STABLES’İN ROMANI

Yaptıklarımın sebebi nefret değil, eğer nefret olsaydı bir iz bırakırdım. Para kazanmak için öldürüyordum ve hiç bir cinayetimde delil bırakmamıştım. Ama bu sefer başkaydı. İlk defa bu kadar tuhaf bir iş gelmişti. Bir yazar, romanı için cinayet işlememi istiyordu. Ama hemen öldürmemi değil, bir yıl boyunca onunla arkadaş olmamı, en yakınına sokulmamı istiyordu.
İlk başta bana tuhaf gelmişti, kendimi açık etmekten korkmuş, kabul etmemiştim. Tam masadan kalkıyordum ki, tekrar masaya oturmamı sağlayan cümleyi kurdu:

-Bir milyon papel…

(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});      Bu şimdiye kadar biriktirebildiğim paranın iki katıydı. Artık kafama yatmayan her şey ortadan kalkmıştı. Sonra ayrıntıları konuşmaya başladık. Bende arada karşımdaki adamı araştırma fırsatı bulmuştum. Bir çok kitabı vardı bir çok ödül almıştı. O güne kadar yazdığı yayınladığı bütün kitaplara ulaştım. Hepsini okudum hızlı hızlı. Aralarda dikkat etmem gereken ayrıntı oldu mu yavaşlıyor gerekirse tekrar okuyordum. Bu adam bana birini öldürmem için para verecekti ve bunları yazacaktı. Eserlerini okuduğum zaman, küçük kızları kandırıp tecavüz eden bir adama, kendi öz kızından çocuk sahibi olanlara, para için komşularını yakanlara rastladım. Tüylerim diken diken olmuştu. Gerçekten bu adam bunları da yaptırmış mıydı? Yoksa hayal gücü müydü? Anlayamıyordum. Stables hiç bir şeye karışmayacaktı, her şeyi ben organize edip her akşam ona rapor verecektim. Bana adam hakkında hiç bir bilgi vermemişti. Sadece evinden çıkan kurbanı, kiliseye kadar takip etmiştik. Adam kiliseye girince:
-Başladı! Her şey sende… deyip kaybolmuştu.
İçerden gelen ilahi sesleri sokaklara kadar taşıyordu.

“Tanrı yüreğimizden büyüktür, o her şeyi bilir.”

Dindar bir adam değildim. Tanrı’yla aram hiç bir zaman iyi olmamıştı. Çünkü onun yarattıklarını öldürüyordum. Ayin bitmiş kilisenin kapıları açılmıştı. İnsanlar az önce içeride günahlarını bıraktıklarından eminlerdi ki; rahatlamış görünüyorlardı. Girerken yanlarından geçip görmezlikten geldikleri dilencilere sadaka veriyorlardı. O da çıkmıştı. Öldürmem gereken adam, gerçekten iyi bir dindarsa Tanrı bildiklerini onla paylaşırdı.
Şehir merkezine doğru gidiyordu. Henüz onunla şüphe çekmeden tanışma fırsatı yakalayamamıştım. Bu yüzden birkaç gün acele etmeden mantıklı bir tanışma tertip ederim diye takip etmiştim. İlk defa böyle tuhaf bir olayın içindeydim ama müthiş derecede zevk almaya başlamıştım. Adam yol boyunca hiç duraksamadan, hiç kimseye selam dahi vermeden devam etti. Şehir merkezinin birkaç sokak arkasındaki çift katlı otoparka girdi. Peşindeydim… Sonra beyaz arabasına bindi ve gitti. Benim arabam kilisenin orada olduğu için bu günlük takibim son bulmuştu. Fazla vakit kaybetmeden Stables’in yanına döndüm. Biraz çekiniyordum bu adamdan. Çok kontrollü çok otoriter bir havası vardı. Bir yazar olmasına rağmen çok karanlık bir tarza sahipti. O gün kurbanla tanışamadığım için biraz çekinmiştim. Kötü bir tepki verir diye. Anlatınca yaşadıklarımı, takibimi, olayın bütün detaylarını. Hoşuna gitmişti. Ağzımdan çıkan her harfi not aldırmıştı. Romanın ilk sayfası başlamıştı sanırım. Raporumu verdikten sonra. Bir dakika bile durmak istememiş, iznini isteyip kalkmıştım. Stables şüpheli bakışlarla gözlerime baktı. Ta ki evi çevreleyen bahçenin dışına çıkana kadar etkisini atamadım bakışlarının. Ertesi sabah kurbanımı evinin önünde beklemeye başladım. Kurban evden çıktı. Arkasından bakan, pencereden onu uğurlayan kimse yoktu, yalnız yaşıyor olabileceğini düşünüyordum. İkinci gün takibe başladım yine. Uzun bir mesafe bırakıyordum. Şüphelenmemesi için… Arabasını yine o iki katlı otoparka bırakmıştı, bu sefer bende az ötesine bıraktım. Sonra merkeze doğru yol aldı. Merkeze yaklaştıkça sokakların kalabalığı artıyordu ve onu takip ettiğimi anlaması imkansızlaşıyordu. Bense kalabalığın arasında kaybetmemeye çalışıyordum. Gerçi ortalama bir insan değildi. Uzun boylu güzel giyinen esmer yakışıklı bir adamdı. Kalabalığın arasında rahatlıkla fark ediliyordu. Yine de dikkatli olmalıydım. Merkeze indiğimiz zaman markete girdi. Karşı kaldırımın camından rahatlıkla görebiliyordum. Aldığı paketi açıp sigarasını yakmıştı. Sonra meydandaki caddede tüttüre tüttüre yürüdü. Hayattan keyif alır gibiydi. İnsanlarla ilgilenmekten çok takip ettiğim süre boyunca sokak hayvanlarıyla ve bahçe duvarlarından taşan çiçeklerle daha çok uğraştığını söyleyebilirdim. Nihayet adamın caddedeki yürüyüşü kitapçının önünde son bulmuştu. Girdiği dükkânın içi camdaki resimlerden yazılardan net görünmüyordu. Uzun bir müddet beklememe rağmen çıkmamıştı. Biraz daha beklesem de yok, çıkmıyordu. Daha fazla dikkat çekmemek için, kitapçı dükkânın kapısını gören meydanın diğer ucundaki banka oturdum. Sonrasında birkaç defa dışarıya çıksa da hep dükkândaydı. Akşam olunca da genç bir kızla çıkmış dükkânı kapatmış evine doğru yürümüştü. Yanındaki kızın tavırlarından anladığım kadarıyla, adam kitapçı dükkânının sahibiydi. Adamın evine girmesiyle takip etmeyi bırakıp yazar Stables’in yanına döndüm.
Kırklı yaşlarının başlarında olduğunu düşündüğüm Stables heyecanla yolumu bekliyordu. Anlattığım her şeyi büyük bir titizlikle not aldırıyor bazı bölümleri tekrar tekrar anlattırıyordu. Stables’te hoşuma gitmeyen birkaç şey vardı. Ama sormaya çekiniyordum. Değişik bir adamdı.

