Güncel Posta İstanbul'un Tarafsız Sesi
-Deli gibi severken saçma bir bahaneyle bırakıp gidenlere susmayı da öğreniyorsun-

Bir zaman sonra sevdayı kovalamak bizleri yormuştu. Sevda her ne hikmetse bizden daha hızlıydı o zamanlar. Bu saatten sonra onca sevda ufukta bile görünmeyen bir seraptan farksızdı. O gençlik rüyalarımıza bile zor girer çıkar olmuştu. Her akşamcının mazereti gibi bizimde bir bahanesi vardı işte bu geceki içmelerimizin. Kim bilir kaç kez “Vazgeç” bu sevdalıktan demişizdir kendimize, kaç kez jiletlere hedef olmuşuz ve kaç kez bitirmek istemiştik umut aradığımız rakılarda. Yok olmak, unutmak demekti, unutmak demek sarhoş olmaktı oysa. Ama her sabah yeniden baş ağrısıyla uyanmayı unutuyorduk. Unuturmuşuz meğer.

Düşündüm de kaç kez unutmaya çalışmıştım seni, kim bilir kaç kez yaşamı noktalamak geçmişti içimden. Salaklık işte. Gençlik de, Saflık de yani ne dersen de işte.


Oysa mıh gibi sokmuşsan aklına bir kere
Çıkar mıydı dövülmeden demirci örsünde.


Oysa yaşamak güzeldi. Bizler her mey masasında yani sahildeki kayalıklardan olan masalardaki dost sohbetlerinde askerlik anıları gibi, eski sevdalarımızı anlatamıyorduk, ama yine de güzeldi saklı kalan sevdamızı yaşamak. Oysa sırdı ama masadakilerin her biri biliyordu.

Ne çok sevdalıydık sevdalığımıza. Küfretse bile eyvallah diyorduk. O zamanlar birimiz yaprak diğerimiz dal oluyordu. Kopmasın diye tutunduğu bir dal. Ve o dal hep biz oluyorduk, yapraksa onlar. Sevince görülmez ya hatalar, hani aşkın gözü hep kör olurmuş ya. “Bizde kördük Ebemizin örekesini gördük”. Yıkılmaz dediğimiz ağacın, kırılmaz sandığımız dalların kahpelik yüklü rüzgârların hemen kıracağını unutmuşuz. Unutmuşuz ayıracağını daldan yaprağını. Unutmuşuz işte…


Şiirbaz
09. MAYIS. 1983

By şiirbaz -emre vehbi alkan

Önce anamın çığlığı yankılanmış dört duvarda. Sonra kıçıma inen tokatlarla benim çığlığım sarmış dört bir yanı. Annemin yorgun ama gülümseyen yüzünü kıskanmış melekler. Babamın telaşlı yüzünü, yeni bir can sahibi olmanın sevinciyle, canının yani annemin acıyan canının hüznünü, bir yüzünde iki duyguyu nasıl taşıdığını hiç kimse görememiş. Dişlerinin arasında parçalanan dudaklarını sadece annem fark etmiş öperken yüzünü. Bir saniyenin ne kadar da uzun olduğunu sadece babalar, babam bilirmiş ben doğarken. Doğmuşum velhasıl. İlk tokadı ebemden yemişim kıçıma. Sonra babam nakşetti avucunun izini yüzüme. Sonra amcalar. Neymiş efendim, duvarlara yazı yazmamalıymışım. Daha sonraları söküp yüreğimi göğsümden avucuna bıraktığım güzeller tokatladı beni. Hem de ne tokat. Dünya döndükçe ben batıya döndüm. Baktım ki ben büyüdükçe hayat da büyüyor, bıraktım ipin ucunu. İstemem büyük olmanın suçunu. Sonra dediler ki her şeyin bir kuralı var. Evet ama ne yaparsın; büyümek için geç kaldım, hep yüreğimden güç aldım. Kırk yıllık bir tomurcuk gibi asılı kaldım gül dalına. Eğer ben açarsam yapraklarımı, sırasını bekliyor sonbahar, biliyorum gözlerini bana dikmiş. Şişşşşt, aman ha duymasın bizi aramızda kalsın, uyandırmayın kerizi...

Bir Cevap Yazın