ÇOCUKLUĞUMA MEKTUP

Kafkaokur' Yazarı Ezgi Ayvalı'nın Kendi Çocukluğuna Yazdığı Bu ...

Mektubuma başlamadan önce selam eder gözlerinden öperim. Daha yalan düşmeyen gözlerinden, minik ellerinden, saçlarından, süpürülmeyen düşlerinden öperim, ha! bir de süt dişlerinden…

Nasılsın bakalım?
İyisin ya her zamanki gibi,
Onca yıldır gülüşmeyeli
Bilsen nasıl özlemişim seni…
Yürüyelim biraz ha, ne dersin?
Yoo, kızma hemen; hızlı yürümem,
Hele hiç koşturtmam peşimden,
Ne çok sana gelmek isterken,
Senin bana koşuşun neden?
Neden uzarken boyumuz, kısaldık biz;
Neden söylemedin hiç,
Çıkmazdık saklandığımız o yerden,
Ta ki annem çağırana dek:
“Yemek hazııııır”…

Nasıl kurumuş dilimiz damağımız, nasıl acıkmışız o tada, o lezzete. Aç açına pişirmişiz yenmez yutulmaz yalanları, sarıp sarmalamışız büyük hayallerimizi, küçük çocukluğumuza ses vermesin diye. Niye bağıramadın ki; niye cam gibi kesmedin elimizi. Dizlerimizin çürüğünden anlayamadık yazık, büyüyüp de çürüyeceğimizi…

Ne güzel kokardı oysa annem, o akşam güneşi bahçemiz, bir asma dibi vardı; güçlü, garip bir bedeni, tahtadan at gibiydi, üstüne biner giderdik düşlerimize, ondandı belki üzümlerinin bereketi, lezzeti. Küpeler yapardık Hacer Teyzenin bahçesinden aşırdığımız vişnelerden, yüzümüz bin güzel olurdu şimdiki boyalardan, süslerden. Annemin taradığı saçlarla yedi kız bir de ben düşerdik mahallenin diline. Beter yaramazdık zira. Her birimizi ayrı çeşit süslerdi annelerimiz; yaratıcıydı, olmazlardan olur ederdi, sıcacıktı hep elleri, üşümezdik şimdiki gibi, hiç üşümezdik hanımeli sarmış balkonlarda.

Deli akan çeşmelerde yıkardık başımızı, sabahından beş mi, altı mı, hiç çıkmadan mı yoksa vardığımız kınalı akşamüstlerinde denizi gözlerdik her daim. Annemin olmazını babamın yufka yüreğine sarıp düşmüş gibi yapardık. Kol saatlerimizin nedense haberi olurdu bu düşmelerden, arkadaşa teslim edilirdi ‘kazayla oldu’dan bir adım önce. Kuru gürültüye pabuç bırakmazdık; şimdiki gibi pabucumuza bire on vermezdik. Yeter ki topa şöyle sıkı bir vurulsun, sek sekte hiç çizgiye değilmesin, çalınmasın ağaca çıkarken, yakalanmasın köpekten kaçarken. Haa, bir de benimki siyah olmalıydı illa.

Söylesene küçüğüm,
Hatırlatsana bana,
Unutmuşum baksana.

Yoo, unutmak değil bunun aslı astarı, yüzümüze pahalı geldiğinden, yüzümüzü ucuza sattığımızdan hatırlayamaz olduk. Söyle, sen sakın susma hiç, ne olur. Bak nerdeyse kurtulacağım, küçüldükçe büyük gelen bu yalancı maskemden.
Hatırlar mısın tiyatrolar kurardık Kilisenin bahçesine, kağıttan biletler yapıp 10 kuruşa mahalleliye zoraki satardık. Hiçbir çocuk istemezdi cadı rolünü, herkesin gözü prenseslikte, kraliçelikteydi. Çoğu zaman kalplerini kırmamak için prenses de ben olurdum, kraliçe de. Elmayı yemeye ne kadar da hevesliymişiz, ayvayı yemeden önce. Komiktik, çok komik; gülerdik kendimize, şimdiki en çok eksiğimize ne kadar da cömertmişiz. Hani komşuculuk oynardık, bir birimize gider gelirdik durmadan, usanmadan. Şimdikiler gibi değil ama biz hep geri gelirdik. Sevdiğimizi yalnız bırakmazdık hiç. Birde evcilik oynardık babalığın bu kadar zor olduğunu bilmeden. Tek erkek olduğum için hep baba ben olurdum, mahallenin en güzel kızı da anne. Bir baba olarak hakkından gelirdim devlerin, öcülerin.

Hoşuma da gitmez değildi hani. Dedim ya akşam gezmeleri vardı yalandan, komşu evin hanımı yemeğe çağırırdı. Kiremit tozu serpilmiş yemeklerimizi yer, hiç doymadığımız kadar doyardık. Kavga etmezdik hiç, gül gibi geçinir giderdik. Şimdiki gibi geçim derdi pek yoktu. Ekmek çamurdan, topraktandı, suyu da mahallenin kuyusundan çekerdik. O zamanlar çocuklarımızı bile gezmeye götürürdük. Ak merkeze değil ama yukarı mahalledeki ak meşeye, orada kurulan salıncağa. Şöyle ailece salınırdık. O ak meşe dayanamadı yıkıldı sonra. Zira tutunacak toprak bulamadı. Yerine 3 katlı bir bina yaptılar, o da yandı bitti kül oldu. Şimdi aynı yerde aynı meşe ağacı filiz vermiş. İnadına büyüyor. Ne günlerdi o zamanlar. Unuturduk zamanı, zaman da bizi unuturdu…

Güneşe bakardık rengârenk şişe diplerinden, şimdiki dibe vuruşlara inat, uçurtmalar yükseltirdik göklere. Benim uçurtmalarımı babam yapardı. Ne güzel de yapardı, renk renk kuyrukları olurdu. Parolamız vardı yakın komşu çocuklarla; camdan usulca sarkar, parolayı bağırıp yataklarımızdaki pusuya yatardık. Şimdiki savaşlara inat, hiç canımız yanmazdı. Tek yaptığımız, parolayla pencerelere fırlayarak var gücümüzle bağırıp sokaktaki köpekleri kaçırmaktı ve birbirimize çok büyük iş başarmış gibi bakınmaktı.

Evet, çok büyük iş başarmıştık köpekleri kaçırmakla, birbirimize tutunmakla. Parolayı hatırlayan var mı?

Parola: ‘Barış’, Parola: ‘Güneş’, Parola: ‘Boşa havlayan köpek’, Parola: ‘Tüfek’, Parola: ‘Kin’, Parola: ‘Hain’, Parola: ‘Ölüm’…
Parolayı çocukluğumuza soran var mı?

Parolarınızı unutmayın dostlarım. Parolanız daima BARIŞ ve SEVGİ olsun.
İçinizdeki çocuğa gülümseyin…

DOST Kalın, Mutlu Kalın ve Her Dem Çocuk Kalın ……

Şiirbaz
13. TEMMUZ. 2020

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s