkezinde ele alarak fenomenolojik bir süreç içerisinde anlamaya çalışırken (SALUR, 2016, s. 14) Kant diyalektiğe negatif anlam yükler. Çünkü diyalektiğin kullanımı ile akıl yanılsama üretir. İdelere karşılık nesne düşmediği halde kendini her alana dayatır. Böylelikle ortaya çıkarttığı yanılsamayı bilgi olarak işler. Hegel açısından bakarsak üzeri örtülen diyalektik, var olanı açığa çıkarmada kilit rol üstlenir. Diyalektiğin rolünden kaynaklı olarak Hegel aynı zamanda modern felsefedeki evrenselci özne anlayışına da karşı çıkar. Çünkü bilinç çelişki, karşıtlık ve fenomenolojik süreçte ilerleyerek her bir uğrakta kendini ve hakikatini olumsuzlayarak aşar. İşte bu süreç bize tarihsel ve kültürel aşamaları hatırlatır. (SALUR, 2016, s. 15) Modern felsefedeki özne, her şeyden yalıtılmış saf bir şekilde durur. Kant’ın betimlediği özne, tarihten ve kültürden korunmuş ve yalnızca kendi aklının istemi ile eylemde bulunur (SALUR, 2016, s. 14). Hegel’in öznesi ise ancak diğer öz-bilinçlerle karşılaşarak bir ben haline gelir.

Sonuç

Hegel açısından görülen şey şudur ki herhangi bir kavramın sabit bir içeriği, herhangi bir düşüncenin sabit bir anlamı ve herhangi bir anlama tarzının da değişmez bir geçerliliği yoktur. Hegel öncesi filozoflara baktığımızda ise tek tek şeylerin değişmelerini sabit/durağan kavramların perspektifinden hareketle çözümlemişlerdir. (Cevizci, 2018, s. 482) Hegel felsefesine bakarsak bütün süreçleri canlı/hareket eder şekilde görürüz. Bundandır ki Hegel, felsefesinde bütün şeyleri evreni ya da gerçekliği bir organik süreç bağlamında ele aldı. Onun gözünde gerçekten var olan Mutlak’tı ve bu Mutlak ile dünyaya aşkın, ilahi bir gerçekliği anlatmak istemez (Cevizci, 2018, s. 482). Bir bütün olarak gerçekliğin kendini anlatmak ister. Mutlak edimselleşmeyle, kendini gerçekleştirme sürecinin içinde olur. O süreç içinde kendini tanıma, kendini bilme durumuna gelir (Cevizci, 2018, s. 483). Bu bakımından onda kendi-şey gibi ayrımlar hiçbir şekilde söz konusu değildir. Kant’ın insana yaptığı vurguda insan kendinde şeyleri bilemese bile en azından fenomenler dünyasının karakterini belirleyen pozisyondaydı. Çünkü insan böylelikle doğa dediğimiz şeyi oluşturur. Başka deyişle insan bu pozisyonda doğaya yargılarını buyuran konumdadır. Hegel açısından bilenemez yapıda olan kendinde şeylerin eleştirisi ve eleştirel felsefenin mutlak idealizme dönüşmesiyle birlikte, mutlak bir anlamda Geist’ın kategorileri haline gelir. Böylelikle saf aklın kavramları, söz konusu olan Geist’ın kendisini bütün bir gerçeklik alanında gösterdiği gibi gerçekliğin bizatihi kategorileri olur. Kategorilerin bu tarz konumlanışı kendisini doğada, tarihte ve kültürde açığa vuran Geist’in özünü açımlayan metafizik ile özdeşleşir. (Cevizci, 2018, s. 483) Kant açısından baktığımızda metafizik reddedilmez. Çünkü o imkânını aklın varlık yapısında bulur. Ondaki hataların ayıklanmasını ise metafiziğin içinde aramak yerine, bakışımızı başka bir yöne çevirerek metafiziğin dışında, insan aklının apriori bilme yetisinin sınırlarının çizilmesine bağlanacaktır (Altuğ, 2004, s. 20). Bu araştırmanın sonunda doğrudan nesnenin kendisine erişim sağladığımız ve üzerinde tümel ve zorunlu bilgiyi de kapsayan ontolojik temelli metafiziğin elenmesini gösterecektir (Cassirer, 2007, s. 197). Varlık ile ilgisini kesip temsiller üzerinde hakiki bilgi koyduğunu iddia eden Kant’a göre olanaklı bir felsefe ancak böyle olmalıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu türden felsefe için mutlak ile arasında bir sınır çizilmesi kaçınılmaz olacaktır.

Son olarak Kant ile karşıtlığı bir kez daha görmek adına, Hegel açısından akıl-bilgi ilişkisini düşündüğümüzde bilgi, saf aklın ürünü değildir. Başka deyişle, bilginin apriori olmadığını ve olamayacağını gösterir. Tersine, bilgi dediğimiz şey insanların tarihin akışı içerisinde kendileriyle olan hesaplaşmasının bir ürünü olduğunu söyler. (Rockmore, 2019, s.143) Bu açıklayış, daha öncede belirttiğimiz gibi Hegel öznenin yalıtık bir şekilde tarihin dışında durma pozisyonunu alaşağı edip onu doğrudan tarihin içine, her bir adımda bir önceki adımını olumsuzlayarak ilerleyeceği bir deneyim alanına iter.

