ENTELEKTÜEL VİRÜS: ŞEYLEŞEN VAROLUŞÇULUK

Özgür DURSUN

Yaşamın anlamı nedir? Sık sık karşılaştığımız bu sorunun yanıtı olarak ‘mutlu olmak, bilgi edinmek, hedonizm temelinde bir hazzetme ihtiyacı’ gibi yanıtlar duyarız. Yaşamın herhangi bir anlamı olmaması durumunun var olma ihtimali bile çoğu kişiyi dehşete düşürür.

Genellikle “Her şey bu kadar olamaz!” minvalinde karşılık aldığımız bu sav insan egosunun bir tezahürü müdür? “Bir hiç olmayacak kadar değerli olmalıyız.” düşüncesi modern toplumsal konjonktürde özellikle psikolojik olarak hangimizi rahatlatmaz? Peki ya gerçekte her şey tam olarak bu kadarsa? İnsanlık olarak kendi egomuzdan sıyrılıp evrene baktığımız zaman insanları ya da hayvanları dahi geçip direkt dünyanın yok olduğunu düşünürsek evrende ne değişir?

Carl Sagan’ın dediği gibi dünya, evrende küçük, mavi, soluk bir noktadır. İnsan evrendeki birçok zeki yaşam formundan ve dünya milyarlarca gezegenden sadece biridir. Tüm evrenin insanlar için yaratıldığı fikri hep söylene durulan bir yalan değil de nedir? Dogmatik normları yaratan düşünsel yapıların, simülasyon teorisinin, reenkarnasyonun ya da benzer herhangi bir kavramın ortaya çıkış ve bitmeyiş nedenlerinden biri de sonsuz yok oluşumuzu kabul edemeyişimiz değil mi? Bir hiçiz ve evet, o klasikleşmiş sözde de söylenildiği gibi, biz öldükten sonra ismimizi bilen son kişi de öldüğünde hiç yaşamamış olacağız.

Kapitalist modernitenin yalnızca metaları değil, insanı da tüketim toplumunun nesnesi haline getirmesiyle birlikte bireyin kendine ve topluma yabancılaşması pesimist felsefenin popüler hale gelmesinde rol oynamıştır. Varoluşçuluk çoğu kez bu moda(!) haline gelen ‘pesimist felsefeye’ eklemlenmeye çalışılır. Şunu da belirtmek gerekir ki varoluş felsefesinin özünde tarihsel koşulların etkisi de azımsanmayacak düzeydedir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonucunda yaşanan sosyal çöküntü insanlarda yalnızlık, terk edilmişlik, iç sıkıntısı duygularının oluşmasına sebep oldu. Arayış içine giren insanlar varoluşçuluğu, içinde bulunduğu bu duygulardan kurtuluş olarak görmüştür. Savaş sonrası değerlerini kaybeden, yalnızlığa ve hayal kırıklığına uğrayan insanlar çareyi bireyi merkeze alan varoluşçulukta görmüşlerdir. Çünkü varoluşçu felsefeye göre birey kendi özünü kendi seçimleriyle oluşturur.

Bu felsefe savaşın yol açtığı duygu bunalımlarından etkilendiği için genel olarak kavramları da duygular üzerinden yürütür. Amaç bu insanı düşünmeye yöneltip değer kavramlarını yeniden yaratmasını, bu arayış içine girmesini sağlar. Belki de bu yüzden varoluş felsefesi bir bunalım felsefesi olarak görülmüş, varoluşçu filozofların söylemleri de bu kadar yoğun bir ilgi görmüştür. Varoluşçu felsefe, insanın varlığını, iradesi ve bilinci olmayan nesnenin varlığından ayrı tutarak insanın dünyaya ‘düşmüş’, hatta ‘fırlatılmış’ olduğunu ileri sürer.

Varoluş (egzistans) bir seçme ve iradesini kullanma özgürlüğüne sahip olan varlıklar için geçerlidir. Varlıklar içinde de iradesini kullanma ve seçme özgürlüğüne insan sahip olduğuna göre, bu durumda egzistansı insan gerçekleştirebilir. Böyle bir durum karşısında da “Her insan varoluşu gerçekleştirebilir mi?” sorusu akla gelir. Foulguie’ye göre, egzistansiyalistler bu soruya olumsuz cevap verirler.

