Sevgili İrena,
Zaman geçtikçe yüreğimdeki hasret yolu daha da uzuyor.  Seni bu kadar özleyeceğimi daha ilk ayrılığı yaşadığımız gün anladım.  Bu gitgide kalabalıklaşan  insan  topluluğu arasında yalnızlaşan ruhumun ihtiyacı olan tek şey  senin  varlığındı. Yokluğuna alışamadım bunca yıl. İliklerime  kadar hissettiğim yalnızlığımı bu satırlarla paylaşmak istedim, seninle. Bu hüzün dolu yüreğimin sana yaklaşması için başka da çaresi yoktu zaten…  Neredesin İrena neredesin ? Olsan yanımda, şu özlemimi sana sarılıp saatlerce gidersem seninle. Olmadığın bir güne daha katlanamayacak gibiyim bugün.  Unutamıyorum sensiz yaşadığım o karanlık günleri. Sen hatırlarsın ayrılığımızın o dakikasına kadarki yaşadıklarımı. Belki de unutmuşsundur, bunca yıl geçti sonuçta. Ama ben unutamıyorum,  asla da unutamayacağım. Sana bu satırları yazarken tutamadım yine gözyaşlarımı.  Okumakta zorlanırsın değil mi, gözyaşımın karıştığı bu  satırları ?  Gözyaşlarım azıcık değdi  bu satırlara,  ama merak etme eskisi gibi ağlamıyorum. Artık içime akıyor kanayan yüreğimin damlaları. Biliyor musun ? Artık karanlıktan da korkmuyorum, karanlıkta uyuyabiliyorum.  Hem de yalnız… Zaten korkamam ki… Alıştım ya da alışmak zorunda kaldım.  Senin  olmadığın  günlerde sarıldığım bir anam vardı,  artık o da yok.  Doğru okudun, ben  anamın varlığını o karanlık günlerde bıraktım. Ona ölümü yakıştıramıyorum ki zaten. Bir insan hiç mi yakışmaz bir kelimeye.  O kadar yalnızım ki İrena. Keşke senin adın gibi yüreğim de kendiyle barışık olsa. Ama sanki bir ömür bu acıları ensemde hissedecekmişim gibi geliyor. Oysa ne hayallerim vardı.  Her  geçen gün hayat, bir bir aldı elimden hayallerimi.  Ona şikayetim yoktu da; anamı alışı beni yıktı be, benim güzel dostum. Şimdi sen bunları okurken neler olup bittiğini, gözyaşlarını tutamamış bir şekilde merak ediyorsundur. Hadi artık ne olduğunu anlat, atma içine, paylaş benimle der gibi bakardın gözlerime. Ama biliyor musun? En çok da konuşmadan anlaşmamızı seviyordum.  Hele bir gün babam o ilk değişmeye başladığı zamanlarda, hani çok sert olduğu zamanlar var ya, o günleri diyorum. Şimdi sen bu satırları okurken;   “O hep kızgın ve sert bir adamdı, hangi günden bahsediyorsun?”  diye boş gözlerle bakıyorsundur.  Hani bana ilk vurduğu zaman var ya, işte o günden bahsediyorum. O gün ilk kez benim gerçek dostumun sen olduğunu anlamıştım. Yanımda bir tek sen vardın, içime içime ağlarken. Bu yüzden belki de en çok seni özlüyorum bu günlerde.  Yine uzattıkça uzattım sana asıl anlatmak istediklerimi.  Bu sefer  bana anlat diye bakmadan, anlatacağım sana beni böyle yıkan her şeyi. Şu genç bedenimi neden böyle yaşlı nine bedeni gibi hissettiğimi de, anlatacağım.