Ertesi sabah, aynı şekilde dükkana girmesiyle adamın, bende takibime ara verip dükkânı gören banka oturmuştum. Hala bu adamla tanışabilme fırsatı bulamamıştım. Stables acele etmene gerek yok dese de ben kendimi kabiliyetsiz olarak görmüştüm. Bugün de dün gibi olur diye düşünüyorken. Dükkânın camının önünde bir kız belirdi; oldukça güzel bir kızdı. Sarı saçları etrafındaki her şeyi gölgesinde bırakmıştı. Takip ettiğim adamda dışarı çıkmıştı. Sarışın kız adama sıkı sıkı sarılmıştı. Uzun süren samimi sohbetleri, sokaktaki kalabalığı umursamadan birbirlerine sundukları küçük öpücükleri sevgili olduklarını göstermişti. Sonraki günler sevgilisi sık sık uğradı dükkana.

Sevgilisi sürekli yanında çirkin diyebileceğim bir kızla dolaşıyordu. Birkaç defa birlikte dükkâna girip çıkmışlardı. Günlerdir aradığım fırsat karşımdaydı, açık hedefti. Adam sevgilisiyle gerçekten çok vakit geçiriyordu ve bu vakitlerin çoğunda çirkin kız da yanlarındaydı. Başkada bu entelektüel adamla bağlantı kurabilecek bir pozisyonum yoktu. Çünkü adam; kitap, tiyatro, opera, klasik müzik hiçte anlamadığım türden uğraşların içine dalmıştı. Asla ortak bir payda kurup bu adamla arkadaş olamazdım. Ben sadece adam öldürmekten iyi anlardım. Delilsiz, kusursuz cinayette üzerime yoktur. Adamla hobileri üzerine diyaloğa girsem daha ikinci kelimede ele verirdim, onun dünyasına uzak olduğumu. Bir kaç günlüğüne adamı takip etmeyi ikinci plana bırakmıştım. Bütün günümü çirkin kıza ayırıyordum. Buna rağmen adamla ve sevgilisiyle o kadar çok vakit geçiriyordu ki gerçek amacımdan da sapmıyordum. Bu üçlüden hangisini takip etsem Stables’in istediği sonuca varırdım. Gece geç saatlerde kulüplere gidip, sarhoş şekilde çıkıyorlardı. Bazı geceler çirkin kız da onlarla aynı eve gidiyordu. Bekar olduğuna emindim neredeyse. Çirkin kadınla tanışmanın, hikayelerinin ortasına sürpriz bir şekilde girmenin tam vaktiydi. Her şeyi hazırlamıştım.
Çirkin kızı karanlık bir sokağın sonunda, kaçabileceği hiç bir yer yokken, bir tinerciyle imtihan ettim. Ya çantasını verecek ya da elinde bıçak olan tinerci, bacaklarından birine keskin bıçağı sokacaktı. Kadın düşündüğümden daha azametliydi, bırakmıyordu çantasını. Çığlık atsa da, ıssız sokaktan çıkıp müdahale edecek cesarette kimseyi bulamamıştı. Tinerci, direnen kadının çantasını nihayet tutmuştu eliyle. Diğer elindeki bıçak kadının baş hizasından yüksekte, sanki yüzüne faça atacak şekilde tehditkar duruyordu. Yüzüne faça yiyecek pozisyondaydı ama hâlâ bırakmamıştı çantayı. Boğuşma başlamak üzereydi. Müdahale etmiyordum henüz. Tinerci elindeki bıçağı, kızın çantasını savunmaya çalıştığı koluna doğru sürtünce, kızdan müthiş derecede bir feryat duyuldu. Tinerci nihayet canı yanan kızın bıraktığı çantasını almış hızla uzaklaşıyordu. Ben aniden önüne atlasam da durduramadım. Hanımefendi iyiminsiniz dememe kalmadan:

-Çantamı alın ne olur. diye bağırdı.

(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});      Ben de tinercinin peşinden fırladım. Aramızda otuz kırk metre kadar mesafe vardı. Fakat ikimizde ahesteydik. Ne onun bana yakalanma korkusu, nede benim onu yakalama hevesim vardı. Nihayet bu danışıklı kovalamacamız üç cadde ötede son buldu ve çantayı bana verdi tinerci çocuk. Bense içinden bir şey alıp almadığından tavırlarından emin olunca, cebimden çıkardığım üç yüz papeli ona verdim. Tekrar elimdeki çantayla kızın olduğu sokağa doğru koştum. Koşarken üstümü başımı mümkün olduğu kadar dağıttım. Kızın yanına ulaştığımda, az önce gasp edilmesine seyirci kalan insanlar sokağa dökülmüş, yardım etmeye çalışıyordu. Henüz polis ya da ambulans gelmemişti. Kızın koluna diğer eliyle bastırdığı bez parçası tamamen kana bulanmıştı. Beni karşısında görünce ilk başta tepki vermedi, fakat sonra elimdeki çantayı fark edince hemen ayağa fırlayıp geldi.

-Almışsınız. dedi sevinçle…

Çantayı açtı içinde tomarla para vardı.

-Ne yapıyorsunuz? dedim.

Bu kadar parayı açmayın. Çirkin kız teşekkür etmekten bir hal olmuştu. Kolunuz çok kötü kanıyor. Ambulansı beklemeye gerek yok, sizi bırakayım. dediğimde teklifimi geri çevirmedi. Zaten tek şahidiydim. Poliste ifade verecektim. Korkak kalabalıktan hiç bir şey ummuyordu. Yolda giderken birileriyle konuşmaya başladı ve hastanenin adını verdi. Bende bir an yanından ayrılmadım. Ne poliste ne de hastanede bir an ayrılmadım yanından. Hastanede son beş, on dakikamız kalmıştı ki. Kapıdan içeri o girdi.

Öldüreceğim adamın son derece çekici ve güzel olan sevgilisi. Bu kadın büyülü bir güzelliğe sahipti. Stables saçma sapan bir kitapçıyı yazmaya çalışacağına, bu kadının muhteşem güzelliğini resmetse daha güzel olurdu. Sonra bu büyülü kadın arkadaşının iyi olduğundan emin olunca, hayıflanarak üzüntülü yüz ifadesini bana çevirdi. Günlerdir açlıktan akvaryumdaki kumları ağzına alıp tüküren balıkların yeme bakması gibi bakakaldım. İnsanların canını alırken bir an bile tereddüt taşımayan, iyi kötü ayırt etmeyen ben, kadının donuk bakışlarının karşısında, bir sarhoşun elindeki kırılgan cam kadeh gibiydim. Paramparça olmakla bir arada durmak arasındaydım.