Yani egzistansiyalistler, “ancak kendi kendini serbestçe seçen, kendi varlığını yapabilen, kendi kendinin eseri olan insan, varoluş sahibidir.” derler. Bu bakımdan egzistansiyalist filozoflar için, bütün bireyler varoluş özelliğine sahip değillerdir. Bireyler içinde bu özelliğe, kendisini serbestçe seçebilen ve kendini dönüştürebilen bireyler sahiptir. Varoluş eyleminin bir bilinç ve özgürlük gerektirdiği dikkate alınırsa varoluşun neden insana özgü bir ayrıcalık olduğu ortaya çıkar. Bu bakımdan varoluş, özgürlük ve bilinç hali içinde, mümkün olan fakat henüz var olmayan özü elde etmeye yönelik bir eylem içinde olma durumudur. Çünkü varoluşu yaratmanın koşulu, Sartre’ın deyimiyle ‘bir şey yapma’dır.

Varoluşçu düşünürler din konusunda ise genel anlamda dinci ve dinsiz olarak iki ayrıksı grup oluştururlar.

Dinci varoluşçulara göre Tanrı gerçek bir varlıktır. İnsanın kendini tanıması ve hürriyeti gibi durumlar ancak Tanrı’nın varlığına iman etmesi ile mümkün olur. Kendi başına insan yetersizdir ve bu yalnızlık onu bunaltır. İşte bu durumda insan, Tanrı’yla temas kurduğu ve onun karşısında acziyetini kavradığı zaman kendini bulur ve özgürlüğünü yaşayabilir. Aksi bir durumda ise insan, boşluğa ve hiçliğe sürüklenecektir. Tanrı’yla irtibat halindeki insan varoluşsal serüveninin sonunda mutlak olan, hayatın ve varlığın esas kaynağı olan Tanrı’ya ulaşır. Bu sebepten dolayı insan sürekli bir ümit taşır ve dahası bu ümide muhtaçtır.

Tanrıtanımaz varoluşçulara göre ise Tanrı inancı insan için tehlikelidir. Çünkü böyle bir inanç, insana sorumluluklarını unutturur ve onu kaderciliğe  sürükler. Böyle bir kadercilik anlayışı ise insanın Tanrı’nın iradesi sınırları içerisinde yaşaması demektir ki bu, insanın özgürlüğünü kesin olarak elinden alacaktır. Nitekim tanrıtanımaz varoluşçuların Tanrı’yı inkar etmelerinin en büyük nedeni de insan hürriyetine verdikleri değerdir. Onlar, sadece Tanrı’ya değil; tarihe, geçmişe, geleceğe de inanmazlar, ayrıca rejimlere, ahlaka, aşka ve bütün kurtuluş ümitlerine de şüpheyle yaklaşırlar. Tanrıtanımaz varoluşçular insanın bir bunalım veya bunaltı içinde olduğunu düşünürler. Bunun sebebi ise insanın, tanrılaşma arzusu karşında aciz bir varlık olmasıdır. Tanrı’nın olmadığı bir evrende asla tanrılaşamayacak olan insan, bütün ümitlerini kaybeder ve hiçliğe doğru yuvarlanır.

Bahsedilen bu iki tür varoluşçuların üzerinde anlaştıkları ortak hususlar varoluşun özden önce geldiği düşüncesine inanma, toplum karşısında bireye değer verme ve eski felsefi düşüncelere karşı olmadır.

Varoluş felsefesinin şeyleşmesi, hangi temelde ve hangi kuramsal perspektifle açıklanabilir durumdadır? Bu noktada şüphesiz Theodor Adorno’nun ‘kültür endüstrisi’ kavramına değinilmelidir. Halkın kendi içerisinden çıkmış gibi anlaşılmaması için kitle kültürü değil, kültür endüstrisi adını alan bu kavram daha çok sosyal medya, televizyon, gazete, film vs. araçları yozlaştırıp nesneleştirerek toplumun politik bilincini yok etmeyi ve tüketim toplumuna paralel olarak tüketim ürünü haline getirmeyi amaçlamıştır.

Kültür ve sanat, ne siyasal ve ekonomik düzenden (ideolojiden), ne de bu düzenin getirdiği bireysel ve toplumsal davranış kalıplarından soyutlanarak ele alınabilir. Bunlar birbirlerini etkilemekte, biçimlendirmektedir. Özellikle totaliter rejimlerde -kapitalizmin kendini idame ve meşruiyetini sağlama aracı olarak da- bu etkileşim, dayatma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Tahakküm bütün alanlara, bu arada kültüre ve sanata da sızmıştır. Dolaysıyla kültürde ve sanatta da bir özgürlükten söz etme olanağı kalmamaktadır. Bu nedenle Adorno, ‘kültür endüstrisini’ sonuna kadar eleştirmektedir.