     O buhranlı gün adeta deprem oluyormuşçasına ağlaşma seslerinin, bindiğimiz gemiyi  nasıl salladığını bilsen o kadar korkardın ki, tıpkı benim gibi.  Gök gürlemesinin ardından beliren o karamsar hava gibi,  yüzlerden okunan o çaresizlik… Yaşlısı, genci, hastası, hamilesi, benim gibi çocukların  korkulu yüzleri o kadar  kötüydü ki İrena, inan  anlatmak bile şu an bütün bedenimi bunca yılın ardından ürpertti. Daha ne olduğunu anlamadığım zamanlarda evde duyduğum,  söylemeye zorlandığım o kelime sürekli konuşuluyordu.   Seninle birlikte koşup oynadığım o sokakları, bahçemizi, evimizi, her şeyi bırakıp düşmüştük yollara. Anam, ah benim can parem!  Yüreği şefkatle dolu anam,  her zorluğa göğüs geren yiğit anam; nasıl da ağlaya ağlaya  toparlıyordu eşyalarımızı. Babamın o sert suratının yerini, artık  korku almıştı.  Sürekli kızıp bağıran adam,  hiç konuşmadı biliyor musun? Ben ise daha ne dediklerini bile anlamazken, şaşkın ve boş gözlerle onları izliyordum. Sanki yanımda sen vardın ya, beni her şeyden koruyacakmışsın gibi hissediyordum. Yeni doğan  kardeşim anamın kucağında,  yanımıza aldığımız eşyalar babamın elinde, bir sürü insanla beraber  sadece yürüyorduk. Ben anamın o mis kokulu eteğini  tutmuşum,  onların adımlarına uyum sağlamaya çalışıyordum.  Hiçbir şeyden korkmuyordum. Sanırım sen yanımda olduğun içindi. Tâ ki,  bizleri almaya gelen gemilerin yanına gidene kadar. Ne olduysa o anda oldu. Kalabalığın  arasında kayboluşun, bana yaşadığım gerçekleri en derinden hissettirdi. Sensiz attığım her adımda bir kez daha çocukluğumdan uzaklaştığımı iliklerime kadar hissediyordum. Ah İrena’m! Benim en sadık dostum. Seni nasıl özlüyorum keşke anlatabilsem. Kelimeler tükeniyor sanki… Tam bu kelimelerin bittiği yere, mutsuzluğum en sert tavrıyla gelip konuyor. Daldım bak yine çocukluğuma, sana özlemimi kalemimin ucundan satırlara bırakırken. Sen benim çocukluğumsun İrena. O yüzden adını her andığımda aklıma çocukluğum gelir. Belki de bu yüzdendir, seni hiç unutamıyorum. Aman, bak yine konuyu hemen dağıttım. Biliyorsun sen beni, hep böyle dağınık dağınık konuşurdum zaten. Şu an kızar gibi baktığını hissediyorum. Bana  öyle bakma tamam mı?  Yaşadıklarımı bir anda anlatmaya içim el vermiyor. Ondan bu dağınık halim. Nerede kalmıştım sevgili İrena? Heh! Şu en soğuk günde kalmıştım. Doğru okudun, en soğuk gün dedim. Çünkü senin yokluğun beni, gerçekliğin en soğuk haliyle başbaşa bıraktı. Ne kadar ağladığımı bir bilseydin, gittiğin yerden hemen koşar gelirdin. Kızardın ağladığım için. Sensiz bindim o gemiye. O kadar mutsuz insan vardı ki…  Anam, babam, kardeşim ve ben oturduk bir köşeye. Babamın ağzını bıçak açmıyordu. Anam kardeşimle ilgilendiğinden kendini bile unutmuştu. Ben ise öylece senden uzaklaşmamı izliyordum. Nasıl kızgınım, beni senden, çocukluğumdan, evimden ayıran o suya… Gittikçe senden daha çok uzaklaşmanın verdiği etkiyledir ki, herhalde durup durup ağlıyordum. Gemide bir sürü acı, bir sürü gözyaşı, bir sürü hasret vardı. Babamın yanında oturan bir amca vardı.  Amca dediğime bakma sen, epey  yaşlıydı.  Ben ağlarken beni yanına çağırdı. Bana:
– Gel hele evladım, sen neden ağlarsın bakayım? Şuncacık yaşında ne anlarsın da ağlarsın?