-Siz kimsiniz? dediğinde cevap veremeyecek durumdaydım. Çirkin kız:

-Beyefendi benim için çantamı kurtardı. Beni hastaneye getirdi. Birkaç saattir benimle ilgileniyor dediğinde göz göze bakan iki kız arkadaşın ince bir kikirdemesiyle, anlamıştım başarılı olduğumu. Çirkin kız hoşlanmıştı benden ve en yakın arkadaşından da onay almıştı. Çok teşekkür ederim dedi güzel kız. Sadece gözlerimi kırpıp önemli değil dercesine kafamla onayladım. Sonra güzel kızın sevgilisi girdi içeri. O odadaki herkesi birbirine bağlayan adam. Ayrı kaderlerin karşılaştığı bir kavşak gibiydi. Dört kişiydik odada, hepimiz bir noktada o adamla bağlantılanmıştık. Bir an düşündüm bu adamı öldürdüğüm zaman bu odadaki insanlar bir tespihin taneleri gibi dağılacak mıydı? Güzel kızla çirkin kız yine arkadaş kalabilecekler miydi? Peki ben. Bu çirkin kızla oluşacak münasebetime devam edecek miydim? Güzel kızla görüşmeye devam edecek miydik? Kitapçı adamın yaptığı gibi bizde çirkin kadınla gittiğimiz her yere güzel kızı götürecek miydik? O gece gerçekten mükemmel planlanmıştı. Her şey tam istediğim gibi oldu. Belki de düşündüğümden daha fazlası olmuştu. Doktorun içeri girip artık gidebilirsiniz demesiyle. Hastaneden çıkıyorduk ki; Çirkin kadın kurtarıcısına yemek teklifinde bulundu diğerleri de çirkin kadını onaylayarak ısrar ettiler. Yemek yedik. Zaten polis tutanaklarındaki numaramı telefon rehberine kaydetmesini görmeme rağmen yine de istemişti numaramı. Kitapçı adamın da numarasını almıştım. Pek ayrıntılara girmeden bir sohbet gerçekleşmişti. Henüz kimse hakkında tam bir bilgi sahibi olamamıştım. Çünkü sohbetin ana konusu kadının saldırıya uğradığı an ve benim kahramanlığımdı. Sonra ayrıldık.

Gece Stables’le randevulaştığımız saati bir hayli geçmiştik. Biraz sinirlenmişti. İlk defa bana beceremeyeceğimi düşünen bakışlarını fark ettim. İşimi önemsemediğimi düşünüyordu. Ama ona durumu anlatınca, o gün yaptığım kurnaz planı, tanışmayı. Gözleri fal taşı gibi açılmış heyecanlanmıştı. İlk defa bana yanında çalışan adamlardan biri gibi davranmayıp, viski ikram etmişti. Hem de en sevdiğimden. Bir kadeh buzlu Gentlemen Jack… Yanında da çok kaliteli olduğunu düşündüğüm iki parça çikolata. Stables o gün her zamanki gibi tekrar detayları, kafasına takılan kısımları ikişer üçer anlattırdı. Yan taraftaki kız ağzımdan çıkan her şeyi not alıyordu. Her ayrıntıyı… O günlük ona vereceklerim bittikten sonra arabaya döndüm.
Sessize aldığım telefonuma baktığımda çirkin kızın attığı teşekkür mesajlarını gördüm. Yanıtsız kalmamdan sanırım peş peşe mesajlar atmıştı. Sonrası malum, kıza hiç bir şey anlatmasam da o her şeyini, neredeyse bütün hayatını anlatıyordu. Güzel kızdan ve kitapçı adamdan bahsettiği bölümleri daha çok dikkatimi çekiyor  fakat soru sorup şüphe çekmek istemiyordum. Üstü kapalı cevaplar veriyor, geçiştiriyordum sorularını. Uyumak için son mesajımı yazdıktan sonra, kendime bir kimlik çizmek zorunda olduğumun farkına vardım. Bir kimlik çizmeliydim. Ama kim? Nasıl bir kimlik beni bu insanların en yakınına sokardı? Gece hiç bir şey bulamadan uyuya kalmıştım. Sabah yine çirkin kızın teşekkür mahiyetinde kahvaltı teklifiyle karşılaştım, uyanır uyanmaz. Bu sabah farklıydı dün akşamdan. Üstü başı dağınık, koşmaktan terlemiş bir adamdan çok fazlası olacaktım. En güzel elbiselerden giyinip tıraş olacak ve bana her zaman çekici bir hava katacağını düşündüğüm aksesuarlarımı takacaktım. Güneş gözlüğüm, saatim… Hazırlığımı yapmış yola koyulmuştum. Randevulaştığımız yere geldiğimde hâlâ fikirsizdim. Kahvaltı için seçtiği yer çok güzeldi, boğazdaydık. Açık bahçesi olan şık bir mekândı. O sormadan daha ailemden kalan işleri yönettiğimi söylemiştim. Tarım hayvancılık üzerine büyük bir şirket olduğunu. Anlık bir palavra kurtarmıştı beni. Sonra ufak yakınlaşmalar oldu. Her şeye hazırdı. Benim içinde bu güne kadar birlikte olduğum kadınların hepsinden daha çirkin olan bu kadınla bir şeylerin başlaması için engel yoktu. Elime dokunuşlarına; heyecanlı bakışlarla, tutuşlarına; şiddetli tutuşlarla karşılık veriyordum. Kahvaltı bitiminde de sahilde yürümeye başladık. Koluma girmesi yolun sonunda itiraf etmesiyle,

-Olabilir! Deneyelim. demem sonuçlandırmıştı ve bu çirkin kızla sadece bir gecede sevgili olmuştuk. Her şey yolundaydı. Kızda telefonuyla mesaj çekiyordu heyecanla. Haberi güzel kıza yolladığının farkındaydım. Yavaş yavaş onu tanımak ister gibi sorular yöneltiyordum. Ona arkadaşlıklarını; kitapçıyı ve güzel kızı sordum. Anlatmak istediği kadar anlattı. Güzel kızla çok yakın arkadaştı, yıllardır hiç ayrılmamışlar. Kitapçıyla, güzel kızın aşkından bahsetti sonra. İkisinin birbirini ne çok sevdiğinden. Aşklarından… Üstü kapalı kızın kitapçı için çok büyük fedakârlıklarda bulunduğundan. Adamın da kızı hiç bir zaman üzmediğinden. İnanılır gibi değildi. Bu kadar güzel bir kızın bir adamı sevmesi ve onun için fedakârlıklar yapması. Çok şanslı zamanları olmuştu kurbanımın. Bu güzel kadınla bir an yaşamak bile yeterliydi. Onun üstüne yaşayacağı bir yılı daha vardı. Bende arkadaşlıklarının çok güzel olduğunu, bu durumun hoşuma gittiğini söyledim. Kızda çok sevindi çünkü ayrı takılmak istemiyordu. Bir gecede ne istiyorsam hepsi olmuştu. Kahvaltıdan sonra kitapçıda güzel kızla buluşmaya gidecekti beni de davet etti. Kabul ettim. Oraya doğru yola çıktık. Arabadan inip kitapçının olduğu caddeye girmiştik. Bir kaç gün önceki takibim gelmişti aklıma. Kiliseden sonraki yürüyüşümüz. Şimdi oraya bir yabancı gibi değil, onlara güven veren, arkadaşlarının para dolu çantasını kurtarmış bir kahraman olarak gidiyordum.

