Lokantanın kapısını kendime doğru sertçe çekiyorum. Kapıdan dışarı adımımı atar atmaz beni hoyrat bir yel karşılıyor. O güneşli hava yerini kıştan kalma bir soğuğa teslim etmiş. Omuzlarımı silkiyorum umarsızca. Ellerimle hırkamı başımın üzerine doğru tutuyorum. Yürümeye başlıyorum. Tanrı ağlıyor, diyorum. Tanıyorum şiddetini arttıran yağmuru. Etrafımdaki insanların her şeyden habersiz kaçışmasına sebep oluyor. İnsanlar koşuyor, yanımdan geçen otomobiller sanki biraz daha yavaş gitseler ıslanacaklarmış gibi basıyorlar gaza. Etraflarından geçmekte olan insanları ıslatmaktan büyük bir zevk duyuyor gibiler. Hâlbuki ben, oldukça yavaş yürüyorum. Adımlarıma birer ağırlık çöreklenmiş sanki. Sağıma soluma bakıyorum. İnsanlar görüyorum. İnsan bedenleri, lakin yüzlerini seçmem söz konusu dahi değil. Çöp konteynerine zıplayan bir kedi, tüm tüyleri dikleşmiş… başımı kaldırıp yüksek binalara dönüyorum. Islanmış çamaşırlarını toplayan kadınlar var balkon demirlerinde. “Koşmam gerekiyor herhal!” diye düşünüyorum kendi kendime. Koşmam gerekiyor. Onlara uyum sağlamalayım, öyle değil mi? Önce adımlarımı hızlandırıyorum, koşmaya başlıyorum. Koşuyorum. Spor ayakkabımın tabanı ıslak zeminde kayıyor ve ben yere düşüyorum. Düştüğüm kaldırımın kenarından çamurlu sular akıyor. Ben ağlıyorum, Tanrı susmuyor. Sanki gökten yağmur niyetine gözünün yaşını akıtıyor toprağa. Babam geliyor aklıma. Tanrım, diyorum “ciğerlerimi dolduran bu koku, toprağın altında yatan babamın mıdır?” Tanrım, diyorum soruyorum Tanrı’ya “bu yağmur ölülerimizi de ıslatacak mı?”

By Pınar Aydın

" denize dökülen bir pınar gibi,

Bir Cevap Yazın