TARİHİN KIRINTILARI

Bugün bir başka uyanmıştım. Bu çocuksu yüreğim bir başka atıyordu sanki. Her zamanki gibi kendimi sokağa atmak istememiştim. Son zamanlarda evde duyduğum bazı haberlerin etkisinden diye düşünüyordum. Ama nerden bile bilirdim ki hayatımızın birden o sıcak yaz günlerini, artık iliklerime işleyen o soğuk mu soğuk günlere bırakacağını. Kalkmak istemedim yatağımdan. Anam sürekli ağlıyor, babam ise eli başında sürekli düşünceli bir tavırla köyümüzün meydanında oturuyordu. Ah anam! Evimizin neşesi olan o kadın…  Özledim etrafına neşe saçan o kadını, koşup boynuna sarılmak istiyordum. Ama yapamıyorum işte…
Ben daha on iki yaşında bir çocuğum, ama son zamanlarda sanki en az babam kadar yetişkin olmak zorunda gibi hissediyordum kendimi. Yatağımda bir o yana bir bu yana dönüp düşünürken gözü yaşlı anam geldi yanıma. Rengi solmuş, gözleri şiş, yüzünde kocaman bir bitmişlik ifadesi vardı. Onun kalk demesini bile beklemeden hemen kalktım. Elinde eşyalarımızı içine koymak için büyük torbalar vardı. Birini bana uzattı gözüme bakmadan. “Hadi topla bir tek burası kaldı.”  diyerek eşyaları toparlamaya başladı. Bu sabah güneşin aydınlatmak için gönderdiği o ışık adeta köyümüze, hatta belki de bir sürü insanın köyüne yıldırım gibi düşmüştü. Paramparça olmuştuk. Hasta ninem, bacakları tutmayan dedem, hamile anam, ah tabi bir de yüreği bütün ailenin acıyla kanayan yüreğini de içine alarak buram buram acı kokan babam… Neler oluyor bile demeye korkuyordum onlara. Bende artık tutamadım kendimi,  ağlaya ağlaya topluyordum anamın gösterdiği eşyalarımı.  En değerli eşyalarımızı aldı anam. Bir anda elindeki torbayı yere bıraktı. O sesle irkildim, çömelmiş yerde torbanın ağzını kapatmaya çalışırken. Anama baktığımda, iki yıl önceki ailecek çektirdiğimiz fotoğrafa bakıp içli içli ağladığını gördüm. Birkaç dakika öylece baktığı fotoğraftan gözlerini çekip bana çevirdi.  Ben ona gülümseyince başörtüsünün kenarıyla gözyaşlarını silip toparlandı ve yerdeki torbanın ağzını bağlayıp dışarı çıkardı. Bende elimdeki torbayı anamın dışarı çıkardığı o torbaların yanına götürdüm. Geride,  almadığımız birçok eşyamız kaldı. Gülümseyerek onları bizi özlediğinde sarılsın diye evimize emanet ettim. Son kez köyümüzü dolaşmak istedim. Ellerim cebimde, “Elveda”  der gibi, anılarımızın geçtiği her sokağın her karışına derin derin bakıyordum. Köyümüzün en sevdiğim yerine gitmiştim. Halka şeklini almış ağaçların ortasına girip,  son kez oranın hatırımda kalması için biraz oturacaktım ki; ağlama sesleri geldi kulağıma. Yavaş yavaş yaklaştım sese doğru. Ağacın arkasından sesin geldiği yere doğru baktım, bir de ne göreyim;   sürekli burada gördüğüm abiyle ablaydı. İkisi de öyle derinden ağlıyorlardı ki, konuşmalarını duyup sebebini anlayınca ben de içten içe ağlamaya başladım.
Kız :  -Bırakma beni yalvarırım. Nasıl yaşarım sensiz?
Erkek : -Ya ben sevdiğim ya ben? Nasıl yaşarım sensiz. Öldüğüm gündür bugün benim. Sensiz nefesim kesilir, dar gelir bu ada bana.
Kız : -Ölürüm de gitmem sensiz. Bunun dönüşü yok. Gidemem sensiz hiçbir yere.
Erkek : -Bir kez ölür insan Sevda’m. Sen gidersen senin olmadığın her gün öleceğim ben. Yaşayan bir ölü…
Kız : – Sus deme öyle. Bırak bir kez ölelim o zaman. Senin olmadığın bir toprak, hava, su, hayat istemem ben.