Kitapçıda çok sıcak bir karşılama oldu. Kitapçı adam ve sevgilisi beni artık sadece hayatlarına yeni giren bir adammış gibi kalkanlarla değil, en yakın arkadaşlarının sevgilisi olarak karşılamışlardı. Samimi hoş sohbetler. Birkaç hediye kitabım olmuştu. Belki de hayatım boyunca Stables’inkiler dışında ilk defa kitap okuyacaktım. Çirkin kızla sevgili olmaktan, kitapçı adamı öldürecek olmaktan, beni daha çok heyecanlandıran güzel kızdı. Çok yakın ve sıcak davranışları, hoş sohbeti, güzel yüzü, kendine has kokusu sanırım bu kurguda beni tek zorlayacak şey, bu güzeller güzeli kadına kapılıp, onları rahatsız edecek bir şey yapmamaktı. Bir ay geçmişti. İlişkim hızla ilerlemiş, çirkin kadınla birkaç gündür sevişmeye bile başlamıştık. Stables’e inanılmaz veri akışında bulunuyordum. Çirkin kızın hoşlanmadığım bir yüzü olsa da hakkını vermem gerekiyordu. Gerçekten çok iyi sevişiyordu. Eski ortamlarımda da bir kaç defa duymuştum. Çirkin kızların güzel seviştiğini. Kız her fırsatta bir yolunu buluyor kendimizi baş başa yenen bir yemek masasında, mum ışıklarının arasında ve güzel kokularla süslü yatak odasında buluyorduk. Sonra ben gece geç saatte yada sabah ilk iş Stables’e rapor veriyordum. İlk defa grupla beraber kaldığımız gece tanışmamızdan üç ay sonra olmuştu. Bir kulüpte sabaha kadar eğlenmiştik. Diğerlerine göre daha az içsem de ben bile çok sarhoştum. Kitapçının evine gelmiştik taksiyle. Kulüpten çıkmadan içtiğimiz kahveler ve taksi beklerken yediğimiz soğuk, biraz toparlasa da eve çıktığımızda hala sarhoştuk. Salonda herkes bir koltuğa kıvrılmıştı. Gümüşlüğün üzeri içkilerle doluydu. Birde gramofon vardı. Biraz kaba olsa da nostaljik görüntüsü rahatsız etmemişti beni. Güzel kız baktığımı görünce tabi ya deyip gramofona yöneldi ve bir plağı yatırdı. Henüz plak çalmamıştı ki:

-Bak bu çok iyidir, bu yaşlı aletten çıkan sesi ömrün boyunca duymamışsındır. dedi

Gerçekten de gramofondan odanın içine ses yayılmaya başlayınca daha önce bildiğim kült şarkılar o kadar eski ve ince saf tınıyla geliyordu ki; İlk defa etkilenmiştim bu kadar. Güzel kız gümüşlüğün üzerinden aldığı birayı açtı. Dans ediyordu. Müziğe ayak uyduruyordu. Slov müzikte, hareketleri ara ara sendelemesiyle kesilse de o güne kadar izlediğim en özel dans gösterisiydi. Çirkin kadın koltuğa serilmiş kafası dizimde uyuya kalmıştı. Kitapçı adamsa içmekle meşguldü. Kimseyi fark edecek halde değildi, ama hala içecek gücü bulabiliyordu. Güzel kız da onu izlediğimin farkında olmadan tam önümde anlamsız bir boşlukta gözlerini kapatmış sallanıyordu. Bu kadına dair beni etkileyen çok şey vardı. Yüzü; sonsuza kadar bakmaktan sıkılmayacağım kadar güzeldi. Boynu incecikti ve dik omuzlarıyla inanılmaz bir uyum içindeydi. Göğüslerinin altından incelen beli, ta ki yuvarlak hatlara sahip kalçalarıyla buluşana kadar inceliyordu. Dümdüz bacaklara sahipti. Her şeyiyle mükemmeldi. Biraz sonra kadın, elindeki biradan bir yudum daha aldı. Kitapçının oturduğu koltuğa yöneldi. Koltuğa yaslanmış içkisini içen adamın elinden kadehini alıp sehpaya bıraktı.

Kitapçıyla güzel kız hemen arkalarında olduğumu biliyor ama bundan rahatsız olmuyorlardı. Güzel kıza aylardır beslediğim hayranlık, bastırmaya çalıştığım beğeni, şu an alkolün etkisiyle onların cesur umursamaz tavırlarıyla beni harekete geçirmeye çalışıyordu. Cesurdum yeterince. Kalkıp onlara katılmayı düşünüyordum. Çirkin kıza dokunmak, üstünde oturduğumuz kanepeye dokunmaktan farksızdı ve güzel kız dururken bu çirkin kızla takılıyor olmak; bir bankanın kasasına girip, para havuzundan sadece 20 papel alıp çıkmak gibiydi. Artık tamamdım, gidip güzel kıza sarılacaktım ki harekete geçmemle çirkin kızın kafasını kaldırması bir oldu. İğrenç bir ses tonuyla:

-Aşkım ne oldu? Hadi odaya çıkalım. dedi.

O da sevişen çifti görmesine rağmen pek aldırış etmedi. Yukarı çıktığımızda yan yana iki oda vardı. Biz odaya girdikten bir kaç dakika sonra yan odaya girdiklerini fark ettim. Çirkin kız henüz banyodan çıkmamıştı. Güzel kızın kitapçıyla seviştiğini duyuyordum. Soyunurken sağa sola çarpan kollarının, şiddetli öpüşmelerinin çıkardığı sesleri duyuyordum. O güne dair hatırladığım som şey de buydu.
Sonraki sabah alelacele kimsenin uyanmasını beklemeden Stables’e ulaştım olanları anlattım. Biraz sinirlenmişti. Güzel kıza ilişirsem bir sorun olması halinde beni dışlamalarından korkuyordu. Müthiş derecede baş ağrısı çekiyordum, eve gidip ağrı kesiciyle ancak giderebildim.