Ona, işte ağlarım dercesine omuz silktim. Babam bizi konuşurken görünce, ilk kez tebessüm etti. Çok hoşuma gitti. Çünkü biliyorsun sen de işte, çok uzun zaman önce görmüştüm onu gülerken. Hem de bana bakarken… O amca konuşmasını devam ettirsin diye dua ediyordum içimden. Duam kabul oldu ki, devam etmeye başladı.
– Ah yavrucuğum, ağlama. Sen de ağlarsan bize sıra gelmez ki…
Ne dediğini anlamıyordum ama dinliyordum onu;
– Senin yanında anan var, baban var, gardaşın var, daha niye korkarsın be çocuk? Bak şu yaşlı adama, kimim kimsem yok. Tek başıma kaldım şu zalim dünyada. Ne senin gibi bir torunum var, ne de senin gibi torunu bana verecek bir evladım…
Yaşlı amca hem anlatıyor hem ağlıyordu. Öyle üzgün görünüyordu ki, onu dinlememek elde değildi. “Neden yok onlar, gelmediler mi sizinle?” diye sordum. Çocuk aklı işte, nerden bileyim istese de onları geride bırakamayacağını. Bu soruyu sorunca gözüme bakarak, başımı okşayarak bana gülümsedi. Sanırım hikayesi orada olanları etkilemiş olmalı ki, küçük kardeşim dahi ağlamayı kesmiş onu dinliyordu. Önüne baktı,  derinden bir iç çekti ve devam etti:
– Onlar gelmediler değil, gelemediler evladım. Herhalde olsalardı beni, bu bir ayağı toprakta olan yaşlıyı yalnız bırakmazlardı.
“Onlar nerede amca anlamadım ben? ” diye soruvermişim bir anda. O zaman zordu bu cümleleri anlamak, tabi benim için. Daha sekiz yaşlarında vardım ya da yoktum. Seni bile unutmuştum o an İrena, amcayı dinlerken. Ama kızma bana olur mu? Öyle unutmak değildi. Anladın beni biliyorum, bakma bana öyle kızgın kızgın. Neyse, sen şimdi merak etmişsindir, yaşlı amcanın hikayesini. Neler yaşamış meğer neler. Ona üzülmüştüm o gün sadece , ama bugün daha iyi anladım onu İrena. Yaşamadan üzülmek kolay da, yaşayıp üzülmek çok zormuş çok. Aynen şöyle devam etti amca:
–  Ah evladım, yüzüne baktığında bütün dünyayı eline vermişler gibi,  o kadar  zengin olduğunu hissettiren iki güzel kızım vardı ki… Bu sevgiyi  cahil  halimle anlatamam belki sana.  Ama bir gün ana olursan, senin gibi güzel çocukların olursa anlarsın beni. Tabii bir de  bu kızları benim dünyama katan hanımım vardı. “Vardı” diyorum, çünkü artık yoklar… Onlar benim ömrümü isteseler verirdim. Daha şundan üç yıl evveldi.  Yeni aldığım arabayla gezmek istediler. Nereden bileyim ben,  hayatımı değiştirecek gezintiye çıkacağımızı!
Yaşlı amca anlatırken gözleri doldu İrena. Dolmakla kalmadı, hıçkıra hıçkıra öyle ağladı ki… Kaza yapmışlar. Geriye bir tek kendisi kalmış. Yaşlı amcanın tabiriyle,  geriye bir tek acıdan acıya sürüklenen bedeni… Ruhunu onlarla beraber toprağa vermiş. Onu buraya bağlayan bir şeyi olmadığını, neden ağladığını sordum. O da beni kolunun altına aldı, önce saçlarımı okşadı, sonra da bir öpücük kondurdu.
– Sen şimdi çok küçüksün evladım. Anlamazsın şimdi, ama gün gelince bu söylediklerimi, bu insanların neden bu kadar üzüntülü olduğunu daha iyi anlayacaksın. Bak evladım! Gördün mü şu ağlayan yüzleri?
Kolunun altına sinmiştim. Gemideki insanları izlerken, sorusunu onaylarcasına kafamı salladım.