Erkek : -Sonsuza bırakalım o zaman sevdamızı. Mademki gideceksin, sevdanı bırakma geriye. Gel, gidelim sevdiğim sonsuza. Madem beraber yaşayacağımız topraklarda olmayacaksın, biz de hayallerimizi karış karış ektiğimiz bu topraklara bedenimizi emanet ederiz.
  Konuşmaları duydukça gözyaşlarımı tutamıyordum. Hıçkıra hıçkıra birbirleri için yaşam kaynağı arayan bu sevda yangınına düşmüş âşıkları gördükçe içim daha da yanıyordu. Abi, ablanın gözlerini sildi; sonra da kendi gözyaşlarını sildi. Öyle güzel gülümsediler ki birbirlerine, acı kokan o etraf bir anda yeşillenmişti. Onlar yürüdükçe ben de takip ediyordum onları. Köyümüzün o şarıl şarıl akan sesiyle bile tüyleri ürperten ırmağın kenarına geldiler. O kadar güzel baktılar ki birbirlerine bir an bile düşünmeden abi: “ Hadi sevdamızı sonsuza gömelim, sevdiğim” dedi. Abla gülümsüyordu, ama bir taraftan yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Daha fazla dayanamadı yüreğim onları izlemeye, koşarak uzaklaştım oradan.
Koşarken yüzüme çarpan rüzgâr gözyaşlarımı iyice yüzüme yayıyordu. Neden böyle bir göçü yaşıyorduk ki biz, neden?  Arkamızda onca mutluluğu bıraktırıp, önümüze kattığımız acılarla neden yeni bir hayata sürüklüyorlardı? O kadar hızlı koşmuşum ki, kendimi bir anda evimizin bahçesinde buldum. Nefes nefese kalmıştım. Tam ben soluklanırken, babam dedemi sırtına almış, ninem de elinde değneği ile anamın kolundan tutarak evden çıktılar.  Anam; tamam her şey hazır, diye babamın o bakışını anlar gibi cevap verdi. Artık gitme vakti gelmişti demek.
Her şey hazır gibi görünüyordu da, ya yürekler, bu bedenler gitmeye hazır mıydı? Anam bahçenin o kocaman demirden kapısını kapattığında, çocukluğumu o kapılar ardında bıraktığımı bütün ruhumda hissettim. Ah benim yüreği pare pare olmuş ailem! Bir gün döneceğiz evimize,  size söz veriyorum diye bağırarak onlara umut aşılamak istiyordum, ama halim yoktu. Bu hüzün sisinin bedenime verdiği ağırlık her şeye engeldi. Döndük arkamızı anılarımıza, yürümeye başladık.  Yürüdükçe yol biter değil mi,  biz yürüdükçe yol daha da uzuyordu. Toprak hüzünlüydü. Anılarımız ağlıyordu peşimizde. İçimde git gide büyük bir kızgınlık doğuyordu, evimizden ayrılmamıza sebep olan o anlaşmaya. Kafamı kaldırdığımda o kadar çok bedenle karşılaştım ki, bir anda şaşkınlıklar içinde kalakaldım. Ne kadar çok gözü yaşlı bizim gibi yürekler bizimle beraber yürüyordu. Kiminin sırtında babası, kiminin kucağında bebesi, kiminin her an doğum yapacak hanımı… Kimi sevdasından ayrılmış yürek acısı çekiyor, kimisi bu topraklarda bıraktığı anası, babası, belki de evladı için ağlıyordu. Daha nice acılarla birikmiş bütün Müslüman Türkleri almak için gelen gemilerin yanına gelmiştik. “Hadi hadi çabuk olun, binin şu gemilere,” diye askerin bağırışları inceden inceye yüreğimi daha da acıtıyordu. Tıklım tıklım olmuş insanların arasında kaybolmamak için anamın etekliklerine sıkıca tutunmuştum. Babam zor bela dedemi sırtında tutmaya çalışıyordu. Bu kargaşada bir ara gemilere binenler arasında o ablayı gördüm sandım. Evet evet o, ırmak kenarına o abiyle ölmek için giden ablaydı. O şaşkınlıkla bir amcanın bana çarpmasıyla yere öyle sert düştüm ki, canımın acısından öylece kaldım yerde. Anamın yüzünde  bir korku belirdi .”Oğlum oğlum Mustafa’m”  diye bağırıyordu bana. Onu öyle görünce ağlayamadım bile. Yere sürtüp yırtılan pantolonumu ve kanayan bacağımın acısını saklayıp,” buradayım anam”, diyerek gülümsedim ve yine onun entarisinden tuttum. Babam binmişti bile gemiye. Anam de ninemle beraber bindi. Ben ise hemen onların arkasındaydım.