Yedi ay olmuştu ben hayatlarına gireli. Hiç öyle bir gecemiz olmamıştı ama daha da yakındık. Güzel kızla dans edebiliyordum ve bazen omuzuma yattığı anlar oluyordu. Bazen saçları omuzumda kalırdı atmaya kıyamazdım.
Artık çirkin kız iki dudağımın arasında bir kuklaydı ne dersem onu yapıyordu. Bense güzel kızın bir saç teliyle saatlerce hayal kurabiliyordum. Çirkin kızın evine taşınmıştım. Daha iyi oldu benim için artık yaşadığım yere geliyorlardı. Üç ay kalmıştı Stables’le sözleştiğimiz zamanın bitmesine. İlk başlarda tam bir yıl dolunca mı öldüreceğim diye hiç düşünmemiştim. Ama şimdi bir gün bile önemliydi. Kitapçıyla da çok iyi dost olmuştum. Çok iyi bir insandı. Aramız çok iyiydi. Celladıyla çok yakın arkadaş olduğundan habersizdi. Her şeyleri elimin altındaydı. Bütün bilgileri bütün özelleri… Süre dolmadan bir şekilde güzel kızla daha samimi olmalıydım. Çünkü kitapçı öldükten sonra parayı alıp toz olacaktım. Stables’le anlaşmamız buydu. O kalmama asla göz yummazdı. Birçok defa sohbetlerimiz esnasında ya da omuzuma yattığında itiraf etmek istedim. Ama her seferinde kitapçıyla ilgili aşkını söyleyip kalkıyordu. Sanırım bunun en güzel yanı alkollü bir parti düzenleyip, benzer bir an oluşturmaktı. Nitekim dışarda saatlerce eğlendikten sonra herkes kör kütük sarhoştu. Kulüpteki standımız çok küçük olduğu için dördümüz iç içe eğlenmiştik o gece. Herkesin her yeri herkesin her yerindeydi. Çirkin kız vücuduyla vücudum arasında boşluk bırakmamaya çalışırcasına dans ederken, ben güzel kızın incecik beline sarılabiliyordum. Kitapçı kopmuştu, içkinin tesiriyle şuurunu kaybedecek haldeydi. Bu yüzden bizde bazı şeyleri aşacak kadar cesurduk. Kulüpte iki kızın arasında dans ediyordum. Birinin en çok istediğiydim. Diğeriyse en çok istediğimdi. Biri her şeyini verecek kadar açıktı. Diğerininse bir saç telini kibrit kutusunda saklıyordum. Çirkin kızla da arada şüphe duymaması için ilgilensem de güzel kızın belinden omuzlarından ellerimle alabileceğim kadar pay almaya çalışıyordum. Ama kendine has tarzıyla gözleri kapalıydı. Asla göz göze gelmemiştik. En ufak bir bakışını yakalasam masadaki içki şişesiyle çirkin kızın başına vurup onunla gidecek kadar cesaretim vardı. Stables’te ara ara beynimin içine elektrik sinyali gönderir gibi elimin belden fazlasını keşfetmesini engelliyordu. Güzel kıza yakınlık kurmam Stables’in haram kıldığı şeylerdendi. Yine de bu kadın beni yoldan çıkarıyordu. Kitapçı çoktan ayrılmıştı aramızdan ve asla sabaha kadar uyanabileceğini düşünmüyordum. Eve gittiğimiz zamanın planlarını kuruyordum. Gider gitmez gramofonu çalıştırmasını isteyecektim. Çirkin kıza da bir kaç fon dipten sonra veda edecektik. Bir birayla dans etmeye başladığında güzel kız… Sonrasında eminim ki geceyi benimle geçirmek isteyecekti. Daha fazla durmanın anlamı yoktu. Bir an önce gitmeliydik. Çirkin kız tokuşturduğum her kadehi yutuyordu. Şişenin altında kalan içkiyi biraz sonra kafasına diktiğinde. Bende müstakbel gece partnerim güzel kızın dik omuzlarına kot montunu geçiriyordum. Montunu giydirirken cansız kolları dağınık saçları vücudundan yayılan koku içkiden bir nebze uyuşmuş vücudumu kendine getiriyordu. Arkamı döndüğümde elinde montunu giydirmem icin bekleyen çirkin bir kız vardı. Onu da yapmak zorundaydım. Garsona taksi çağırmasını söyledim. Dışarda beklerken soğuğu yiyip kimsenin ayılmasını istemiyordum. Kızlar önümde ben arkadan kitapçıyı taşıyarak çıktık. Taksi gelmişti. Üçünü arkaya atmıştım. Ben öndeydim. Yıkılmış bir evin kolonları gibi tarif edemeyeceğim şekillere bürünmüştüler. Sonra birden kitapçıdan tuhaf sesler gelmeye başladı. Anlayamadık, taksici devam ediyordu. Eve biraz daha vardı. Doğruldu kapıyı açmaya çalışınca, durmasını söyledim taksiciye. Kitapçının kapıyı açmasıyla yola doğru hamle yapması bir oldu. Kusmaya başlamıştı ki; acı bir çığlık gibi gelen fren sesi kitapçıyı altına alan arabanın on metre daha sürüklenip durmasıyla son bulmuştu. Herkes dona kalmıştı. Kimse gerçek olduğuna anlam veremiyordu. Bir tek taksici tam anlamıyla her şeyin farkındaydı. Ambulansı aradığını hatırlıyorum. Ambulansın kitapçıyı sedyeye bağladığında sedyeye doğru ağzından, anlından akan kanları hatırlıyorum. Sedyenin yanına doğru düşen cansız elini hatırlıyorum. Birde onu hatırlıyorum. Güzel kızı, sarhoştu, benden daha çok sarhoştu, kitapçıya bakamamıştı bile. Ağlıyordu boynuma sarılmıştı. Bizi de taksici hastaneye götürdü. Tutanaklar ifadeler. Çirkin kıza da serum bağlanmıştı. O da içkinin tesiriyle kendini kaybetmişti çünkü.  Kitapçının alındığı ameliyathanenin önünde bekliyorduk. Kollarımın arasına girmiş bir güvercin gibi titreye titreye ağlıyordu. Dokuz aydır yan yanaydık neredeyse her gün. Onu hiç bu halde görebileceğimi düşünmemiştim. Yıkılmıştı, üzüntüden akan yaşlar gömleğimi ıslatmış, rimeli ve ruju omuzlarımda, göğsümde, kollarımda birçok lekeye yol açmıştı. Ama hâlâ çok güzeldi. Güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti. Sabah hastanenin kuru sandalyesinin üstünde uyandığımda, üşümüş gibi bir havaya sahip güzel kız, hâlâ kollarımın arasındaydı. Hafifçe düşmesin diye doğrultup sıcak iki bardak çay almış ve kitapçının durumunu öğrenmiştim. Yapılabilecek müdahaleler yapılmış yoğun bakıma alınmıştı. Uyanmasını bekleyecektik. Aksi durumda uyanmasa kaybedecektik. Bunu güzel kıza nasıl açıklayabilirdim ki? Yanına gittiğimde masum bir şekilde uyuyordu. O an ne olursa olsun ona destek olacağıma dair kendime söz vermiştim. Onun hakkında duyduğum cinsel şehvetten utanç duymuştum. Tiksiniyordum kendimden. Çayları kenara bırakıp uyandırdım. Yavaş yavaş kendine gelir gelmez kitapçıyı sordu. Anlını buruşturmasından karnını tutmasından baş ağrısı, mide bulantısı çektiğini anlamıştım. Bende farklı sayılmazdım.

-Önce şu çayı tut bakalım. dedim.

Yüzüne sağlı sollu yayılan saçlarını ellerimle kulaklarının arkasına sıkıştırdım. Çaylarla birlikte aldığım ıslak mendillerle yüzünü temizleyebildiğim kadar temizledim. Her mendil darbesinde yüzünü kaplayan siyahlıklar dağılıyor, altından elmaslara denk güzelliği beliriyordu. Çaydan bir kaç yudum alınca daha iyi görünüyordu. Durumu anlattım. Çayı kenara bırakıp boynumda ağlamaya devam etti. Artık cinsel bir his değildi ona hissettiğim. Üzgündüm acısını paylaşıyordum. Kazadan sonra kitapçı gözümün önünden gitmiyordu. Onla yaşadığımız günler, anılar hep etrafımdaydı. Toparlanmamız gerekiyordu, eve gidip yıkanıp, üstümüzü değişip gelmeliydik. İkna ettim onu. Çirkin kızı da yattığı odadan aldık. Serum yediği için daha iyi durumdaydı. Olayların çok farkında değildi. Ona söylediğimizde şaşkınlıkla karşıladı. Her şeye şahit olsa da hatırlamayacak kadar sarhoştu. Eve girdiğimizde gramofonla yüzleştik. Aptal fantezilerimin objesi. Suç ortağım. Bir an onu tutup camdan atmayı düşünsem de. Zavallı kitapçının onu ne çok sevdiğini hatırladım. İki saat sonra içtiğimiz ağrı kesiciler de etkisini göstermiş yıkanmış hazır bir şekilde hastaneye döndük. Nedense bir an Stables’i hatırladım. O saate kadar aklıma gelmemişti. Yine delirmiş olmalıydı. Kızlara ufak bir işimin olduğunu söyleyip yola çıktım. Stables’e nasıl anlatacaktım bilmiyordum.

