TEREKE

   Babaannemin ölçemeyeceğimiz büyüklükte geniş arazilerinde geçti çocukluğum. Babaannem bu arazisine elde ayaktan düşene kadar gözü gibi baktı. Zararlı otlarını temizledi, taşlarını topladı, çiçeklerini suladı, toprağına dokundu. Sadece kendisinin baktığı arazisinde envai çeşit meyveler yetiştirdi babaannem, çiçekler büyüttü, dallarına kuşların konduğu devasa çınarlar, ardıçlar, serviler dikti. Babaanneme dedesinden kalan bu arazide büyüdüm işte, babam da burada büyümüş. Babaannemin evi yakılırken, memleketinden sürülürken, dedemin mezarını arkasında bırakıp kaçarken tek varlığı babam ve bu geniş arazisiymiş.

   Babannemin bir de  arazisinde büyüttüğü çiçekler gibi kokan masalları vardı.  Neden bilmiyorum, babaannemin küçükken anlattığı bu masalları ezberlemiştim. Bütün masallar gibi babannemin masallarında da zümrüdü anka hep uçuyor; dev, mağarasında uyuyordu. Peri kızlarına üvey anneleri kötülük yapıyordu ama yine de  tüm masallarda iyiler kazanıyor, kötüler cezalandırılıyordu. Babannemin masalları aynı zamanda zihnime açtığım bir savaş gibiydi. Bu masallarda babamın yüzündeki çizgileri görüyordum, annemin güldüğünde yanaklarında oluşan gamzelerine dokunuyordum.  İşte zihinmde çiçek açan bu duyguları gözlerimi her kapatışımda hatırlamak için babannenin masallarını ezberlemek istiyordum.

   Babaannem, bir savaş sırasında tek çocuğu olan babamı alıp buraya kaçmış. Babamdan başka kimsesi olmadığı için çalışmış, didinmiş babamı büyütmüş. Göç ettiği yerden toprağını malını ve kocasının mezarını bırakarak kaçtığı için babama miras bırakacak bir mal varlığı yokmuş. “Malım mülküm yoktu ama gönlümü ferah tuttum, Allah da verdi.” derdi. “Gönlümün sabrı benim size mirasım” derdi. Benim de gönlüm bu  genişliği babaannemden miras kaldı bana. Aile mirasından aldığım pay ucu bucağı görünmez geniş bir araziydi. “Gönlünü ferah tut dedi” babaannem. Ben de öyle yaptım. Koskoca bir arazi artık gönlüm, alabildiğine geniş. Babaannemden miras arazime çiçekler ektiğim de oldu, çiçeklerini kopardığım da. Dağlarıma bazen kar yağdı yaz günü, bazen kış güneşleri açtı.

    Doğduğumda kısmetim bol olsun diye tutup ismimi Kısmet koymaya çalışmış annem. Babannem yüzümün hep gülmesi için Gülcan diye diretmiş. Babannemin sözü ağır basmış, babam kimliğe Gülcan yazdırmış. Annem Kısmet diye seslendi hep, Babannem Gülcan diye. Babam ikisinin arasında kalmaktansa kızım dedi bana. Zaten ben hiç Gülcan olamadım, Kısmet de. Ben kızım oldum sadece. Oturup ölçemeyecek kadar geniş arazimde ne Gülcan kadar yerim oldu, ne de Kısmet

Annemi trafik kazasında kaybettiğimizde babannemin masalları bana her gece Kısmet diye seslendi. Mutfaktan, salondan, camdan. Elimden tutup karşıma çıkan ilk mezarlıkta bıraktılar beni. Gittiğim tüm mezarlıklarda yolumu kaybettim.Tüm mezarlıklara çıkan bir yol oldu benim hayatım. Yanından geçtiğim her bir mezarlıkta bir parçamı bıraktım, çıktığım her yoldan yarım yamalak döndüm.

  •    Annem vefat ettiğinde mezarı için babamlar günlerce yer aradılar, ben de aldım sessizce o alabildiğine geniş gönlümün bir  köşesine gömdüm. Başına da bir çınar diktim. Kimse görmedi annemi gömdüğüm yeri, sormadı da. O günden sonra ne kadar mezar açtığımı da kimse sormadı.
    Annemin cenazesini tüm mahalle kaldırdı. Ben babannemin kucağında ağlarken komşular gelip bir de benim için ağladılar. Bir de benim için üzüldüler. Hiçbiri gözümden damlayan gölde boğulduğumu görmedi. Üç gün süren törenden sonra en çok ağlayan olarak makul bir nişaneyi  layık görüp öyle gittiler. Göğsüme, sol tarafıma öksüzlüğü takıp gittiler. Yakama takılan o madalyayı gururla taşıdım. Nereden bakılsa görünen bir öksüzlüğüm vardı benim. Kısmet olma şansımı kaybetmiştim.

   Annemin ölümünden sonra bir sabah uyandığımda babamı salonda başını iki elinin arasına almış, düşünürken buldum. Yanına yaklaştım, ayak seslerim eskimiş yer tahtalarında gıcırdadı. Bu tahta gıcırtılarından nefret ederi babam. Kafasını kaldırdı, sinirle baktı yüzüme. Yüzünde … Çatık kaşları olmasa bu yenilmiş yüzü alır, bir ömür cebimde taşıdım.  İlk defa gözlerime bir eksik olarak bakmıştı babam.

Evde üçümüz kalmıştık; babam, ben ve babannem. Annemden kalan öksüzlüğüm babam öldükten sonra daha çok büyüdü. Babam ani bir kalp krizi ile vefat etmişti işyerinde. Annemin ölümünde acının eşiğine varmıştım. Ölümü tanımıştım. Babamı da gönlümün geniş arazisinde, annemin yanına gömdüm. Babamın mezarının toprağını kazma kürek eştim. Gönlümün genişliğinde babamı gömecek tek yer vardı; annemin yanı. . Sessiz bir törenle babamın üstünü örttüm.