Babam hemen bir yere oturmuş dinleniyordu. O kargaşada ilk bulduğu yere dedemi bırakmıştı. Anamla birlikteydim ben. Babamla bizim aramızda biraz mesafe vardı, ama yine de onu gördüğümüz için içimiz rahattı. Ninem hala ağlıyordu. Yanında başka nineler de vardı. Onlarla birlikte içten içten ahlar çekip ağlaşıyorlardı. Anam hamile oluşunu bile unutmuştu. Git gide daha da kalabalıklaşıyorduk. Ağlayan bebek sesleri, nineler, dedeler, analar, babalar, ah bir de sevdasını burada bırakanların gözyaşları var tabi… O an, o ablayla abi geldi aklıma.
Hemen gözlerim tekrar o ablayı aradı ama göremedim. Sanırım o olay beni çok etkilemiş ve benzetmiştim o ablaya. Sayamadığım kadar insanla dolmuştu gemi. Herkes bir kenarda oturmuştu. Hepsinin üzerine büyük hüzün çökmüştü. Su hiç yakar mı insanın içini? Bizi; anılarımızdan, komşularımızdan, evimizden uzaklaştıran o su içimizin ateşi olmuştu sanki. Ne ara gece olmuştu. Ne ara çökmüştü karanlık, bu kadar gerçekçiliği ile üzerimize? Gecenin sessizliğine kapılmış insanların kimi uyuyor kimi hala ağlıyordu. Bir anda bir kadının çığlıklarına gözlerimi nasıl açtığımı bilemedim! Nasıl bir bağırıştı bu böyle?  Oradakiler korkulu gözlerle o kadına bakıyorlardı.. Bir ses yükseldi: “Bu kadın doğuruyor” diye. Anam da dahil birçok kadın koşarak yanına gitti. Kadını nasıl kaldırdılar, ne tarafa götürdüler bilmiyorum ama,  arada bir canı çıkıyormuşçasına acı dolu sesi geliyordu. Ben merakla anamı beklerken,  uyumuşum ninemin dizinde. Gözlerimi açtığımda hava daha yeni aydınlanıyordu. Gemideki o meraklı hava kaybolmuştu. Hemen anamı görmek için sağıma soluma baktım, ama yoktu. Babama baktığımda dedemle beraber o da uyuyordu.  Kalkıp insanlar arasında onu aramaya koyuldum. Bir tarafta namaz kılıyorlardı. Bir tarafta Kur’an okuyorlardı. Bir babanın oğluyla konuşmasını duydum ilerlerken: “ Ağlama oğlum vatanımıza gidiyoruz. Burada doğduk, burada büyüdük, burada sevdalandık, doğrudur. Ama vatan başkadır, başka…”Karşılığında oğlu ise: “Bunca insan, anam, niçin ağlarlar bu kadar o zaman baba?” Babası ise : “Ah!  Oğlum, onlar vatanımıza gittiğimiz için değil, onlar yaşadıkları bu toprakları bırakmak istemezler. Yıllarca komşuluk ettiğimiz insanlar, oyun oynadığın arkadaşların, beraber vakit geçirdiğimiz bu toprakları özleyecekleri için ağlarlar. Yeni bir hayat korkutur onları, tabi anamı da. Ondan ağlarlar oğlum. Aman ha sakın sen ağlamayasın! Güçlü duracaksın, bu kadar ağlayan insan içinde.” Babası konuşurken uyumuş olacak ki, cevap falan vermedi oğlu.  O adamın söylediği her kelime kulağımda yankılanıyordu. Bir anda bu kadar gözyaşının nedenini daha iyi anladım. Bir umut belirdi güzümde.  Dün başkaydı güneş, bugün başka bana… Sonuçta vatanımıza gidiyoruz. Kucaklarlar onlar bizi. Bazen yaşadığımız yerdeki insanlar bizi Türk olduğumuz için dışlıyorlardı, artık böyle bir şey olmayacağı için o kadar mutlu olmuştum ki… Keşke benim babam da bana bunları anlatsaydı. Ama o da şaşkındı, ona kızamam ki, aman ne bileyim işte… O da hüzünlüydü, hiç konuşma fırsatı bulamamıştık. Ben böyle geminin içinde dolaşırken bu sözler bana, anamı aradığımı unutturmuş ki, onun sesini duyunca kendime geldim.