Daha romanı bitmemişti üç ay vardı ve kitapçı hiç planımızda olmayan bir şekilde can çekişiyordu. Üstelik ben yanlarındaydım. Stables’in yanına ulaştığımda gerçekten de çok sinirliydi. Biraz bekledik olayları anlatmak için. Not alacak kızı bekliyorduk. Kızda geldiğinde. Stables kızgın bir şekilde bağırmaya başladı. İkimiz arasında geçen diyalogları bağırmaları çağırmaları kutlamaları da kaydediyordu kız. Böyle bir anlaşma yoktu ama Stables’ten çekindiğim icin bir şey dememiştim. Durumu anlattım. Adamın komada olduğunu kızların şu an iyi olduğunu. Adamın uyanmama ihtimalinin yüksek olduğunu. Tekrar tekrar anlattırdı. İlk defa yaptığım tekrarlar sıkılmama neden olmuştu. Kitapçı kendi eceliyle ölürse Stables anlaşmayı bozar mı diye düşünsem de bunu ona soramadım. Hem kitapçıyla güzel kıza üzüntümden hem de kurdun aklına kuzu sokmaktan korkmuştum. Stables’in kükremeleri bağırmaları kesilmişti. Adamın komadan çıkamama ihtimali kafasına yatmıştı sanırım. Kızların yanından ayrılalı iki saat olmuştu. Bu adam gerçekten beni yoruyordu. Hızlıca yiyecek bir şeyler kapıp kızların yanına koşsam da durumunda bir değişiklik yoktu. Küçük lokmalar halinde bir şeyler yesekte çoğunu ziyan etmiştik. Sonraki bir hafta boyunca güzel kızın yanından hiç ayrılmadım. O nereye gitmek isterse oraya gittik. Çoğunlukla yoğun bakımın önündeki sert sandalyelerde uyuduk. Çirkin kız daha az geliyordu hastaneye. Güzel kız hakkında ilk tanıştığımız günlerde çirkin kızın üstü kapalı anlattığı bir durum vardı. Fedakârlık üzerine… Hep kafamdaydı. Ama asla sormamıştım. O gün kendi bahsetmeye başladı. Sanırım duygusal anlamda bir hayli çöküntüye uğradığı ve çirkin arkadaşındansa, onla yirmi dört saatini geçiren benimde bilmem gerektiğini düşündüğü için… Güzel kız:

-Onu çok seviyorum. Gerçekten benim için anlamı büyük. Hayatındaki her şeyi ihmal etse de sorumluluklarını yerine getirmese de hatta beni bile istediğim şekilde sevmese de ben onu çok seviyorum. Onun için çok büyük fedakârlıklarda bulundum. Çok zengin bir hayata sırtımı döndüm. Arkamda bıraktıklarımı aklın bile almaz. Şimdi o uğruna savaştığım adam, avuçlarımın arasından kayıp gidiyor hem de ben ona daha doyamamışken. Şimdi orda cansız günlerdir yatıyor.  Beni düşünüyor mudur, ne dersin?

Kızın bu konuşmaları benim ruhumun çirkinliğini her seferinde ortaya çıkarıyordu. Ben de her kelimede kazınan ruhumun yeni karanlık bir yerini keşfediyor üzülüyordum. Bu kadarını anlatmıştı sadece güzel kız. Daha fazlasını kurcalasam da anlatmadı. Sıradan ilişkileri yoktu. Zaten ikisi de sıradan insanlar değillerdi. Oysa ben neler düşünmüştüm. Duygularım beni hiç tasavvur etmediğim bir noktaya getirmişti, kötüydüm ben. Kötü olmak zorundaydım. Yıllarca kötü olduğum için ayakta kalmıştım, yaşamayı başarmıştım. Ya iyi olursam ne olacaktı. O zaman koma yatağında ölümü bekleyen kitapçıdan ne farkım kalacaktı. Ölecektim ben de. Kötü olsam günlerdir bu saçma hastane koridorunda öldüreceğim adamın iyileşmesini beklemez, çirkin kızla sevişiyor olurdum.  Bu bir hafta boyunca Stables’e anlattığım şeyler birbirinin kopyasıydı, hep aynı şeyler:

-Kitapçının durumu stabil. Güzel kız sandalye tepesinde yaşamaya karar verdi. Çirkin kız her geçen gün daha az geliyor.

Canı sıkılmıştı Stables’in. Anlayabiliyordum. Aksiyon istiyordu, hareket. Ama nasıl yapabilirdik ki, ölü bir ruh halimiz vardı. Stables’le gereğinden fazla bir kelime bile diyaloğa girmiyordum. Hoşuma gitmiyordu bu adam. Bir milyonu alınca işim bitecek, bir daha o berbat suratına asla bakmayacaktım. Evet çok üzülsem de hala kitapçıyı öldürme fikrinden vazgeçmemiştim. Sadece güzel kız hakkındaki fikirlerim değişmişti. Daha saf, daha masum şeyler düşünüyordum. Çay taşıdığım, zorla yemek yedirdiğim duygusal bir kıza dönüşmüştü. Nedense güzel kıza karşı hislerim düzelmesine, çok daha insani davranmaya başlamama rağmen, çirkin kız ilk defa kıskançlık krizlerine girmişti. Sevgilisi için çırpınan kıza olan yardımlarımı, yakınlığımı kıskanmıştı. Benimle yaptığı kapı arkası konuşmalarından sonuç alamayınca, hadsizleşip güzel kıza sarmıştı. Zaten kolu kanadı kırık bir güvercin gibi ne yediğinden, ne de aldığı nefesten zerre kadar bir şey anlamayan bu kıza, bir darbede en yakın arkadaşı vurmuştu ki ben bu duruma şahit olmasam da güzel kızın:

-Bizim için yaptıkların yeter birazda sevgilinle ilgilen demesinden anlamıştım. İlk yol ayrımımdı bu benim.