– Bugün bu insanların sadece Türkiye yolculuğu başlamadı. Hepimizi yeni bir hayat mücadelesi için bir yolculuğa çıkardılar. Etrafına bak, senin gibi kaç körpecik çocuk var ; Yaşlısı, genci, sevdiğinden ayrılmış kaç yürek var ben sayamam. He bir de hastası…
Yaşlı amcanın tam hasta dediği anda anam öksürmeye başladı. Bu sefer çok derinden öksürüyordu. O öksürürken,  benim ciğerim parçalanmıştı. O zaman bu acıyı tarif edemiyordum, ama şimdi benim nefesim olan o kadın öksürürken çektiğim acının tarifini yeni buldum. Kucağındaki kardeşimi babama verdi, ayağı kalkıp, suya doğru döndü, ama faydası olmadı. Hemen bir abla gelip su içirdi. Biraz daha azalmıştı öksürmesi. Ben koşup gittim hemen anamın yanına. Nasıl korktuysam, yüzüme baktığında ağlamaya başladı. Çömeldi, yüzüme derin derin baktı ve sımsıkı sarıldı bana. Kızım, gözüm, göz bebeğim diye saçlarımı koklayarak öptü beni. Sonra kulağıma : “Bana bir şey olursa kardeşine güzel bak, onu hiç bırakma emȋ yavrum.”  dedi ve yeniden yüzüme baktı. Kardeşim yine ağlayınca beni bıraktı ve onu aldı.  Sen geldin aklıma yine o anda. Sen olsaydın sana sorardım ne demek istediğini.  Sen de bana anlatırdın, bakışlarınla. Biliyor musun? Artık nerede bir yolcu görsem aklıma hatıralarım;  ne zaman bir of çeksem aklıma anam geliyor. Yüreğim yanıyor İrena! Canım çok acıyor, dayanamıyorum artık. Bu göç neleri yarım bırakmıştı, neleri… En çok da anamı bende yarım bıraktı. Sonra çocukluğumu, seni ve daha nice insanların hayatlarını yarım bıraktı, kim bilir?  Daha sonra ki günlerde o yaşlı amcayla tekrar konuşma fırsatı buldum, bana yarım kalmış sözlerini tamamladı. “Hasret gidermek için gideceğim bir mezar bile yok artık.” diye anlatıyor, anlattıkça ağlıyordu amca…
O yolculukta hastalanıp ölenler, doğum yapanlar, ölen çocuklar , daha neler neler… Ne hayatlar, ne yarım hikayeler…. İnsanlar zorlu bu göç sırasında zor bir hayat yaşadılar, tabi ben de. Türkiye’ye geldiğimizde daha zor bir hayat bekliyormuş meğer bizi. Anam yolculuk sırasında iyice öksürmeye başlamıştı. İnsanların da maruz kaldığı o kötü hastalık meğer anama da bulaşmış. Ah garip anam! Hastalığı git gide daha da ağırlaşmıştı. Artık yataktan kalkamaz olmuştu. Son zamanlarında en çok yakın arkadaşının adını duyar olmuştum. Bacım o benim derdi. Çok üzülmüştü, ondan ayrılırken. “Burada  en çok onun yokluğunu hissediyorum” , diyordu yattığı yerde. Babam anama ; “ Üzülme burada da olur komşuların ,” diyordu.  Ama anam ise; “Aynı dili bile konuşmazken nasıl komşuluk yapabiliriz, hem görmüyor musun halimi? Ölüyorum ben be adam, ölüyorum! Çocuklarım kaldı bensiz. Küçücük onlar daha. Her şey bitiyor benim için,  sen kalkmış yeniden başla diyorsun”, diye öksürerek ağlıyor ve söyleniyordu.