-Oğlum ne arıyorsun sen buralarda? Nineni nasıl yalnız bıraktın?
-Anam seni göremeyince meraklandım. O teyze nasıl oldu, bebesini doğurdu mu? – Bak bak kocaman oldun da ananı merak edersin he oğul. Merak etmeyesin, bebesini aldı kucağına, ben de onun yanındaydım.
Ana bir şey sorayım mı sana?
Sor hele oğul, ne soracaksın?
Bizim vatanımız neresidir?
Oğul, nerden geldi aklına sabahın köründe bu soru?
De hele ana. Vatanımız gittiğimiz yerse, niçin bu kadar ağlarsınız?
Ah oğlum, bak şimdi; bu ağlamalar, bu hüzün oraya gittiğimizden değildir. Bunca insanın bu kadar zorlukta kalmasıdır. Yaşlısı,  genci… Baksana şu gemilere, milyonlarca insan dolu. Kimisi hasta, kimisi hamile, kimisi de sevdalı… Daha nice içinde burukluk dolu yürek var. Bir anda neyimiz var neyimiz yok ardımızda bıraktık, yeni bir hayata yelken açtık ve başladı yolculuğumuz… Anlar mısın oğlum dediklerimden bir şey? Vatana gidişimiz sebep değil gözlerdeki yaşlara. Bak şu tarafa oğul; orada ki yaşlı teyzeyi gördün mü?
Babamla dedemin olduğu taraftaki teyzeyi mi ana?
-He oğul o teyzeyi.  Bu saat olmuş hala uyumamış garibim. Ağlaya ağlaya suyu izleyen teyze işte, oğul. Hani kocası ölünce üzüntüden bacağı yarım bacak kaldıydı. Aman oğul, hani Topal Hatun denilen kadın işte…
  Anamı onaylarcasına kafamı salladım.
Herkes sanır ki,  buralardan ayrılır diye ağlar bu kadın. O yaşlı teyzenin kocası öleli birkaç yıl oldu daha. O, kocasını her özlediğinde gidip, mezarı başında hasret giderirdi. Şimdi o hasreti nasıl giderecek oğul, bu yaşlı kadın? Ömrünü birlikte geçirdiği o adamı, emanet ettiği o topraklarda bıraktı, ondandır gözünün yaşının durmaması. Anladın mı bilmem oğul, ne demek istediğimi?
Anladım anam, merak etmeyesin sen.
Eh şu cahil halimle anlatabildiysem, ne mutlu bana oğul.
Anam bana bunu söylerken de sarıldı. Son günlerde ilk kez güldüğünü görmüştüm. Nasıl bir mutluluktu, onun gülüşünü görmek, anlatamam… Yavaş yavaş yürürken, kısık sesle konuşarak ninemin yanına vardık. Öylece uyumuşuz anamla, oturduğumuz yerde. Uyandığımda anam yanımda yine yoktu. Ninem, saçlarımla oynuyordu o sırada. Kalkınca yanımıza aldığımız erzaklardan biraz atıştırdık. Yiyecek halimiz pek yoktu doğrusu. Geminin içinde dolaşan çocuklar vardı. Onların yanına doğru yürümeye başladım. Yavaş yavaş giderken, bir anda anamın bana anlattığı o topal teyze çarptı gözüme. Duraksamış onu izlerken, yanına bir abla geldi. Elinde su vardı. Bir avucunu topal teyzenin buruşmuş çenesi altına tutuyor, diğer eliyle de su içiriyordu. Elindekini yere bırakırken,  yine aynı yüzü gördüm.  Şaşkındım doğrusu! Bu kadar benzerlik fazlaydı sanki. Bu sefer kaybolmasına izin vermeyecektim, o yüzden yavaş yavaş onun olduğu yere doğru ilerledim. Her yaklaştığım adımda, biraz daha benziyordu o ablaya. Neydi o ırmağın kenarındaki ablanın adı diye düşünürken; “ Kızım Sevda, biraz daha su ver hele.” diye bir ses kulağımda yankılandı. Evet evet,  bu o ablaydı. O, ırmak kenarında ölümle başbaşa bırakıp kaçtığım o abinin Sevda’sı. Ama nasıl olur ki böyle bir şey? Gelmeyecekti hani bizimle? Bırakamam diyordu abiyi. Ne oldu da burada şimdi? Tam ben böyle düşüncelere dalmış yürüyorken, kalabalıklar arasında karşı karşıya geldik. Ona öyle derin bakıyordum ki yüzüme bakarak:
Çocuk, ne bakıp durursun yüzüme? Hey! Sana diyorum, neden bakıyorsun bana? Duymuyor musun beni?