Artık merkeze daha yakındım. O yüzden yörüngede dolaşıp rahatsızlık veren çirkin kızdan ayrılma vaktiydi. Bunu yaptığımda güzel kıza saldıracağını hiç düşünmemiştim. O gün bir tinercinin saldırısının korkusunu yaşamasına rağmen, en yakın arkadaşına en acı gününde saldırmıştı. Tarafım belliydi ve çirkin kızı o sevişirken sıkı sıkı sarıldığı kollarımın arasına alıp, hastane dışına çıkarıp, çok sert ve acımasız bir şekilde yolladım. O günden sonra onu hiç bir zaman görmemiştim. Artık soğuk koridorda… Yoğun bakım ünitesinin kapısının önündeki; 837 zimmet numarasıyla devletin malı olan, o gri sert sandalyelerin üzerinde, amansız bekleyişimize iki kişi devam etmiştik. Çirkin kıza yol vermeme Stables kızacaktı onaylamayacaktı biliyordum. Ama romanın ana karakterlerinden biriydim ben. Romanı ondan çok ben yazıyordum. Ayrıca samimi olarak kitapçının uyanmasını istiyordum. Nedeni Stables’ten paramı alamama korkusu falan değildi. Öyleki ölen dedesine söz verdiği için gittiği Pazar ayinlerine ben de gidip, onun için dua edebilirdim.

Onuncu gününde kitapçı ilk defa parmaklarını oynatmıştı. Bunun başlarda refleks olduğunu düşünse de doktorlar, yaşam belirtilerinin artmasıyla kitapçıyı toparlamışlardı. Bir gün sonrada normal odaya almışlardı. Tehlikeyi atlatmıştı. Mutluluğumuza diyecek yoktu. Günlerdir iki kişilik bir hayatımız vardı. Şimdi onu hep kitapçının başucundaki sandalyede ya da yatağının bir köşesinde hayran hayran izlerken görsem de hoşuma gidiyordu. Henüz konuşamasa da göz göze geldiğimizde gözlerimin içine parıldayan gözlerle minnetini gösterir gibi baktığını fark edebiliyordum. Ölümden dönmüştü bu adam. Günlerce komada kalmasına rağmen hayata dönmüştü. Gözlerinde mutluluk parıltısını görebiliyordum. Bu beni mutlu etmişti ama iki buçuk ay sonra o parıltıya son verecek kişi de bendim. Güzel kızı üzecek bendim. Günlerdir acısına şahit olsam da yapacaktım. Bir hafta sonra taburcu olduğunda, bir ayımız kalmıştı. Stables’in yavaş yavaş sona hazırlandığının farkındaydım. Bana son zamanlarda düşüncelerimi sormaya başlamıştı. Sanki romanı yazan ortağıymışım gibi fikirlerime ihtiyaç duyuyordu. Belki de sıradan bir ölüm olmasını istemiyordu. Bir milyon yatıracaktı ne de olsa. Tabi, hakkıydı. Farklı bir ölüm olmalıydı. Onun kadar bilinen bir yazar, böyle canlı bir kurguyu yazarsa şüphesiz çok daha fazlasını kazanacaktı. Belki de o kitabı alıp hayatımda ilk defa isteyerek bir kitap okuyacaktım. Kitapçının hediye ettiği kitapların bile yüzüne bakmamıştım. Bir köşede duruyorlardı. Kitapçıya ve güzel kıza içkiyi yasaklamıştım. Dostluğumuz o kadar samimiydi ki. Bazen zor olsa da dayanıyor içmiyorduk. Üçümüzün de bir ay ömrü kalmış gibi yaşıyordum. Ne istersem bana ayak uyduruyorlardı. Günler günleri kovalamıştı. Takvimler son yapraklarını düşürmüştü. Stables’in kitapçıya biçtiği ömrün süresi dolmuştu. Yarın tam bir yıl olacaktı.
Stables’in salonundaydık. Büyük bir sessizlik vardı. Stables kafasını çevirmeden gözlerimin içine bakıyor viskisini yudumluyordu. Bense dostlarıma verdiğim sözden dolayı sadece soda. Konuşmalarımızı yazan kız pür dikkat ağzımızdan çıkacak kelimeleri anında yazmaya hazırdı. Stables tuhaf bir adamdı. Bir yıldır bu salonda yüzden fazla görüşmemiz oldu. Ama odanın en ufak bir köşesinde bile değişiklik yapmamıştı. En umulmadık noktadaki biblo bile ilk gün geldiğim yerdeydi. Yazıları not eden kızın bile saç şekli hep aynıydı. Korumalar, garsonlar her şey aynıydı. Nasıl bu ataleti koruyabiliyorlardı? Nedendi? En ilginci de arkası dönük fotoğraf çerçeveleriydi. Her gittiğimde arkası çevrili görüyordum. Neden kimsenin görmesini istemiyordu? Eşi ya da çocukları olabilir ve bir yabancının görmesini istemiyor olabilirdi.

O gün son konuşmayı yaptığımızın farkındaydım artık. Nitekim kendisi de dillendirdi.

-Yarın tam bir yıl oluyor. Sonunu getir. Ertesi güne sarkmasın. İşi bitince seni iskelede çantayla -notları alan kızı işaret ederek- o bekleyecek.

Para çantada olacak. Parayı alıp hemen kaybolacaksın. Kesinlikle yurt içinde olmanı istemiyorum. Yarınla ilgili bütün detayları anlattığın zaman paranı alıp gideceksin.

-Tamam dedim.

(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});       Kalkarken; romana son vermenin zamanı geldi, dediğimde, alaycı küçümseyen bir gülümsemeyle haddimi bildirmişti. Bu adam benimle istediği gibi oyun oynasa da ben ölüm meleği gibi bir şeydim. İnsanların hepsinin benden korkması gerekirdi. Çünkü gözümü kırpmadan adam öldürebilirdim. Ama bu adam korkmuyordu. Hep üst perdede kölesiymişim gibi bir dil kullanıyor aynı şekilde tavır sergiliyordu. Olsun sondu nasıl olsa bir daha o işemek istediğim suratını asla görmeyecektim. Çıktım. Bu hiç değişmeyen odayı, bahçeyi, girişteki parmaklıklı sürgülü kapıyı, bodyguardları son görüşümdü. Bir çanta dolusu paraya kavuşmama, bir yıllık emeğimin karşılığını almama sadece bir gün kalmıştı. Çirkin kızdan ayrıldığımdan beri kitapçıya taşınmış onlarda kalıyordum. Kitapçıyla güzel kız her fırsatta sevişseler de seslerini alenen duysam da hiç o sapık fikirlere kapılmamıştım. Eve geldim. Akşam olduğunda onlarda geldiler. Ben o tuhaf gramofonu dinlerken, birbirine deliler gibi aşık iki insanın sofra hazırlığını izliyordum. Onlar geniş yürekleriyle birbirlerini deli gibi sevmelerine rağmen, bu küçücük evde bana bir yer vermişlerdi. Bense kocaman dünyada onlara yaşama fırsatı tanımıyordum. Tuhaf duygular doluyordu içime, tedirgindim. İlk defa böyle olmuştum. Birini öldürmek anlık bir şeydi benim için. Ama bu insanların benim için yaptıklarını nasıl görmezlikten gelebilirdim. Ya da güzel kızın hastanedeki hallerini bilip, onu nasıl sokacaktım aynı bunalımlı hallere. Diğer tarafta kendimden daha karanlık daha kötü birine ilk defa rastladığımı düşündüğüm Stables. Kitapçıyı öldürmesem nasıl bir tepki verirdi. Ya bir milyon papel ne olacaktı. Her şey ne kadarda karışık. Çirkin bir kız bulup sevişsem bu karışıklığı da çözebilir miydim?Çözemezdim galiba. Gece yan odamdaki inleme sesleri kesilse de uyuyamıyordum. Yarını düşünüyordum. Sabah olduğunda hala gözlerim açıktı. Evin içindeki hareketliliği duydum. Kapı bir defa açılıp kapandı. Yarım saat sonra ikinci defa kapanınca, ikisinin de evden çıktığını fark ettim. Hazırlandım. Bende çıktım. Sokağa çıkar çıkmaz güneş yüzüme keskin ışınlarını vurduğunda, suçlu adamların suratına polisin fener tutması gibi hissetmiştim. Uykusuzdum. Gözlerime batıyordu kirpiklerim. Onlarca insanı öldürmüştüm, ilk defa suç işleyecek gibi düşünüyordum. Aklım kimsenin çözemeyeceği kadar karışıktı. Eski bir dostu ziyaret ettim önce; o zarfını aldı bende küçük bir paket.