ALINTILAR

1- Hegel’in çalışmalarında Kant kapsamlı bir şekilde ele alınır. Örnek vermek gerekirse 1) 1802 Glauben und Wisen (“inanma ve bilme”)’de “Kantçı Felsefe” üzerine olan bölüm; 2) Mantık biliminde (1812-1816) bir dizi “Not”ta; 3)Yine aynı çalışmada “Genel olarak kavram” üzerine olan bölüm; 4) Felsefi bilimler Ansiklopedisi’nin Mantık’ında “Eleştirel Felsefe” başlıklı bölümünde (40-60 paraflarında); 5) Tin felsefesi’nde 413-424’teki açıklamalarında ve 6) Felsefe Tarihi Dersleri’nde Kant üzerine olan bölüm. (Kılıçaslan, 2015, s. 147) Görüldüğü üzere Hegel ve Kant ilişkisi oldukça sık dokunulmuştur. Hegel’in yapmaya çalıştığı şey Kant’ın mirasına sahip çıkıp onu daha yükseğe tanışmaktır. Bu bakımdan oldukça onu aşmaya yönelik hamlelerde bulunmuştur.

2- Transandantal kelimesinin anlamı bilişsel kavramımızın kendiliğindeki olanağı gösteriyor. (Smith, 2013) Kabaca ifade edersek olanaklı deneyimin sınırını ifade ediyor.

3- 4 soru etrafında toplanıyor. “A) Neyi bilebilirim? B) Neyi isteyebilirim? C) Neyi umabilirim? D) İnsan nedir?”

Kaynakça
  • Altuğ, T. (2004). Modern Felsefede Metafiziğin Elenmesi. İstanbul: Etik Yayınları.
  • Cassirer, E. (2007). Kant’ın yaşamı ve öğretisi. (D. Özlem, Çev.) İstanbul: İnkılâp Kitapevi.
  • Cevizci, A. (2018). Felsefe Tarihi. İstanbul: Say Yayınları.
  • Copleston, F. (2011). Felsefe tarihi- Alman idealizmi. İstanbul: İdea Yayınevi.
  • Çüçen, A. (2000). Kant’s Theory Of Knowledge and Hegel’s Criticism. U.Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi.
  • Hegel, G. (1991). Tinin Fenomenolojisine Giriş. T. Bumin (Dü.) içinde, Hegel’i Okumak (T. Bumin, Çev.). İstanbul: Ara yayıncılık.
  • Hegel, G. (2015). Tinin Fenomenolojisi. (A. Yardımlı, Çev.) İstanbul: İdea Yayınevi.
  • Heimsoeth, H. (2018). Kant’ın Felsefe. (T. Mengüşoğlu, Çev.) Ankara: Doğu Batı Yayınları.
  • Hölderlin. (2019). Seçme Şiirler. (A. Oflazoğlu, Çev.) İstanbul: İz Yayıncılık.
  • Kant, I. (2017). Arı Usun Eleştirisi. (A. Yardımlı, Çev.) İstanbul: İdea Yayınları.
  • Kılıçaslan, E. A. (2015). Hegel Tartışmaları. Ankara: Biblotech Yayınları.
  • Olpak, C. T. (2019). 19. Yüzyıl Bilim ve Felsefesinde Hegel’in Etkisi. Madde, Diyalektik ve Toplum, 2(4).
  • Orman, E. (2018). Hegel’in Mutlak İdealizmi. İstanbul: Belge Yayınları.
  • Özcangiller, İ. B. (2016). Tinin Fenomenoloji’sinin Amacı, İlerleyiş Biçimi ve Yöntemi Üzerine Bir İnceleme. Felsefi Düşün Akademik Felsefe Dergisi.
  • Parson, C. (1992). The Transcendental Aesthetic. P. Guyer (Dü.) içinde, The Cambridge Companion to Kant. Cambridge University Press.
  • Rockmore, T. (2019). Hegel’den Önce Hegel’den Sonra: Hegel’in Düşüncesine Tarihsel Bir Giriş. (K. Kahveci, Çev.) İstanbul: Say Yayınları.
  • Salur, B. (2016). Hegel’in Kant Eleştirisi: Hukuk Felsefesi. Süleyman Demirel Üniversitesi Yalvaç Akademi Dergisi, 12-20.
  • Shand, J. (1993). Philosophy and other: An introduction to Western Philosophy. London: UCL PRESS.
  • Smith, N. K. (2013). A Commentary To Kant’s Critique Of Pure Reason.
  • Stace, W. (1976). Hegel üzerine. (M. Belge, Çev.) İstanbul: Birikim Yayınları.
  • Stern, R. (1990). Hegel, Kant and the structure of the object. New York: Routledge Publish.
  • Topakkaya, A. (2011). Fichte- Fikir Mimarları Dizisi. İstanbul: Say Yayınları.
  • Wood, A. W. (2009). Kant. (A. Kovanlıkaya, Çev.) Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.

3 comments

  1. l’articolo è ben scritto in linea con la filosofia ufficiale ma per fare filosofia bisogna capire il sillogismo o strumento di logica, l’in sè del difficile è il facile. Per Hegel esiste solo l’universale e la parte di universale, il plurale ed il singolare, quindi l’in sè dell’universale è la parte e l’in sè della parte è l’universale, la parte non è l’universale quindi l’universale è il non essere della parte o se preferisci il plurale è il non essere del singolare. Sui libri ci sono scritte tante parole inutili tutte relative al filosofo che ne parla, opinioni, ma una volta capito il sillogismo tutto diventa chiaro e non c’è più bisogno dei libri. Sapresti fare il confronto tra la disputa degli universali del medio evo e la guerra fredda tra Usa e Urss? Qui sta la chiave per capire il sillogismo, almeno lo è stata per me.

    Beğen

  2. Hello, thanks for your comment.
    I’m sorry, I didn’t understand your comment because of French. I don’t know French. But despite this, I tried to use translate and I understood a bit. This article includes The Spirit of Phenomenalogy of introduction part not an entire book. Because this article is a tracer composition. Also I may point out from 1 to 75 paragraph. All proposition blonges to Hegel. Also you can could see the references I use in the article.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s