Üç oda bir salonu olan ev verdiler bize. Bakma üç oda olduğuna, küçücük bir evdi. Anam ve babam “ Buna da şükür, Allah başımızı sokacak bir yuva nasip etti ya daha ne isteriz ondan ?” diyorlardı. Bunlar güzel de, bize çok kötü bakan insanlar vardı İrena. Hiç kimse sen gibi güzel bakmadı burada bana. En çok içime işleyen günlerden birini anlatayım sana İrena. Çok üzülmüştüm, kimseye de söyleyememiştim. Seninle paylaşayım hazır yeri gelmişken. Bir gün dışarı çıktım, bir direğe yaslanmış oynayan çocukları izliyordum. Sonra bir çocuk geldi yanıma. Bana bir şeyler söyledi, ama anlamadım. Onu anlamadığımı görünce elimden tuttu, diğer çocukların yanına götürdü. Biraz çekine çekine onlarla oynamaya başlamıştım ki, büyük bir adam geldi yanımıza. Sonra oynadığım o çocukları yanımdan gönderdi. Yüzüme doğru bir şeyler söylüyordu,  ama anlamıyordum. Bana son zamanlar duyduğum o iki kelimeyi söylemişti : “Gavur tohumu, git evine, senin burada işin yok”  diye. Şimdi anlıyorum o sözleri,  o zaman sadece onu duyunca kaçıp, evde hasta yatan anamın yanına  gidiyordum. Nasıl içimi yakıyor bu iki kelime bir bilsen İrena! Ama bakma sen, çok kötü davrananlar kadar iyi davrananlar da vardı. Anamın hasta olduğunu görenler,  bilenler vardı. Onlardan birkaçı evimize yemek falan getiriyorlardı. Bazen küçük kardeşimle de ilgileniyorlardı. Çok zor zamanlardı İrena, ama en azından korktuğumda, koşup yanına gittiğim bir anam vardı. Onu, son zamanlarda hastalık iyice mahvetmişti. Zaten o hastalıklar yüzünden, babamın eve gelen bir amcayla konuşmalarından duyduğum kadarıyla, Yunan adalarından insanların getirilmesi durdurulmuş. Daha çok küçüktüm İrena,  ama o kadar büyük gibi hissediyordum ki kendimi. Tek bir arkadaşım yoktu. Babam da gitgide daha çok uzaklaştı her şeyden. Zorlu hayat mücadelesinde, ruhunu da kaybetmişti. Tâ ki, anamı o sonsuz yolculuğuna uğurlayana dek… Doğru okudun İrena, bizi ilk kez bir araya getiren o kadın, sonsuza gitti. Babam o zamanlar bana “Melek oldu anan, merak etme bizi bekliyor.”  diyordu. Bu benim acımı azaltmıyordu,  ama sanki onun bir yerlerde yaşadığını düşünmek acımı hafifletiyordu. Öyle bir yerdeyim ki şuan bir yanım çığlık çığlığa, bir yanım suskun, pare pare olmuş. Bu nasıl beter bir çizgiydi, ayırdı beni sevdiklerimden ? Babam eskisinden daha sertti bize. Kardeşim gitgide büyüyordu. O,  anamın bana emanetiydi. Onun anası oldu bir yanım. Ah! Daha yeni yeni anlıyorum, o yaşlı amcanın bana gemide söylediği zorlu hayat yolculuğunu. Ben anamı bu topraklarda bırakıp gidemezdim,  peki o amca nasıl o topraklarda bıraktı onca yitiğini?  Bu  nasıl bir acıydı? Ah! Şu hayat,  ne çok zorluyordu bizi. Bugün ne öğrendim biliyor musun İrena? Anam o zamanlarda bu içinde olan pis hastalık için, çare bulan bir hekimle tanışmış. Bu illetten kurtulması için, meğer hekim yardım edecekmiş anama.  Ama işte, bu göç her şeyi mahvetmiş. Hele birde bu hastalığın üzerine gemide bulaşan hastalık eklenince…