Kitapçı dostumu ilk gün takip ettiğim yolda yürüdüm. Kilisenin önünden geçtim. Çan seslerini dinledim. Meydana giden uzun caddede sağa sola bakmadan yürüdüm. Hiç kimseye selam vermedim. Gömlek cebime tutuşturduğum gözlüğümü taktım. Yol bitiyordu. Meydana ulaştım. Şehrin bütün işlerinin döndüğü kalabalık meydan. Biraz yürüyünce ilk gün oturduğum banka oturdum. Kitapçının camekânına bakıyordum. Kitapçının ilk gün sigarasını bitirmek icin durduğu köşeyi hatırlıyordum. Karar verememiştim hala.
Birazdan o dükkâna biri girecekti: Ya Stables’in kölesi. Ya kitapçının sevgili dostu. Yada her şeyi itiraf edecek bir kiralık katil. Üçü de bendim. Ama sadece biri o dükkâna girecekti. Üçü de birbirine zıt olan bu üç karakterin, üçü de bendim. İçeri giren hangisi olursa olsun, güler yüzle, hoş bir sarılmayla karşılanacağı kesindi. Kalktı sonra üç ruh halimden bir tanesi, yürüdü dükkâna doğru. Hangisi olduğu henüz belli olmamıştı. Her adımda değişiyordu. Bir çarkın üzerine yapıştırılmış üç sonucun hızla dönmesi gibiydi. Sürekli dönüyor ve durum değişiyordu. Kapı açıldı. İçeri girdi üç ruh halimden biri. Yalnızdı sevgili dostum. Bir müddet durduktan, sohbet ettikten sonra çıktım. Üç ruh halimin üçü de benimle yürümeye devam ediyordu.  O banka oturdum. Her şeyin başladığı banka. Elimde artık dükkâna girerken taşıdığım kutu yoktu. Kutuyu kitapçının masasının altında unutmuştum, unutmuş gibi yapan da, hiç oraya bırakmak istemeyen de bendim. Cebimdeki kumandayı çıkardım. Her şeyin bağlı olduğu siyah bir çubuğun üzerindeki kırmızı düğme… Üç ruh halimden biri karar verecekti. Gözlerimi kapattım. Elinde bira şişesi, gramofondan yayılan tiz sesle dans eden kızı hayal ettim. Gözlerimi açtım ve düğmeye basmamın akabindeki ikinci saniyede, kitapçı büyük bir patlamayla darmadağın oldu. Üst kat bile yanıyordu. Dükkân paramparça olmuştu. O kadar tesirliydi ki hiç bir kitap yekpare kalmamıştı.

Kalktım banktan, iskeleye yürüdüm. Aklımdaki deli soruların üstüne perde çektim. Patlamaya yakındım sesi kulaklarımda hissettim. Anlık bir ölümün çığlığını ruhumda hissettim. İskeleye ulaştığımda kızdan paraları aldım. Her şeyi anlattım. Kızda Stables’in bir yıl dönmemi istemediğini söyledi. Sırf dönmemem için iki yüz bin fazladan koymuştu.

-Tamamdır. Bu akşam gidiyorum. dedim

Akşam olunca gidememiştim. Vicdanım kötü oyunlar oynamıştı. Son defa güzel kızı görmek ve sevgili dostumun cenazesine uzaktan bakmak istiyordum. Veda etmek. Uzaktan kimsenin fark edemeyeceği bir noktadan mezarın olduğu bolüme doğru baktığımda; Stables’in güzel kıza sarılıp teskin etmeye çalıştığını fark ettim. Bu adam güzel kızı tanıyordu. Arkası dönük çerçeveler geldi aklıma. Güzel kızın fotoğrafları olmalıydı onlar.
O an anladım ki; Stables’in romanı sevgili dostumla tanıştığım gün başlayıp onu öldürdüğüm günle son bulmamıştı. Hem öncesi hem sonrası vardı. Bense sevgili dostumu bir roman için değil. Üç, dört sayfalık kısa bir bölümü için öldürmüştüm.

UĞUR KAYA

One comment

  1. Öncelikle tebrik ederek başlamak isterim.Sürükleyici bir hikayeydi bir kez hızlıca okudum geçtim ama daha sonra dikkatimi çekti ikinci kez dikkatli okumaya gayret ettim.İkinci okuma esnasında farkettiğim hikayede bazı boşluklar olmasıydı.Bu boşluklarınsa hikayeyi yazarken kullandığınız yedi ay ,üç ay,on gün gibi zaman aralıklarından kaynaklandığını düşünüyorum.Şöyle bir iki örnek vermem gerekirse \”Yedi ay olmuştu ben hayatlarına gireli.\” Diyerek başladığınız paragrafla \”Üç ay kalmıştı Stables ile sözleştiğimiz sürenin dolmasına.\” Diye biten arada tam 5 cümle var ve bu beş cümle aradaki olay örgüsünü koparmış bence.Ne oldu koca 2 ay nereye gitti dedirtti.Yukarıda hikayeden alıntıladığım cümlemizden sonra ise kitapçığın kaza geçirdiği bölüme girmişsiniz.Kitapçının ameliyatından sonraki kısım için şunları söyleyebilirim ;Çirkin kız sonraki bir hafta daha az hastaneye geldi cümlemizden anladığımız bir hafta geçmiş.Sonra hikaye devam ediyor \” Sonraki bir hafta boyunca stablese anlattıklarım hep aynıydı cümlemizden\” bir hafta daha geçtiği anlaşılıyor ve \” on gün sonra hastahanede çıktığımızda bir ay kalmıştı \”* cümlemizden de anlaşılan kitapçının 24 gün hastanede kaldığı. Ancak yanına * işaretini koyduğum cümlemizden bir cümle önce öldürme olayının iki buçuk ay sonra gerçekleşeceğini belirten bir cümle de bulunuyor.Böylece hem arada bir buçuk ay gibi bir boşluk kalmış oluyor hem de zamansal tutarsızlıklar hikayenin akışını bozuyor bence.Hikayemizin kurgusu, anlatıcının dili , sürükleyiciliği çok çok iyi ancak yukarıda belirttiğim sebeplerden ötürü üzerine çalışılması gerek.Çalışmalarınızın devamını dilerim.Kaleminize sağlık.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s