Kolumdan tutmuş bana bir şeyler sorarken, ben kendi içimdeki sorulara cevap arıyordum.  Ona iyice yaklaşıp, onunla biraz konuşmak istediğimi söyledim. Ablada sanki ne konuşacağımı anlamış gibi, hemen kabul etti. Saattin kaç olduğunu bile bilmiyorken, ondan öğrendiğim birçok şeyden dolayı, saatlerce konuştuğumuzu anladım.
O adamın konuşmaları, anamın bana anlattıkları ve Sevda Abla…  Artık her şeyi daha iyi anlamıştım. Kaç gün geçtiğini bilmiyorum ama günlerce süren yolculuktan sonra, bizi artık vatanımıza getirmişlerdi. Ah bu yolculuk ne zordu! Yaşanan hastalıklar sonrası ölümler, yeni doğan bebeler, doğum yaparken yaşanan ölümler, asla unutulmayacak zamanlardı. Ninemin yüreciği daha fazla dayanamadı da, öldü. Dedem de kahrolmuştu; ninemin ölümü üzerine onun da yüreği dayanamadı, bunca acıya. Babam, anam perişandı.   Tabi bir de, köyden ayrılmadan önce gördüğüm Sevda Abla… Doğru görmüşüm, o ablaymış. Ona, onları gördüğümü ve öldüklerini sandığımı anlattım. O da, bana yarım kalan hikayelerini anlattı. Yapamamış meğer. Yaşlı bir anası varmış. Hani kocasının ölüm haberini aldığında, üzüntüden topal kalan o teyze var ya, heh işte o.  Meğerse anamın bana anlattığı o yaşlı, topal teyze; Sevda Abla’nın anasıymış. Hani uğruna gözyaşları dinmeyen kocası var ya, o da babasıymış.   Anası gelmiş aklına,  bırakamamış ırmağın kenarında onu geriye. Bensiz ölür anam bu zorlu hayat mücadelesinde, diye gözümün içine bakarak: “ Anacığıma bunu reva göremedim”, dedi. Ona, o abiyi nasıl bıraktığını sordum.  Sevdamı; Adonis’imi bırakmadım ki ben. Hiçbir zaman da bırakmayacağım, diye yanıtladı beni. Ben anlamaz gözlerle onu dinlerken o, tebessümle bana daha açık bir şekilde anlattı. Tam sonsuz sevdaya dalacakken, yapamayacağını söylemiş Adonis Abiye. O önce çok kötü olmuş ama, Sevda’sı neden yapamadığını anlatmış
sevdiceğine. O da dayanamamış anacığına: “Tamam üzülme sen, ben senin bana bıraktığın bu sevdaya da, bu topraklardaki emanetinizi de, sonsuza kadar sahip çıkarım” diye söz vermiş. “Yeter ki ağlama sen. Ben seni ömrüm boyunca şuramda, gönlümün en derininde saklayacağım.” Gözü yaşlı ablanın mecali kalmamıştı, bunları bana anlatırken. Çaldılar sevdamı da, hayatımı da,  deyip deyip duruyordu. Onun hikâyesi böyle yarım kalmış, o ırmak kenarında.