Adorno’nun kültür endüstrisi kavramı, bugün de bize kültürü ve sanatı, onların ürünlerini ideoloji ile ilişkilendirerek ve bunun bireysel ve toplumsal davranışlara etkisini görerek değerlendirme olanağı vermektedir. Bu nedenle, dünyanın kitle iletişim araçları sayesinde küresel bir köy haline geldiği ve en uzaktaki insanları dahi etkileyebilme olanağının var olduğu bir çağda ‘kültür endüstrisi’ kavramını yeniden düşünmemiz, yeniden değerlendirmemiz gerekmektedir.

Türkiye’de bu durum daha çok 1980 sonrasında neoliberal politikalar çerçevesinde ivme kazanmıştır. Günümüzde kültürün satın alınan, tüketilen ve daha sonra atılan bir metaya dönüşmesi söz konusudur. Kaldı ki ekonomik olarak yeterliliği belli düzeyde olmayan kitlenin metaya dönüşen kültüre ulaşması dahi zorlaşmış ve bu da toplumsal bilinci etkilemiştir.

Adorno’ya göre kültür, insanın kendine yaraşır bir toplumda yaşadığı sanısının uyanmasına yardımcı olmakta, insanı rahatlatıp uyuşturmaktadır. Bu da ‘varoluşun kötü ekonomik belirlenimi’nin sürmesine yardımcı olmaktadır (Adorno, 1998:166). İşte bu nedenle Adorno, bu kültüre karşı çıkmakta, onu kültür endüstrisi olarak tanımlayarak bu kefeye koyduğu ürünleri küçümsemektedir. Adorno, kültür endüstrisinin, kitlelerin kendiliğinden çıkan bir kültür sorunu ya da popüler sanatın çağdaş bir formu olmadığının altını çizer. Kültürel varlıkların, kar dürtüsüyle üretilen standartlaştırılmış mallara dönüştüğünü vurgular.

Adorno, binyıllardır ayrı duran yüksek ve düşük sanat düzeylerini, her ikisinin de zararına bir araya gelmeye zorlar. Yüksek sanatın önemi, yararı konusundaki spekülasyonlarla yok edilirken düşük sanatın önemi de (toplumsal denetim kusursuz olmadığı sürece) içinde barındırdığı isyancı direniş özelliğine dayatılan medeni sınırlamalarla yok edilmektedir.

Böylece, kültür endüstrisi yöneltilmiş olduğu milyonların bilincini ve bilinçaltını yönlendiriyor olmasına rağmen, kitleler birincil değil, ikincil role düşerler ve hesaplanabilir nesneler, makinenin tali parçaları olurlar. Tüketici, kültür endüstrisinin bizi ikna etmeye çalıştığı gibi hükmedici ya da özne değil, aksine nesnedir. Özellikle kültür endüstrisi için biçimlendirilmiş olan kitle iletişim araçları terimi, vurguyu nispeten zararsız bir alana kaydırmakta çok işe yaramıştır. Gerçekte ne öncelikle kitlelerle ne de iletişim tekniklerinin gelişimiyle bir ilgisi vardır, aksine onları dolduran ruhla, sahiplerinin sesiyle ilişkilidir. Kültür endüstrisi kitlelerle ilişkisini kötüye kullanarak, verili ve değişmez sayılan bir zihniyeti çoğaltmaya ve güçlendirmeye çalışır. Her ne kadar kültür endüstrisi kitlelere uyum sağlamadan var olamayacak olsa da kitleler onun ölçütü değil, onun ideolojisidir.

Sonuç olarak, teorik bakımdan varoluşçuluğun eleştirisinden ziyade, kültür endüstrisinin kültür öznelerini, tüketimi artırıp tüketim toplumunu genişletmek, toplumun bilinç düzeyini yükseltecek kültürel olguları değersizleştirmek ve dolayısıyla bilinçsiz ve düşünmeyen toplum yaratıp hâkim paradigmanın istediği kolay yönlendirilebilen bir toplum yaratmak amacıyla nesne haline getirmesi ve varoluşçuluğun da bundan payını alması eleştirilmiştir.

Yazar iletişim: ozgurdursundursun@gmail.com


Kaynakça

Adorno, Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi, 8. Basım, İletişim, İstanbul 2013

Bektaş, Gürkan (2013) Albert Camus ve Varoluşçuluk, s.11

Işık, Mehmet (2014) Dostoyevski’de Varoluşçuluk, s.26

İsmail ÇETİŞLİ: Batı Edebiyatında Edebi Akımlar, Akçağ Yay. Ankara, 2010, s.147.

Kayıkçı, Murat, Adorno’nun Kültür Endüstrisi Kavramı Üzerine, s.2-3

Şahin, Yunus (2014) Varoluşçuluk ve Bireyseleşme Bağlamında Oğuz Atay’ın Eselerlerinin İncelenmesi, s.46-47

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s