   Babam öldükten sonra neler yapmam gerektiğini biliyordum artık. Babannemin artık tutmayan bacaklarına başımı dayayıp sessizce ağlayacaktım. Gelen geçen başımı okşayacak, bir de benim yerime ağlayacaktı. Yas tam üç gün sürecekti. Üç günün sonunda bir helva yapıp dağıtılacak, herkes döktüğü yaşları kapının eşiğindeki ayakkabılığın üstünde bırakıp gidecekti. Biz  kapıdan içeriye her girdiğimizde eşikteki o gözyaşlarından takıp öyle girecektik. Babamın kırkı çıkana kadar, gelene o gözyaşından ikram edecektik. Öyle de oldu. Babamın yasından sonra göğsüme ikinci bir nişane daha takıp gittiler. Ben artık ne Gülcan ne de Kısmet’tim. Ben bir omzunda öksüzlüğü, diğer omuzunda yetimliği taşıyan bir savaş gazisiydim.

Babannem, annem ve babamın ölümünden sonra üstüme titredi. En güzel okullarda okuttu, en güzel kıyafetler giydirdi, en güzel yemekler yedirdi. Ben okuduğum okulları çocukluğumu bırakarak bitirdim. Annemle babamın istedikleri gibi bir öğretmen oldum. Okulumu bitirip geriye döndüğümde hâlâ omuzunda iki nişane taşıyan bir çocuktum. Eve döndüm. Yıllar sonra tekrar o kapıdan girdim. Eşikte ikram edecek gözyaşım kalmadığını anladığımda büyüdüğümü de anladım.

   Ben geldikten sonra babaanem hastalandı. Kaldığım tüm mezarları almayacak kadar daralmıştı gönlüm. Babannemin başucunda bekledim. Eğer uyursam, gideceğinden korktum, elleri ellerimde durdum öyle  günlerce, gecelerce. Önleyemediğim tüm ölümler gibi babanneme de engel olamadım. Babaannemin vefatını okuldayken öğrendim. Ders çıkışı. Koşa koşa eve gittim. Kapının eşiğindeki ayakkabılıkta kuruyan gözyaşlarını çıkardım. Gözyaşlarım üzerime boşalmış gibi ağladım. Kendi göğsüme dayanıp ağlayacak kadar, başım okşanmayacak kadar büyümüştüm. Bir büyük gibi ağladım. Babaannem öldükten sonra hangi unvana, hangi nişaneye layık görüleceğimi bilmiyordum. Yasın dördüncü gününde kapının eşiğinde, gözyaşlarımla yapayalnız kaldım. Hiç bir nişane takmadım. Bir baş en fazla iki omuz, iki omuz en fazla iki madalya taşıyabilir.

Babaannemden sonra gönlümün arazime bir de yol yaptım. Dozerler çalıştı, iş makinaları… Dört bucağını kazdılar gönlümün, lime lime parça alır gibi değdi her kürek darbesi içime. Sonra topladım yaralarımdan dökülen ne varsa, yol yaptım. Ucu bucağı görünmeyen yollar yaptım. O yollarda bekledim omuzlarımdaki nişaneler ile.  O çorak yolun ucunda bir gün Faruk göründü. Saksı oldu çiçeklerime, güneş oldu perdelerime. Tüm dozerler durdu o geldiğinde. Fabrikalar paydos etti. İşçilere süresiz izin verdim. Faruk’a büyük bir köşk inşa ettim gönlümde. İçine, içimde yarım kalan ne varsa her şeyi koydum. Nasılsa alabildiğine geniş bir ovaydı gönlüm. Köşkümüzün bahçesine ağaçlar, yollarına çeşmeler, gökyüzüne bulutlar, genişliğine denizler koydum. Bir yaşam için ne lazımsa koydum içine.

Komşumuzdu Faruk. Ben onu bu yaşa kadar farketmemiştim. O da beni farketmemişti. Araya komşuların da girmesiyle tanıştık, kısa süre sonra da evlendik. Evlenmeden önce Faruk’a annemi de babamı da babannemi de anlattım. Omzumdaki o iki madalyanın ağırlığından bahsettim. Gönlümün o geniş arazisini söylemedim.

   Evlendikten sonra babam ile annemden kalan eve yerleştik. Ben çalışmayı bıraktım, Faruk çalışıp bize baktı.Kısa zaman sonra iki kızımız oldu. İsimleri ben koymadım, dilenecek bütün dileklerden korktum. Faruk isim koydu.

   Doğumdan sonra birlikte tatile gidecektik. Faruk işten izin aldı. Faruk’un işe gitmediği o gün, sabah bir boğaz acısıyla uyandım. Sonrası dumanlar, çığlıklar, ağlamalar. Faruk’u, kızlarımızı bir de kendimi kaybettim. Bütün kayıplarım için üzüldüm. Kendime de üzüldüm.  Bir onlara yas tuttuysam on kendime tuttum. Sonradan öğrendim ki belediye kayıtlarına bilinmeyen nedenle çıkan yangın diye geçmiş. Bilinmeyen nedenle derseniz Faruk gönül koyar dedim, değiştirdim. Yangının nedenine şunu yazdırdım; “Gülcan’nın ucu bucağı görünmez geniş gönlündeki arazide çıkan yangın sonucunda Faruk Aydın ve İki kızı vefat etmiştir.” Çünkü benim yangınımın nedeni taaa ezelden bellidir.

2 comments

  1. Yazını okudum ve yazdıklarını okurken çocukluğumu yaşadım bir kez daha. Kırılmasın Kalemin…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s