Varlığın kovaladığı yokluktan habersiz, mutlu olurcasına yaşıyoruz.
Her sabah uyandığımız da rahat nefes aldığımız için yeni bir güne, yeniden planlar yapacağımız için etrafımıza çiçekli gülücükler saçarız. Fakat yaşadıkça ölüme daha fazla yaklaştığımızı çoğu kez unutuyoruz. Zaten düşündüğümüz vakit, gerçekleri hatırımızda diri tutmadığımızdan dolayı, değil mi bir çok pişmanlığımız?
Öleceğimizi biliyoruz ama günahlara köprü oluyoruz. Bir gün son kez yolculuk yapacağımıza inanıyoruz fakat dünya hevesiyle kendimizi kandırmaya çalışıyoruz. Bildiklerimiz ile yaşadıklarımız arasında ki çelişkiyi ise yine biz oluşturuyoruz. Ne tuhaftır ki, katıldığımız bir cenazede dahi, inandığımız ölüm düşüncesini kendimize yaklaştıramıyoruz. Oysa oradan sağ salim ayrılacağımızın garantisi yok iken. Şuan bile bu satırları yazarken cümlemi tamamlayabileceğimden emin olamadığım gibi…
Peki bu kadar bilinmezliğin içerisinde, her şeyi biliyormuş edası ile İslami kuralları basitleştirerek yaşamamızın sebebi ne?
Olmalı… Hatırımızda olmalı, geçici olan her şeyin bizler de birer parçası olduğumuz gerçeği…
Elbette var gücümüzle yaşadığımız hayatı güzelleştirme çabasında olmalıyız. Fakat kalbimizi iki eşit parçada hissederek yol almalıyız. Geldik ve gideceğiz dercesine…
Emanetimiz olan şu ömrü; değerlerimizi korumaya, insanlığa faydalı olmaya ve mutlak manâ da ahirete azık hazırlamaya adamalıyız. İşte o vakit; gaye edindiğimiz ebedi hayat, bizlere iki cihan saadeti sunacaktır, Allah’ın izniyle.

Bir Cevap Yazın