Herkes perişan olmuş bir şekilde gemiden iniyordu. Daha kaç gün, kaç gemi gelecekti bilmiyordum. Tam gemiden inecektim ki, pabucum suya düştü. Ayağıma batan taşlara rağmen sesimi çıkaracak halim yoktu. Bizi getirip küçücük bir evin önüne koydular. Bir adam bekliyordu bizi, kapının eşiğinde. Bize: “Hoş geldiniz” dedi. Ama hiçbirimiz ne dediğini anlamadık. Hiçbirimiz Türkçe bilmiyorduk. Yunanca, ne diyor bu adam dercesine birbirimize sorunca bizi anladı, Yunanca bize yaşayacağımız yerin burası olduğunu söyledi ve gitti.    Belki haftalar, belki aylar geçmişti yeni hayatımızda. Düşündüğüm gibi olmadı, çok zor geçiyordu zaman. Kucaklamadılar bizi, bizden olanlar. Bize Yunan adalarından geldiğimiz için bizi: “Gavur tohumu”  diye adlandırıyorlardı. Nasıl yakıyordu içimi bu söz… Bizim Müslüman bir Türk olduğumuzu nasıl yabana atarlar? Kucak açmaları gerekirken, nasıl dışlarlar diye, gözyaşlarımı içime gömüyordum. Bir gün gelecek ve içimin sesini bağıra bağıra haykıracağım diye içime umut aşılıyordum. Ama bu umudu en çok da son Cuma günü babamla beraber gittiğimiz o duvarları bembeyaz,  minaresi kocaman olan camiyi görmek için aşılıyordum. Bütün mübadiller kendi içine kapanmıştı. Bizim için okullar açılmış, artık yavaş yavaş Türkçeyi öğreniyorduk. İçimi ne zaman kağıda dökmeye karar verdim bilmiyorum ama; anılar defterime attığım bu başlıkla bir ömür içimi yakan bu zamanı hatırlayacaktım:
“LOZAN MÜBADELESİ YENİ HAYAT MÜCADELESİ”
                                                                                              20 TEMMUZ 1924/ MUSTAFA
Ah dedem benim neler yaşamışsınız böyle! Daha buraya yazmadığın neler var acaba? Koşup, dedeme sarıldım. Tombiş yanaklarından kocaman öptüm. Meğer bu anılar defterinde, birçok yüreğin sesi varmış. Ondan mı bana:  “Sen ne zaman okumayı sevdiğin kadar, yazmayı da seversen; işte o zaman sana bunu okuman için vereceğim,” dedin
Benim neşe kaynağım, güzel torunum, Zeynep’im. Bu defteri yazıp, o tarihin tozlu raflarına kaldırdığım gün bunu;  içindeki yüreklerin sesi olacağına inandığım ilk kişiye hediye edeceğim diye, kendi kendime söz vermiştim. O gün geleli çok oldu çok… Sen olacaksın bu yüreklerin sesi! En çok da, o sevdalı iki aşığın sesi ol. Şiirlerin onların sesi;  romanların gemideki insanların sesi olsun. Onlar konuşamadı, sen konuştur yavrucuğum.
Merak etme dedem. Sen, o yüzden geçen yıl Yunanistan adalarına gittiğimizde, beyaz duvarlı, kocaman minaresi olan bir cami aradın. Şimdi anlıyorum her şeyi. Çıkardığın ilk kitabının kapağını da anladım. Hani denize terliği düşmüş küçük bir çocuk var ya,  o sendin değil mi?
Bana gerek kalmamış artık evladım. Sen tanımışsın artık, şu bir ayağı çukurdaki dedeni.   –  Aman dede deme öyle! Hem senin daha çok yaşayacak günlerin var. Sen üzülme artık
dedeciğim; gün gelecek bu tarihin kırıntıları arasından sıyırıp getirdiğin yürekler tozlarından arınıp, yeri göğü birbirine katacak. İnanıyorum ben dedeciğim.
E be yavrum, biliyorum öyle olacak ama, eğer unutulmazsa…  Senin tarihin kırıntısı dediğin o tozlu yürekler; sadece yaşanmış günler değil, dönemin en sert günlerinin yüreklerinden sızlayarak dökülen acı parçalarıdır.
-Sen unutmadın hatırlattın, ben de bu emanetini nefesimin yettiği güne kadar unutturmayacağım, dedeciğim.
Ah benim güzel yürekli torunum! Hep böyle hayallerine inan, onları yaşa ve en önemlisi yaşat.  Unutma evlat!  “Günü geçmiş bir zamana tek çare, gelecektir.”
YANKI (GİZEM İNAN, ŞÜHEDA KOÇ, SEMA ALTINAY)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s