Yunan bir hekimmiş. Anamı bu hastalıkla yolculuğa çıkarmamak için çok dolanmış orada burada, ama kabul görmemiş hiçbir şey. Mecburen anam bu hastalıkla yolculuğa çıkmak zorunda kalmış. Babam bu durumu öğrendiğinden çok sert bir adam olmuş. Bana her baktığında,  anama bir şey olursa bu acıya nasıl dayanacağımı düşünüp duruyormuş.  Her bağırışında beni sevmediğini düşünürdüm. Meğer ne çok yanılmışım.  Canımı çok yakan bu düşünce keşke gerçek olsaydı da, anam yanımızda kalsaydı. Bunları anlatırken gözyaşlarını tutamadı. Bana sarılıp beni hatta bizi çok sevdiğini söyledi. “Siz bana can şenliğimin emanetisiniz. Tırnağınız acısa benim yüreğim acıyla dolar. Ağlama kızım! Gün gelecek yine hep beraber olacağız.” diyerek gözyaşlarımı sildi.  Ya İrena, hayat bu, her taraftan vermesini de biliyor almasını da…
Bu zorlu hayat yolunun bu kadar acımasız olduğunu, o ilk gün;  seni suya düşürdüğüm gün anlamıştım zaten. O kalabalıkta elime o teyzenin vurması ile suya düştün ya,  o gün anladım en sevdiğim şeylerden ayrılmanın çok acımasız bir imtihan olduğunu. Bir de o teyze var ya, ben bir oyuncak bebek için  ağlıyorum diye, beni terslemiş, anama da; sustur şu veledi! diye bağırmıştı. Nerden bilsin ki, senin sadece bir oyuncak bebek olmadığını? Sen benim en kadim dostum, kardeşimden sonra anamın bana ilk emanetisin.  Hiç unutmuyorum, seni bana armağan ettiği günü. O gün öğrenmiş hastalığını biliyor musun ? Bana seni armağan ederken asla küsmeyelim ve hep barışık olalım diye adını barış anlamına gelen İrena koymuştu. Ah benim yüreği güzel anam! Bana geleceği emanet edip gitti.  Bana  verdiği ilk ve tek armağan sen olduğun için, bugün en çok seni özlüyorum İrena. Bu gün; onun öldüğü gün. Hep bugünlerde ona mektup yazardım, ama şimdi sana yazıyorum. Neden der gibi bakıyorsun yine değil mi?  Çünkü o çok üzülüyormuş, öyle dedi geçen gece rüyamda. Belki sen de onun yanındasındır,  hee İrena orda mısın yoksa? Eğer oradaysan onun o gül kokulu yazmasını koklaya koklaya öpsene benim yerime. Onu çok özlediğimi söyler misin ona? Emanet ettiği kardeşime çok iyi bakıyorum. Hayat daha iyi olmaya başladı, bıraktığı yerde. Merak etmesin, az kaldı ona sarılmama. Bunları ona söyle olur mu İrena’m? Ben gelene kadar anama sarılarak uyu tamam mı? Çok severdi anam çiçekleri, en çok da papatyaları. Ona, varsa oralarda,  ki zaten babam onun olduğu yerde çoktur merak etme dedi,  ama sen yine yoksa bile bul olur mu? Topla, çok çok topla hem de. Sonra koş, sımsıkı sarıl ona ve çiçekleri ver, benim gönderdiğimi de söyle olur mu? Artık kocaman kız olduğumu, yemekleri onun gibi yaptığımı da söyle olur mu? Ama onun yaptığı kadar  güzel yapamıyorum. Hala yemeklerinin tadı damağımda saklı, bunu da söyle olur mu?
İkinizi de çok özledim. Bu yüzden sizden ayıran suya bırakacağım bu satırlarımı. O, sizden ayırdığı gibi, tekrar beni getirir size. Çocukluğumu, anamı benden alan bu suyun bana borcu var zaten. O yüzden size getireceğine inanarak bırakacağım. Belki ayırdığı milyonlarca yüreklerin de az çok borcunu öder o zaman.
Unutmadan İrena,  anam de sen de sakın ağlamayın. Bakmayın benim gözyaşlarımın bu satırlara karıştığına, size kavuşmanın verdiği umut damlaları onlar. Bugün duydum ki,  Allah’a emanet edilenlerle bir gün mutlaka  yan yana gelinirmiş. Sizi ona, Allah’a emanet ediyorum. Sizi çok seviyorum.
Allah’a emanet olun. Sevgilerimle, Fatma
YANKI (Gizem,Şüheda,Sema)

Bir Cevap Yazın